İngiliz yazar Tim Foley’nin ‘Driftwood’ adlı metnini, İbrahim Çiçek’in çevirisi ve yönetmenliğinde Rıza Kocaoğlu ve Tuğrul Tülek’in ustalıklı oyunculuğuyla buluşturan Tiyatro Satsuma’nın yeni yapımı ‘Sürüklenmiş’, yas ve ölüm temasını merkeze alıyor. Muhteşem tasarlanmış fırtına sahnesi için bile seyredilir.
Kıyıya vurmuş bir aile hikâyesi… Biri babasının henüz ölmediği ancak ölümünün beklendiği bilgisiyle evine geri dönen, diğeriyse o evden hiç çıkamamış, evin gardiyanı ve yaşlanan babanın bakıcısı olmuş iki kardeş: Rıza Kocaoğlu ve Tuğrul Tülek, nam-ı diğer Mark ve Tiny. Çürümeye yüz tutmuş karanlık bir dünyanın geride kalanları onlar, önce kendilerini ardından babalarını affetmeleri beklenen yaşam yolculuklarında memleketlerinde buluştukları nokta ise kıyıya vurmuş odun parçaları ve yengeçlerin çürümesine seyirci olacakları kimsesiz bir sahil. Birbirlerini tanımadıkları ne kadar somut biçimde gözle görülebiliyorsa, çocukluklarında tanıdıkları kardeşlerine duydukları hasret de bir o kadar görülebiliyor.
Ancak aile içinde geçmiş zamanların birinde bir fırtına çıkmış belli ki. Gökyüzü zincirlerinden boşanırcasına okyanusa yağarken su yükselmiş kabarmış, kabarmış ve en sonunda her birini başka bir köşeye atarak patlamış. Gri bulutların çekildiği parlak göğün altında bile aynı kıyıda buluşulup doğru sözcükler söylenememiş. O günden beri babaları “baba” olmuş; iyelik ekini kaybetmiş bir ebeveyn. Herhangi biri olmuş, aidiyetlerini yitirmişler ailece. Sanki o fırtınayla yalnızca sürüklenip kalmamışlar, farklı kıyılara vurmuşlar…
Kimdi giden kimdi kalan?
Homofobik babaların baskısına dayanamayıp gençliğinde evi terk eden Mark. İzlediğimiz neredeyse tüm hikâyelerde, gidebilmek alkışlanır. Mark da gidebilenlerden, gitmiş, yepyeni bir hayat kurmuş, kendi inşa ettiği o hayattan ise zorunlulukla, belki de son bir sorumluluk hissiyle geri dönmüş. İzlediğimiz hikâyelerin kaybeden görüneni de, arkada kalan ve o yolculuğa çıkıp kendisini bulamayan Tiny. Babalarının yaşlılığında, onun refakatçisi olmuş. Her refakatçiden beklendiği şekilde, kendisini geri plana koymuş, o kadar uzun süre geçmiş ki, artık geride bir kendisi de kalmamış. Mark ile yüzleştiği ilk anda görüyoruz bunu, Mark da görüyor. Ancak duygusal yükümlülüklerin altına girmek istemeyen Mark, kendini gerçekleştirebildiğine inandığı yaşam yolculuğunda, ilk durağa döndüğü bu anda yalnızca yapılacak listesi ile ilgilenmeye ve maddi sorumlulukların ardına saklanmaya çalışıyor. Hikâye ve karakterler fazlasıyla tanıdık.

Deliliğin sınırlarında dolaşan, babasının vefatıyla kendi benliğini de yitiren, tükenmiş Tiny günden güne daha da bulanık bir zihinde kaybolurken çocukluk masalları ve yerel anlatılar gerçek kılınıyor. Kıyıya çıkmaya çalışan kaybolmuş kaptanları ve ölmeye başlayan yengeçleri hissediyor. Rıza Kocaoğlu’nu bundan önce ‘Kibritin Ucunda’daki tek kişik performansıyla izleyip -gerçekten- günlerce etkisinden çıkamamıştım. Dolayısıyla, Kocaoğlu’nun çılgınlığın sınırlarını arayan karakterlerdeki başarını daha önce bizzat ve yakinen deneyimlemiş bir izleyici olarak Tiny performansının çok daha akıl alıcı biçime dönüşebileceğini biliyorum. Bu açıdan potansiyelinin yeterince kullanılmamış hissettirdiğini söylemek zorundayım. Ancak böyle bir tercihte, asimetrik bir eşitsizlik düzeni kurulmaması için Mark karakterinin sivriltilmesi, karakteri karakatürize bir çerçeve sıkıştırabilirdi, bu ihtimalden kaçınıldığını tahmin ediyorum. Dengeli ve itidalini koruyan bir performans tercih edilmiş iki karakter için.
Gerçek bir fırtına temsili
Oyunun seyirciyi olduğu yerden, gerçeklik çerçevesinden çıkarıp kurmacanın kıyılarına sürüklemesi için en büyük kozu dekor, ses ve müzik tasarımının etkisi. Yer yer ışık kullanımının da anlam derinliğine boyut kazandırdığı sahneye bakarken, bir tiyatro oyunu izlemiyor sanki bir sinema salonunda perdeye bakıyormuşum gibi hissettiğim sahnelerde, zihnimin labirentlerinde kayboldum. Bu kaybı pek çok seyirciyle paylaştığımı da doğruladım, tiyatro disiplininin bildiğimiz sınırları aşılmış, yeni olasılıklar icat olmuş, iyi anlamda elbette.
Özellikle ilk yarım saatte seyirciyi bilinçli olarak metnin dışında bırakan anlatım biçiminin son yarım saatte seyirciyi içine alması, deyim yerindeyse bir fırtına şeklinde yutmasıyla paralel gerçekleşiyor. Yeryüzünde yaşamın son bulduğu bir jenerasyona dünyanın okyanuslarında işte böyle fırtınalar olurdu başlığıyla deneyimletebileceğimiz, muhteşem tasarımlı bir fırtınada kaybolan iki kardeşin birbiriyle tanışıp yeniden birbirini bulmasını olabilecek en iyi metaforla seyirciye sergiliyor. Detaylı biçimde anlatmaya çalışsam da başaramayacağım bu son derece başarılı fırtına tasarımı için oyunu seyretmenizi tavsiye ederim.
The Guardian’dan Arifa Akbar, oyunun Sheffield tiyatrosundaki temsilini eleştirirken sahneye yerleştirilmiş dev ekranda su ve doğa görüntüleri gösterilmesini büyük bir başarısızlık olarak açıklıyor. Oyunun bizim karşımıza çıkan, Tiyatro Satsuma’nın yapımında böyle bir ekran kullanılmaması tercihi için ilgili herkese teşekkürleri bir borç biliyorum. Özellikle bağımsız sahnelerin multidisipliner-disiplinlerarası görünme kaygısıyla oyunun metnine hizmet etmeyen anlamlı- anlamsız ekranların her köşede karşımıza çıkmasından fevkalade bunalmıştık. Akbar’ın aktarımıyla, temsilde bu tercihle anlamın vurgusu elinden alınıyor, tiyatronun temsiliyet biçimi yozlaşıyor ve metnin lirik yapısı bozuluyor. Biz şanslı seyirciler ise bu talihsiz tercih yerine Kerem Çetinel’in sahne ve ışık tasarımı ile gerçek bir fırtınanın ortasında kalıyoruz. Sanki çürüyüp giden bir kıyıya ziyaretçi olmamışız da her şey tükenip gittiğinde geride yalnızca biz kalmışız gibi melankolik bir yalnızlığa hapsoluyoruz. Bu deneyime Ömer Sarıgedik’in ses ve müzik tasarımı eklendiğinde, bu etkinin birkaç adım daha derine götürülüp tekinsiz bir atmosfere dönüşmesi, ölüm karşısında/ölümü beklerken/ölümün yakın varlığı sayesinde tüm yaşamı yeniden gözden geçirirken, kanımızı belki dondurmayan ama oldukça soğutan, dipten gelen ve serin bir rüzgâr gibi esiyor. Seyirciyi tekinsiz melankolinin paralize edici atmosferine yerleştiren saydığım bu tercihler sayesinde oyun, iki kardeşin aynı ailede ne kadar yalnız olabildiğini derinden hissettiriyor.
Ancak bir diğer açıdan da bakalım. Ki bu açı pek de pozitif değil, seyir esnasında gözümü kapatıp biraz yalnızca dinleyici olsam, özellikle oyunun ilk kısmında oldukça uzun süre dublajlı bir televizyon filmi odamda yankılanıyormuş gibi hissettirecek soğuk ve yerelleştirilememiş bölümler vardı. Çeviriyi de bizzat kendisi yapan yönetmenin röportajlarında belirttiği üzere, kendisi yerelleştirme-yerelleştirememe eleştirilerine pek kulak asmıyormuş. Ancak bu genel geçer tanım, gerçeklik hissinden uzaklaştırma, karakterlere seyircileri yabancılaştırma, hikâyenin kapılarının seyirci için aralanmaması gibi etkileri de içinde barındırıyor. Eleştirilerin çoğunluğunda da gözüme çarpan, ortak paydaya dönüşmüş bu his metnin pek çok kısmında kulak tırmalayan bir çeviri başarısızlığıyla, ayrıca içselleştirilememiş bazı esprilerin, metne hareket katmaktan uzaklaşarak işlevsiz ve yüzeysel kalması ile de ilgili. Metnin kopuklukları o denli büyük bir kırılma yaratıyor ki, sanki seyirci yükseleceği ya da düşeceği sahnede bu etkiden sert bir pençe darbesiyle ayrılıp salonun en arka köşesine savruluyor. Çevirinin yerelleştirilme kaygısı ile değil, özünü bulma perspektifi ile yeniden ele alınmasının bu şahane performanslara ve nefes kesici prodüksiyona bir borç olduğunu düşünüyorum.
Meraklısına. Rıza Kocaoğlu ve Tuğrul Tülek ismini gördüğümde heyecanla takvimime dört defa kaydettiğimi fark ettiğim ‘Sürüklenmiş’ prömiyeri için şehir dışından koşarak geldiğim bu ilk temsilinin ardından, benim de bizzat deneyimlediğim, oldukça benzer bir ölümü bekleyiş ve ölümün ardından tüm yaşamı anlamlandırma çalışması dönemimde oyun hakkındaki izlenimlerimi kaleme alıyorum. Bu tuhaf ve ikircikli tesadüf, halihazırda oyun ile düşünmeye başladığım yeni kavramları ve denklemleri hayatımın merkezine konumlandırdı. Yas ve ölüm, aile bireyinin kaybıyla memlekete dönen karakter ile orada kalanlar, aile bağları ve trajedileri geçtiğimiz yıldan beri hem sinema hem de edebiyatta pek çok defa karşımıza çıktı. Ve sanırım üst üste tekrarlayan bu kavramların zihnimizde yarattığı kargaşa sayesinde aynı konsepti tartışan üretimlerin artışı da tetiklendi. Bu defa sonda söyleyeceğimi baştan söylemek istemedim: Ölüm ve yas, aile bağlarının kopuşu ya da zaten hiç olmayışı, koşullu sevgi ve sevgisiz ebeveynler, affetme, barışma ve yola devam etme başlıkları altında sizin de zihninizde birer kara delik oluştuysa ve sizi önüne gelen her sanat üretimini bu eleme yöntemi ile tüketmeniz şartına yönlendiriyorlarsa, Fatma Nur Kaptanoğlu’nun ‘Babam, Ev ve Yumurta Kabukları’ (Can Yayınları) isimli kitabını tarafınıza şiddetle öneririm. Ancak en az “Sürüklenmiş” kadar zor ve ağır bir anlatımı olduğu, bazen bir sayfanın ardından yenisine geçebilmek için odamdaki pencereyi açıp uzun süre derin nefesler almam gerektiği konusunda hassas okuyucuları uyarmak isterim.
Tiyatro Satsuma yapımı ‘Sürüklenmiş’, İstanbul’da 7 Nisan 2026 Salı 20:30 ve 27 Nisan 2026 Pazartesi 20:30’da Paribu Art’ta, 14 Nisan 2026 Salı 20:30 ve 7 Haziran Pazar 17:00’de DasDas Sahne’de, 23 Nisan 2026 Perşembe 20:30’da ise Fişekhane’de izlenebilir.
Oyun ayrıca 8 ve 9 Nisan 20:30’da Antalya Konyaaltı Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde, 21 Nisan Salı 20:30’da İzmir İstinyeArt %100 Performans Arena’da, 22 Nisan Çarşamba 20:30’da İzmir Bostanlı Suat Taşer Salonu’nda, 8 Mayıs Cuma 20:30’da Eskişehir Vehbi Koç Kongre Merkezi’nde, 9 Mayıs Cumartesi 20:30’da Ankara Çankaya Belediyesi Atatürk Sanat Merkezi’nde sahnelenecek.