“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

AFİFE ÖDÜLLÜ LUCY: İNSAN MERKEZCİ DÜZENİN ETİK ÇÖKÜŞÜ

Decollage Art Space’de Melisa Zeynep Şahin’in yapımcılığı ve Gamze Güzel ile Tanıl Yöntem’in ortak rejisiyle sahnelenen ‘Lucy’, bir şempanzenin insanlaştırılma serüveni üzerinden yalnızca Lucy’nin trajedisini değil, insan merkezci uygarlığın kendi karanlık aynasını da görünür kılıyor. Çağıl Kaya, Gamze Güzel ve Tanıl Yöntem’in oyunculukları, özellikle beden kullanımı ve geçişlerdeki netlik, oyunun düşünsel yoğunluğunu ortaya çıkarıyor. Yazarı Aslı Ceren Bozatlı'ya 28. Afife Tiyatro Ödülleri'nde Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü'nü kazandıran ve Yılın En Başarılı Oyunu kategorisinin adayları arasında yer alan oyunun final bölümü, Lucy’nin sessiz bedeniyle yüzleştiğimiz, sözcüklerin yerini doğrudan varoluşun aldığı sarsıcı bir kapanışa dönüşüyor.

Decollage Art Space’de, Melisa Zeynep Şahin’in yapımcılığında sahnelenen ‘Lucy’, seyirciyi yalnızca bir oyunun izleyicisi olmaya değil; insan, hayvan, etik ve iktidar arasındaki sınırları yeniden düşünmeye çağıran deneyimsel bir yüzleşme alanına dönüştürüyor. Gerçek bir hikayeden yola çıkan yapım, bir şempanzenin insanlaştırılma serüveni üzerinden yalnızca Lucy’nin trajedisini değil, insan merkezci uygarlığın kendi karanlık aynasını da görünür kılıyor.

1964 yılında doğan ve henüz iki günlükken bir deney uğruna annesinden koparılan Lucy’nin hikayesi, Aslı Ceren Bozatlı’nın metninde yalnızca biyografik bir anlatı olarak kurulmaz. Metin, Lucy’nin yaşamını bilimsel merak, etik şiddet, sahiplenme, medeniyet ve yabancılaşma ekseninde parçalayarak sahneye taşır. Böylece mesele yalnızca bir hayvan deneyinin hikayesi olmaktan çıkar; ‘insan olmak’ dediğimiz kavramın sınırları sorgulanmaya başlanır.

Oyun üç ayrı bölüm ve üç ayrı mekansal deneyim üzerinden ilerler. İlk bölümde ev ortamı, Lucy’nin bir aile içine dahil edilme biçimini gösterirken; sevgi, sahiplenme ve kontrol arasındaki geçirgen çizgiyi açığa çıkarır. Burada seyirci, Lucy’nin ‘evlatlık’ kimliği ve bir deney nesnesi oluşu arasındaki çelişkiyle karşı karşıya kalır. 

İkinci bölümde laboratuvar atmosferi belirginleşir ve seyirci doğrudan oyunun etik sorularının parçası haline gelir. Dağıtılan renkli kartlar aracılığıyla bireysel seçim yapmaya davet edilen izleyici, yalnızca Lucy’nin kaderine değil; çoğunluk iradesi, demokrasi, etik temsil ve karar mekanizmalarına dair daha büyük bir sorgulamanın içine çekilir. Bu bölüm, oyunun en güçlü kırılma noktalarından birini oluşturur. Çünkü burada mesele yalnızca hangi fikrin seçildiği değil; seçim mekanizmasının kendisinin ne kadar özgür ne kadar kolektif ve ne kadar problemli olduğudur. 

Oyunun final bölümü ise Lucy’nin sessiz bedeniyle yüzleştiğimiz, sözcüklerin yerini doğrudan varoluşun aldığı sarsıcı bir kapanışa dönüşür.

Gamze Güzel ve Tanıl Yöntem’in ortak rejisi, yapının çok katmanlı formunu yalnızca fiziksel bir dolaşım olarak değil, düşünsel bir derinleşme biçimi olarak kuruyor. Katlar arasında yükseldikçe seyirci, anlatının dışından içine; gözlemcilikten sorumluluğa doğru ilerliyor. Bu tercih, oyunun biçimsel yapısını metnin etik sorularıyla doğrudan ilişkilendiriyor. Reji özellikle ikinci bölümde interaktif potansiyelini oldukça güçlü kurarken, final bölümünde bu demokratik/çoğunluk meselesinin daha da radikalleşebileceği hissini de beraberinde bırakıyor. Lucy’nin hikayesinin, seyircinin kolektif tercihleriyle daha doğrudan şekillenebilme ihtimali, oyunun zaten güçlü olan yapısına daha da çarpıcı bir politik katman ekleyebilecek bir alan açıyor.

Çağıl Kaya, Gamze Güzel ve Tanıl Yöntem’in oyunculukları, sürekli rol değişimleri içinde biçimsel kontrolünü koruyan disiplinli bir yapı sunuyor. Oyuncular, karakterden anlatıcıya, bilim insanından toplumsal temsillere geçerken performatif ritmi diri tutmayı başarıyorlar. Özellikle beden kullanımı ve geçişlerdeki netlik, oyunun düşünsel yoğunluğunu sahne üzerinde taşınabilir kılıyor.

Hilal Polat’ın kukla tasarımı ise oyunun duygusal omurgasını belirleyen en önemli unsurlardan biri. Lucy’nin finalde yalnızca bir kukla olarak var olması, insan sesiyle temsil edilmeyen ama en güçlü şekilde hissedilen bir varlık yaratıyor. Bu tercih, Lucy’nin kendi türüne, insanlığa ve dile yabancılaştırılmış varlığını çok etkili biçimde somutlaştırıyor.

Oyunun sonunda geriye yalnızca Lucy’nin hikayesi kalmıyor. Asıl kalan soru şu oluyor: Bir canlıyı kendimize benzetmeye çalışırken, tam olarak neyi kanıtlamaya çalışıyoruz? Ve daha önemlisi; bu süreçte kendi insanlığımızdan ne kadarını kaybediyoruz?

‘Lucy’, 16 Mayıs Cumartesi saat 20.30’da Decollage Art Space’te izlenebilir. Bilet için tıylayın.


Ayrıca okuyun