ÇOCUKLUĞU KUŞATAN DENETİM BİÇİMLERİNİ TEŞHİR EDEN SERGİ
Günümüzde çocukluk bir varoluş evresi olmaktan çıkıp ebeveynin toplumsal performansının sahnesine dönüşüyor. Ece Ağırtmış’ın ‘Wild Tales’ sergisinde çocukluğun içinden gelmiş gibi görünen imgelerin, aslında çocukluğu kuşatan bir denetim biçimi olduğunu bu denli açık görmek etkileyiciydi. İzleyici bu dünyaya rahatlayarak giriyor. Ama biraz dikkatle bakınca, sevimliliğin altında tedirgin edici bir düzen beliriyor. Her biri çocukluğu biçimlendiren estetik ve toplumsal mantığı teşhir ediyor.
Guguklu saatin içindeki kuş uçup gitmiş. Kemer boş. Kadranın iki yanında hayvanlar hâlâ dizili: solda yavru, sağda yetişkin. Saat işliyor. Ama artık kimin için?
Biri üç diğeri bir yaşında iki çocuk babası olarak, Ece Ağırtmış’a teşekkür ederek başlamak istiyorum. Çocukluğun içinden gelmiş gibi görünen imgelerin, aslında çocukluğu kuşatan bir denetim biçimi olduğunu bu denli açık görmek etkileyiciydi. Çünkü bugün şiddet, gündelik hayatın en yumuşak nesneleri ve en tanıdık pedagojik formları içinde dolaşıyor. Üstelik sergideki eserler, mevzuyu şiddetin travmatik temsiline indirgemeden, tam tersine, çocuksu dilin yani cute estetiğinin içinden düşünerek açığa çıkarıyor. Sevimliliği aldatma perdesi olarak kullanmıyor, bizi kandırmıyor. Yanı başımızdan konuşuyor.
Sergide parlak renkler, ahşap oyuncak estetiği, hayvan figürleri, yapboz parçaları, saatler, rozetler, günlükler. İzleyici bu dünyaya rahatlayarak giriyor. Ama biraz dikkatle bakınca, sevimliliğin altında tedirgin edici bir düzen beliriyor. Her biri çocukluğu biçimlendiren estetik ve toplumsal mantığı teşhir ediyor. Ağırtmış’ın asıl başarısı çocukluğu doğal ve masum bir evre olmanın ötesinde, disiplin, ödül, performans ve mahremiyet mekanizmalarının erken sahnesi olarak göstermesinde yatıyor.
Bu tezi açıklayabilmek için önce çocukluk mefhumunun tarihine bakmak, ardından eserlerin bu tarihe nasıl müdahale ettiğini göstermek gerekiyor.
Tarihin konusu olarak çocukluk
Çocukluk, insanlık tarihinin en başarılı toplumsal icatlarından biri. Elbette bedensel gelişimimiz doğaldır. Ancak çocuk mefhumunun nasıl tanımlanacağı, nasıl eğitileceği ve hangi haklara sahip olacağı her dönemde değişmiştir. Örneğin Antik dünyada çocuk terbiye edilecek eksik bir varlıktır. Ortaçağ Hıristiyan dünyasında ilk günah doktrini gereği doğuştan kusurlu bir ruhtur (Orme, 2001). Hatta Ariès’in (1962) tezi modern anlamda çocukluk kavramının Ortaçağ’da var olmadığını, çocuğun küçük bir yetişkin olarak toplumsal hayata doğrudan katıldığını ileri sürer. Aydınlanma’da Locke (1693) çocuk zihnini tabula rasa olarak tanımlar. Rousseau (1762) ise Émile’de çocuğun doğuştan iyi olduğunu savunarak çocukluğu tarihte ilk kez kendi içinde değerli bir varoluş evresi olarak görür. Endüstriyel kapitalizm bu kazanımı acımasızca geri alır. Çocuk bedeni fabrika ve madenlerde emek gücüne dönüşür (Cunningham, 2005). Yirminci yüzyılda psikanaliz, bilişsel gelişim kuramı (Piaget, 1952) ve bağlanma teorisi (Bowlby, 1969) çocukluğu bilimsel söylemin nesnesi haline getirir. Nihayet 1989’da BM Çocuk Hakları Sözleşmesi çocuğu hak öznesi olarak uluslararası hukuka yerleştirir.
Günümüzde çocukluk farklı bir krizle karşı karşıya. Sosyal medyaya saçılmış ultrason görüntüleri ve cinsiyet açıklama partileri çocuğun kimliğini herhangi bir bedensel deneyimden önce dijital meta döngüsüne sokuyor (Leaver, 2017). Algoritmik sistemler can sıkıntısı, amaçsız keşif ve dağınık dikkat gibi gelişim psikologlarının yaratıcılık için zorunlu gördüğü süreçleri (Gopnik, 2009) optimize edilecek metriklere dönüştürüyor. Steinberg’in (2017) sharenting olarak kavramsallaştırdığı pratik, çocuğu kendi dijital arşivinin ne yazarı ne muhatabı kılıyor. Helikopter ebeveynlik (Lythcott-Haims, 2015) ve yoğun annelik/babalık ideolojisi (Hays, 1996) ise çocuğu sürekli izlenen, başarı metriklerine göre optimize edilen bir projeye dönüştürüyor. Boş zaman müfredata, oyun gelişim aracına, arkadaşlık sosyal sermaye stratejisine evrilirken, çocukluk bir varoluş evresi olmaktan çıkıp ebeveynin toplumsal performansının sahnesine dönüşüyor.
Ağırtmış’ın sergisi tam bu noktadan başlıyor. Time to Grow Up’taki guguklu saat çocuğun zamanının kendisine ait olmadığını, Employee of the Month’taki karınca panoları itaatin başarı olarak kodlandığını, Privacy I–II’deki devasa günlük mahremiyetin ebeveyn eliyle ihlalini gösteriyor. Yukarıda özetlediğimiz tarihsel süreç sergi mekânında somutlaşıyor. Ancak Ağırtmış bu mekanizmaları açığa çıkarırken şiddeti doğrudan temsil etmeden, ustalıklı bir biçimde sevimliliğin dili içinde kalıyor.
Bu tavrı anlamak için Sianne Ngai’nin (2012) cute estetiği çözümlemesine başvurmak istiyorum.
Sevimliliğin iktidarı
Ngai’nin (2012) Our Aesthetic Categories çalışması, sevimliliğin salt bir beğeni kategorisi olmadığını, belirli bir iktidar ilişkisinin estetik forma bürünmüş hali olduğunu gösterir. Sevimli nesne küçültülmüş, yumuşatılmış, köşeleri törpülenmiş ve dokunulmaya davet eden bir nesnedir. Ama bir nesnenin sevimli olabilmesi için özerkliğinin önceden tasfiye edilmiş olması gerekir. Sevimli olan, kendini savunamayandır. Sahiplenme ve kontrol etme arzusu tam bu savunmasızlık etrafında meşrulaşır. Ngai’nin formülasyonuyla söylersek, “ne kadar tatlı” ifadesi her zaman “ne kadar ele geçirilebilir” ifadesinin duygusal kılıfıdır. Ağırtmış bunu biliyor. Üstelik dışarıdan işaret etmek yerine, nesneleri yeniden inşa ederek içeriden açığa çıkarıyor.
Serginin içinden
Time to Grow Up serginin kavramsal omurgası. Büyük boyutlu ahşap guguklu saat, parlak renkler ve hayvan figürleriyle çocuk odasının pastoral sakinliğini kuruyor. Ahşabın kalın kesimleri ve düz renk yüzeyleri eseri oyuncak estetiğine bağlarken, duvar montajı onu üç boyutlu nesneden rölyefe dönüştürüyor. Kadranın iki yanındaki hayvan çiftleri büyümeyi tek yönlü bir rotaya zorluyor. Solda yavru, sağda yetişkin, arada sapma alanı ya da ihtimaller yok. Boyama tekniği bu geçişi sertleştiriyor. Yavru hayvanlar yumuşak konturlarla, neredeyse pelüş estetiğinde işlenmişken, yetişkinler ağzı açık, dişleri görünür biçimde, natüralist bir üslupta boyanmış. Aynı canlının iki temsili arasındaki üslup farkı, büyümenin felsefi-politik bağlamını açığa vuruyor.Buyurgan emir, Time to Grow Up! ifadesi ise saatin zamanı dayatan bir aygıta dönüştüğünü ilan ediyor. Zaten guguklu saatin kuşu, boş kemerin içinde, çoktan gitmiş. Geriye kalan mekân, çocuğa ait olmayan bir sayacın hareketine teslim edilmiş.

Employee of the Month çağımızın çalışma mantığını işaret ediyor. Çerçeve içinde ızgara düzeninde sıralanmış on altı karınca, “#1” rozetleri, renkli yıldızlar, “Ayın Çalışanı” pankartı. Pek çoğumuz için fazlasıyla tanıdık. Yakından bakıldığında on altı karıncanın da birbirinin kopyası olduğunu görüyorsunuz. Karınca seçimi de rastlantısal olmasa gerek. Doğada karınca kolonisi bireysel iradeyi kolektif organizmaya teslim eden en paradigmatik tür. Toplumsal yaşamda ise ödüllendirilen bireysel başarıdan ziyade, tekrarın ve asimilasyonun kendisi oluyor. İşin zanaatı da bu mesaja hizmet ediyor. Ahşap kesim ve detaylar, el işçiliğinin endüstriyel üretim mantığına boyun eğmesini çağrıştırıyor. Yanındaki The Ugly Duckling ile birlikte okunduğunda ise çelişki artıyor. Çirkin ördek yavrusu anlatısı, farklılığı ancak norma dönüşerek kabul eden bir dünyanın asimilasyon hikayesi. Fakat duvarda üç ördek, yapbozda iki boşluk var. Konu dışlanma değil. Zira dışlanma, en azından, bir sınırın varlığını varsayar. Bir kapı vardır, kapatılmıştır. Burada kapı yok. Üçüncü ördek için ayrılmış bir konum hiç tasarlanmamış. Sistem onu ret bile etmeyecek kadar hesaba katmıyor.
Oysa Andersen'in masalı bir asimilasyon anlatısıdır. Farklı olan, norma dönüştüğü anda kabul görür. Ama Ağırtmış'ın yapbozunda dönüşüm vaadi de geçersiz. Çirkin ördek yavrusu kuğuya dönüşse bile, yapbozda ona ayrılmış bir parça yok. Zaten mesele de başarılı olsanız bile girebileceğiniz bir yerin olmaması.
Privacy I–II serginin dolaysız politik müdahalesi. Kalpli, kilitli, gül kokulu çocuk günlüğü boyalı ahşap rölyef olarak yeniden üretilmiş. Yanında dev boyutlu kedi başlı kalem. Günlükler çocukluğun nadir özerklik alanlarından biridir. Kendi sözcükleriyle, kendi sırlarıyla, kendi zamanlarına ilişkin kurdukları bir dünya. Kilit bu özerkliğin maddi garantisi. Ama Ağırtmış nesneyi devasa ölçeğe taşıyarak ve duvara monte ederek mahremiyeti ihlal ediyor. Boyama tekniğindeki pastel tonlar ve yüzey parıltısı, günlüğün kişisel alan vaadini görsel olarak sürdürürken, ölçek değişimi bu vaadi ortadan kaldırıyor. Sharenting çağında çocuğun mahrem alanının ebeveyn eliyle dijital platformlarda teşhiri ile eserin galeriye taşınması arasındaki yapısal paralellik dikkat çekici. Zira günümüzün sosyal medya çılgınlığında çocuk için mahremiyet yetişkinin takdirine bağlı bir lütuf olarak işliyor (Steinberg, 2017).
The Load, serginin sade fakat en sert işlerinden biri. Yan yana dizilmiş üç fil imgesi, büyümeyi doğal bir gelişim çizgisi gibi sunuyor. Her figürün altından sarkan halkalar ve puanlı boncuklar bu çizgiyi sessizce tersine çeviriyor. Yavrudan yetişkine doğru ilerledikçe beden büyüyor, ama asıl büyüyen şey taşınan yük oluyor. Burada çok etkili olan, Ağırtmış’ın bu düşünceyi doğrudan didaktik bir dile yaslamadan, çocuk oyuncağı estetiğinin içinden kurması. Ahşap yüzey, sıcak renkler, sayılarla boyama hissi veren pastoral fon ve boncuklu oyun materyallerini andıran asılı parçalar, ilk anda güvenli ve eğitici bir dünya duygusu yaratıyor. Fakat bu sevimli düzen içinde, çocukluğa çok erken yaşta öğretilen bir hayat şeması beliriyor. Büyümek, özgürleşmekten çok, ölçülmek, biriktirmek ve taşımak demek. Fil figürü de bu nedenle isabetli. Bellek, sadakat ve güçle ilişkilendirilen fil, eserde yükün taşıyıcısı olarak karşımıza çıkıyor. Sonuçta eser, çocukluğun masum nesne dünyası ile yetişkin hayatının görünmez zorunlulukları arasındaki geçişi tek bir formül içinde topluyor. İnsan büyüdükçe üzerine bağlanan dünya da ağırlaşıyor.

Rocking Horse ise Ngai’nin çözümlemesini en somut hale getiren eser. Geometrik ahşap sallanan at, yıldız ve güneş motifleriyle süslü, sıcak renkli, dokunmaya davet eden bir yüzey. Bir pelüş ayıyı düşünün. Ayının ne pençesi ne dişleri ne öngörülemezliği temsile dahil edilmiştir; sevimli olabilmek için önce ayı olmaktan çıkarılmıştır. Aynı mantık burada da işliyor. At görünürde zararsız. Ama ayaklarının altındaki nesnelere bakın: dünya küresi, taç, bulut figürü. Çocuk bu ata bindiğinde dünyayı, iktidarı ve gökyüzünü ayaklarının altına alıyor. Ebeveynin çocuğa yansıttığı ihtirasın maddî biçim almış hali. “Sen her şeyi başarabilirsin” söylemi özgürleştirici görünse de karşılığı yük bindiricidir. Ahşabın geometrik kesimleri ve düz renk alanları, atı oyuncak sıcaklığına hapsederken, altındaki semboller o sıcaklığın neyi örttüğünü ele veriyor.

Good Luck sergiyi meritokrasi eleştirisiyle kapatıyor. Eser, çocuğa sunulan fırsat eşitliği anlatısının yapısal eşitsizliği nasıl gizlediğini, bir oyuncak içinden gösteriyor. Orman temalı oyun tahtası, zarlar, ağaçlar, hayvan figürleri. Bir çocuk oyununun tüm kodları mevcut. Ama tahtaya dağıtılmış “L,” “U,” “C,” “K” harfleri şans kavramını parçalıyor. Merkezindeki karanlık alan ve çıkmaz dolu yollar, vaat edilen şansın oyuncunun kontrolünde olmadığını açığa vuruyor. Oysa çocuğa öğretilen ilk toplumsal yalanlardan biri “çok çalışırsan başarırsın, şansını kendin yaratırsın” değil mi? Good Luck’ta yol önceden çizilmiş, zar dışsal, sonuç çoğu zaman oyunla bile ilgili değil. Oyun tahtasının ahşap yüzeyinin bilinçli olarak kusursuz bırakılması, parlak boyalar ve düzgün kesimler ise şans vaadinin çekiciliğini malzeme düzeyinde yeniden üretiyor.
Eserlerin bir kısmını tek tek baktıktan sonra geri çekilip bütüne bakmamız gerekiyor. Ağırtmış’ın teknik tercihleri önce yüzeyi disipline ediyor. Fırça izi geri çekiliyor. Renk taşmıyor. Kontur kararsızlaşmıyor. Bu kontrol, işlerin duygusunu doğrudan belirliyor. Palet doygun ama agresif değil. Tonlar sıcak ama titreşimli değil. Renkler belirli bir hizalanmayı yansıtıyor. Dolayısıyla oyun dünyasının doğal ve akıcılık hissi, tasarlanmışlık ile sekteye uğruyor. Hatta yüzeylerdeki netlik, el yapımı nesneler olmasına karşın eserleri endüstriyel bir görsel düzene yaklaştırıyor. Ahşabın kesimi, boyanın kapanışı ve katmanların net ayrımı, her formu neredeyse bir simgeye çeviriyor. Derinlik yanılsaması kurulmuyor. Bunun yerine öne çıkarma, ayırma ve sabitleme tercih ediliyor. Bu nedenle Wild Tales’in asıl gücünün ikonografiden ziyade kurduğu formal ve plastik bütünlükte yoğunlaştığını düşünüyorum. Ece Ağırtmış, tekniği görüntünün nasıl hissedileceğini baştan belirlemek için kullanıyor. Tıpkı oyuncakları, masalları, oyunları çocuklarımızın nasıl hissedeceğini belirlemekte kullandığımız gibi.
Velhasıl, bir sanat tarihçi olmamın ötesinde, bir baba olarak, o guguklu saatin içindeki kuşun özgür olduğu için mi uçtuğundan, yoksa saatin bir kafes olduğunu anladığı için mi gittiğinden emin olamadan sergiden ayrılıyorum. Akşam kızım ve oğlumla oynamamız gereken oyunlar var.
Tabii artık bunlara ne kadar oyun denirse…
Ece Ağırtmış’ın Pilot Galeri’deki Wild Tales sergisi, 18 Nisan Cumartesi gününe kadar devam ediyor.
Kaynakça
Ariès, P. (1962). Centuries of childhood: A social history of family life. Random House.
Bowlby, J. (1969). Attachment and loss: Vol. 1. Attachment. Basic Books.
Cunningham, H. (2005). Children and childhood in Western society since 1500 (2. bs.). Pearson Longman.
Gopnik, A. (2009). The philosophical baby: What children’s minds tell us about truth, love, and the meaning of life. Farrar, Straus and Giroux.
Hays, S. (1996). The cultural contradictions of motherhood. Yale University Press.
Leaver, T. (2017). Intimate surveillance: Normalizing parental monitoring and mediation of infants online. Social Media + Society, 3(2), 1–10. https://doi.org/10.1177/2056305117707192
Locke, J. (1996). Some thoughts concerning education and of the conduct of the understanding (R. W. Grant & N. Tarcov, Ed.). Hackett Publishing. (Orijinal eser 1693 tarihlidir)
Lythcott-Haims, J. (2015). How to raise an adult: Break free of the overparenting trap and prepare your kid for success. Henry Holt.
Ngai, S. (2012). Our aesthetic categories: Zany, cute, interesting. Harvard University Press.
Orme, N. (2001). Medieval children. Yale University Press.
Piaget, J. (1952). The origins of intelligence in children (M. Cook, Çev.). International Universities Press. (Orijinal eser 1936 tarihlidir)
Rousseau, J.-J. (1979). Emile, or On education (A. Bloom, Çev.). Basic Books. (Orijinal eser 1762 tarihlidir)
Steinberg, S. B. (2017). Sharenting: Children’s privacy in the age of social media. Emory Law Journal, 66(4), 839–884.