ATÖLYE20’DEN ODALARA DAĞILDILAR
Metrohan’da açılan “Oda Oda” sergisi, yıllardır aynı üretim ortamını paylaşan altı sanatçının farklı yönlere açılan pratiklerini bir araya getiriyor.
Metrohan’da yer alan “Oda Oda” sergisi, yalnızca altı sanatçının heykel ve resimlerini bir araya getirmekle kalmıyor; aynı zamanda ortak bir üretim ortamından doğan farklı düşünme biçimlerini de görünür kılıyor. Tasarımını Sevgi Karay ve Deniz Coşkun’un üstlendiği sergi, ismiyle müsemma şekilde her odada bir sanatçıyı ağırlıyor.

Sergide yer alan isimler uzun süredir, Heykeltıraş Sevgi Karay ve Endüstriyel Tasarımcı Deniz Coşkun’un ortak girişimi olan ve kendini “buluşma noktası” diye tanımlayan Atölye20 çevresinde üretim yapıyor. İstanbul’da bir üretim ve paylaşım alanı olarak şekillenen Atölye20, sanatçıların farklı disiplinlerde çalışırken bilgi ve deneyimlerini yüz yüze aktardıkları bir ortam sunuyor. Farklı estetik diller geliştiren sanatçılar, aynı atölye çatısı altında birbirini besleyen üretim pratikleri oluşturuyor.
Eserlerini “Oda Oda”da görebildiğimiz Ali Yaycıoğlu, Arzu Ertekin, Emre Baloğlu, Nilüfer Şatana, Özlem Başer ve Pembe Tüzüner’e; birlikte üretmenin anlamını, hız çağında sanatın temposunu, Metrohan’ın tarihi dokusunun eserlerle kurduğu ilişkiyi ve çalışmalarındaki imgelerin kişisel hikâyelerini sorduk. Sergi, 29 Mart tarihine kadar ziyaret edilebilir.
Arzu Ertekin:

Atölye 20 Buluşma Noktası, içimizden geleni, yaratıcılık arzularını canlandıran, besleyen, bilgiyi, tecrübeyi yüz yüze paylaşan, bizi çalışmaya sevk eden bir yer.
Metrohan’ın geçmişten bugüne taşıdığı çok katmanlı hafıza da heykellerimdeki mitolojik göndermeler ve mistik metinlerle uyuşmakta.

Heykellerim varoluşun yükünü hafifletmek için bize gelen hayvanların hikayesi... Aşağıda seyrettiği dünyada anlam aramayan, anlam peşinde koşmanın, tıpkı mutluluk arayışı gibi, bir oyalanma biçimi olduğuna inanan Kuti gibi… Kendi olmaktan mutlu, hayatın yaşamaya değer olduğundan şüphesi yok, insanlar hızla insanlıklarını kaybederken kediliğinden asla vazgeçmeyen Ni-Me gibi... Erdemli fakat sıradan bir yaşam sürmek yeterince büyük bir başarı diyen Bilge Say gibi…
Emre Baloğlu:

İnsan, bulunduğu yer, gördüğü, baktığı, hissettiği her şeyden etkilenir. Doğru yerde olmak ve bilen bir göz altında iş üretebilmek çok anlamlı. Bu atölyenin parçası olmak pratiğimde bana özgürlüğü, mütevazi olmayı ama yeri geldiğinde de bağırmayı öğretti.

Oda Oda sergisi bu hız çağında seyircisine sakin bir dünya açıyor. Hepimiz aynı yerdeyiz ama dünyalarımız, yaşantılarımız bambaşka deyip elinizden tutuyor.
Nilüfer Şatana:

Kimse kimseye benzemiyor ama birbirimizi besliyoruz. Ayrı yönlere ilerlerken aramızda görünmeyen bir ortak ritim oluşuyor. Kendi alanını koruyarak birlikte üretmek, benim için çok kıymetli bir denge.
Oda Oda ise başka bir şey öneriyor. Tek bir büyük anlatı yerine, parçalara ayrılmış bir deneyim. Bir odadan diğerine geçerken ritim değişiyor. Her oda kendi mesafesini, kendi ışığını, kendi sessizliğini taşıyor.

Bu serginin temposu “yavaş” değil belki ama bilinçli. Eşikli bir tempo. Her kapı aralığında küçük bir duraksama. Hız çağında bazen en ihtiyaç duyduğumuz şey bu: Mekânla birlikte ritim değiştirebilmek.
Aynı formu farklı malzemelerle yeniden üretmem ise anlamın sabit olmadığını hatırlatıyor. Biçim aynı kalabiliyor ama his değişiyor. Tıpkı insanın hayat içinde değişmesi gibi.
Özlem Başer:

Sergiyi gezenlerin 6 farklı sanatçının aynı atölyede ama birbirinden tamamen farklı tarzda ve farklı materyallerle ürettikleri eserlerden çok etkilendiklerini düşünüyorum.

Heykel, mekân ile iletişim içindedir, ışık ve izleyicinin farklı açılardan eserle kurduğu ilişki adeta eserin algısını değiştirir. Mekânın tarihi dokusu da izleyiciyi heykeli anlamlandırma konusunda durup düşünmeye davet ediyor.
Eserlerimde doğanın yalın formları ile insanın iç dünyası arasındaki ilişkiye odaklanıyor, içimdeki mükemmeliyetçi ve yaratıcı duyguları organik formlar ile ifade ediyorum. Kavramlara yoğunlaştıkça evrendeki karmaşık ve sonsuz düzeni daha çok soyut imgeler ile tanımlıyorum.
Pembe Tüzüner:

Bu atölyede çalışmak sanat pratiğimi hızlı şekilde yukarı doğru ivmelendirdi. Herkesin temposu aynı olmak zorunda değil; önemli olan dış baskıya değil, iç kapasiteye göre ritim kurmaktır.

Eserlerin mesaj iletme kaygısından ziyade yaşamın içinden gelen olaylara ve doğanın sunduğu biçimleme potansiyeline serbest bir bakışla yaklaşma önceliğim.
Ali Yaycıoğlu:

İstanbul’dayken vaktimin bir kısmını Atölye20’ye veriyorum. Sadece resim yapmakla kalmıyorum; Atölye20’nin düşünsel altyapısının oluşmasına da katkıda bulundum. Aynı zamanda vakfın kurucularından biriyim. Sevgi ve Deniz’le birlikte düşünmek ve üretmek her zaman son derece provoke edici.

Ne yazık ki sergiyi göremedim. Bu dönem bir kitabı yetiştirme telaşı yüzünden Türkiye’ye gelemedim. Ama uzaktan bakmanın da kendine özgü bir heyecanı var.
