“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

İTAAT VE SAPMA ARASINDA: ŞÜPHELİ UZLAŞMALAR

İktidarın bedensel ifadelere yönelik şüpheci ve cezalandırıcı tavrının yoğunlaştığı bir iklimde, sanatın meseleyi ele alış biçimi önemli. İnci Eviner’in son sergisi ‘Şüpheli Uzlaşmalar’, söz konusu endişe iklimine etkili ve somut bir cevap olarak karşımızda duruyor.

Türkiye’de yakın zamanda tanık olduğumuz soruşturmalar, iktidarın jestin, tonun ve ifadenin kendisine odaklanan atmosferik bir rejim olarak işlediğini bir kez daha gösterdi. Kadın müzik grubu Manifest, sahne performansı nedeniyle ‘hayasızca hareketler’ (TCK 225) şüphesiyle, YouTuber Boğaç Soydemir ve konuğu ise ifadeleri ve ‘gülüşmeleri’ gerekçesiyle ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ (TCK 216) suçlamasıyla hedef alındı. Benzer şekilde, Melisa Aydınalp’ın İstanbul’da gerçekleştirdiği performatif eylem ve paylaşımı sonrası ‘teşhircilik’ (TCK 225) şüphesiyle gözaltı ve adli kontrol sürecine tanık olmuştuk. Birkaç aylık geçmişi olan bu vakalar, suçun giderek eylemin kendisinden koparıldığı, bedenin bir mimiğine, bir sesin tınısına veya bir cümlenin imasına yüklendiği kaygan bir zeminde üretildiğini gösteriyor. Ancak daha vahimi, bedensel ve söylemsel icranın aynı esnek ve ahlakçı hukuk dilinde nasıl birleştiğini ortaya koyuyor.

BEDENİN DİRENİŞ VE MÜZAKERE ALANI OLARAK İŞLEYİŞİ

İktidarın bedensel ifadelere yönelik şüpheci ve cezalandırıcı tavrının yoğunlaştığı bir iklimde, sanatın meseleyi ele alış biçimi önemli. Zira bedenin direniş ve müzakere alanı olarak işleyişini anlamak için teorinin ötesinde, söz konusu gerilimi görünür kılan estetik bir dile ihtiyaç var. Sanat, kelimelerin ve rasyonel tartışmaların ötesine geçerek, bir duruşun, bir nefesin veya bir hareketin barındırdığı politik ağırlığı seyirciye doğrudan deneyimletir. Böylece bedenin hem iktidarın izlerini taşıyan bir yüzey hem de özgürleşme potansiyeli barındıran dinamik bir sahne olduğunu en çarpıcı şekilde hatırlatır.

İnci Eviner’in 6 Eylül–28 Ekim 2025’te Tophane-i Âmire’de açılan ‘Şüpheli Uzlaşmalar’ sergisi, söz konusu endişe iklimine etkili ve somut bir cevap olarak karşımızda duruyor. Sanatçının, dilin ve sözün yok edildiği bir boşlukta jestlerin politik gücünü ve parçalanmış bedenlerin iktidara direnişini odağına alan pratiği, temel bir sorunsalı felsefi ve biçimsel bir yoğunlukla güncelliyor. Türkiye’de ilk kez bir araya gelen dört video çalışması, öznenin modern iktidar teknikleriyle kurduğu tekinsiz ilişkiyi ritim, eşik ve yineleme kavramları üzerinden katmanlarına ayırıyor. Böylece bugünün kamusal görünürlük rejimini anlamak için eşsiz bir analitik zemin sunuyor. 

GÜCÜN REFLEKSLERİMİZE YANSIMASI

Sanatçının ritim, eşik ve yineleme gibi kavramları merkeze alması estetik bir tercihin ötesinde, belirli bir iktidar kavrayışına işaret ediyor. Sergi, gücün gündelik hayatımıza nasıl sızdığını, en basit duruşumuzu, reflekslerimizi ve sıradan hareketlerimizi bile nasıl dolaylı yollardan etkilediğini anlamamıza yardımcı oluyor. Sanatçı, bu küçük anlara odaklanarak bir insanın aynı bedende hem sisteme uyum sağlama çabasını hem de bu sistemden sapma ve direnme anlarını nasıl bir arada yaşadığını gözler önüne seriyor.

UYGUNLAŞMA VE SAPMA

Bireyleri tek tek hedef alan monolitik, bir üst-akıl olduğu yönündeki yaygın kanının aksine iktidarlar doğrudan müdahale etmek yerine olasılık alanları yaratan, arzu ve korku akışlarını yöneten dolaylı, atmosferik ve kapsayıcı bir mekanizma olarak işler. Bu akışların maddi ve duyusal zemini olan beden, sinir sisteminin uyarılma eşiği gibi en temel düzeylerde dahi rejimsel bir mühendisliğin nesnesine dönüşerek somutlaşır. Güvenli bir ortamda (destekleyici bir aile, adil bir iş yeri, demokratik bir toplum) sinir sistemimiz ‘ventral vagal’ moddadır. Kalp atımı düzenli, nefes derin ve sakindir, sosyal bağa açıklık artar. Süreğen tehdit ya da belirsizlik algısında ise sistem ‘savaş–kaç’ (sempatik) ya da donakalma/immobilizasyon (dorsal vagal) kiplerine kayabilir (Porges, 2011; Porges, 2022; Dana, 2018).

Nefesimiz dahi politik ortamın yarattığı güvensizlik hissinden doğrudan etkilenir (Boulding ve ark., 2016; Vlemincx, 2023; Vidotto ve ark., 2019). Güvencesiz çalışmanın (prekarya) getirdiği sürekli gelecek kaygısı ve performans anksiyetesi, tükenmişlik sendromunun da bir belirtisi olan kronik ve sığ nefes almaya yol açabilir (Rönnblad ve ark., 2019; Pulford ve ark., 2022; Rugulies ve ark., 2023). 

SİYAH OLARAK YÜRÜMEK

Benzer biçimde, kamusal alandaki yürüyüş ritmimiz özgüven veya boyun eğme gibi hiyerarşik konumları performe eder. Örneğin, Batı metropollerinde ‘walking while Black’ (siyah olarak yürümek) olgusu, ırksal profillemenin bedensel bir sonucudur. Siyahi bir bireyin, polis tarafından durdurulma veya şüpheyle izlenme ihtimaline karşı geliştirdiği hiper-farkındalık hali yürüyüşünü, bakışlarını ve jestlerini doğrudan etkiler. Beden, potansiyel bir tehdit olarak kodlandığı bir politik atmosferde, hayatta kalmak için sürekli bir teyakkuz ve savunma duruşu sergilemek zorunda kalır. 

KADIN BEDENİNİN SAKLANMASI

Ataerkil uzamda kadın bedeninin ‘yer kaplamama’ yönündeki eğitimi, gündelik jestlerin ve kas tonusunun düzenlenmesiyle işleyen bedenlenmiş bir normlar rejimi üretir: Bacakların kapalı tutulması, adımın kısaltılması, omuzların içe çekilmesi ve sesin alçaltılması gibi mikro-devinişler, hareket alanını daraltır ve öznenin mekânsal-yönelimsel ufkunu sınırlar (Young, 1980; Bartky, 1990). Bu ketlenmiş komportman yalnızca dışsal bir disiplin değildir. Sembolik şiddet, toplumsal anlam kümelerini ‘doğal’ ve ‘uygun’ gibi göstererek bedene yerleşir. Habitus ve hexis düzeyinde bedensel şemalara dönüşür. Böylece ‘yer kaplamama’ beklentisi, yaptırımdan kaçınmak için sergilenen stratejik bir uyumdan ibaret kalmaz. İçselleştirilmiş bir duyumsama ve deviniş ekonomisine dönüşür. Öznenin kas gerilimi, denge ve duruşu bu ekonomi içinde önceden-ayarlı bir itaatkârlık dili taşır (Bourdieu, 2001/1998). Reklam, moda ve görsel kültürde yinelenen ‘dişil dokunuş’, eğik duruş ve bedeni küçültme kodları bu hexis’i sürekli yeniden çağırır. Böylece temsil pratikleri, kamusal alandaki somatik otosansürü pekiştirir (Goffman, 1979).

ÖZNENİN KONUMU VE EYLEMLİLİĞİ

Örneklerin gösterdiği gibi, neoliberalizmin yarattığı anksiyeteden ırksal profillemenin teyakkuzuna ve ataerkil beklentilerin çekingenliğine kadar tüm bu bedensel duruşlar, iktidarın soyut yapılarının bireyin en mahrem alanında nasıl somutlaştığının (somatizasyon) kanıtıdır. Beden, toplumsal kodları gündelik hayatın akışı içinde sürekli olarak icra eden ve yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşür. Dolayısıyla, iktidar ilişkilerinin bu denli derine, adeta kas hafızasına ve nefes ritmine işlediği bir yerde, öznenin konumu ve eylemliliği sorunu ortaya çıkar. Ancak bedenin bu şekilde koşullanması, aynı zamanda bu koşullanmaya direnebileceği, bozabileceği veya yeniden yorumlayabileceği bir potansiyel taşıyıp taşımadığı sorusunu kaçınılmaz olarak gündeme getirir.

UYGUNLAŞMA PRATİKLERİ

Kısacası somutlaşmış normlar, bedenin politikadan azade, saf bir biyoloji olmadığını kanıtlar. Beden, her jestiyle iktidar ağını hem yansıtan hem de farkında olmaksızın yeniden üreten bir faile dönüşür. Dolayısıyla özneleşme, pürüzsüz bir özgürleşme hikayesi olarak okunamaz. Zira sisteme uyum sağlayan ‘uygunlaşma’ pratikleri ile ona karşı çıkan ‘sapma’ edimleri, aynı rejimsel mühendisliğin şekillendirdiği ortak bir ontolojik zeminde belirir ve çoğu zaman birbirine karışır. Uygunlaşma, bedenin toplumsal kodları içselleştirerek kendini ‘normal’ olarak kurmasıysa, sapma da bu kodların yapaylığını ve dayatmacılığını bedenin kendi diliyle ifşa etme cüretidir. Ancak bu iki edim aynı bedende sahnelenir.

SAPMA DİYALEKTİĞİ: DİRENİŞİN BEDENSEL İMLERİ

İnci Eviner’in pratiği, teorinin soyut düzlemde tarif ettiği bedensel müzakereleri, duyusal ve estetik bir deneyim alanına taşıyan güçlü bir müdahale olarak devreye girer. Eviner, bedenin politik gramerini, yani o bitimsiz itaat ve direniş döngüsünü, estetik bir sorgulamanın merkezine yerleştirir. ‘Şüpheli Uzlaşmalar’, adından başlayarak, teoride tartıştığımız o kaygan ve belirsiz alana, yani uygunlaşma ile sapmanın iç içe geçtiği anlara odaklanır. Sanatçının şüpheyi bir metot olarak kullanması ise izleyiciyi tam da o uzlaşma anlarının tekinsiz zeminine davet ederek, bedenin en sıradan jestlerinde saklı olan politik diyaloğu deşifre etmek için bir anahtar sunar.

BİR METOT OLARAK ŞÜPHE

Sergi başlığı projenin kavramsal omurgasını tek başına kuracak kadar güçlü. İktidar yapıları ile birey arasında süren müzakerelerin doğasını sorgulama niyetini doğrudan ortaya koyuyor. Zira serginin basın bülteninde amaç açık biçimde tanımlanmış: “Öznenin iktidar karşısındaki kırılgan ve müzakereci varoluşunu görünür kılmak” ve “İtaat ile direniş arasındaki sonsuz döngüde uzlaşma alanlarına ‘şüpheli’ bir bakış sunmak.” 

Buradaki ‘şüpheli’ nitelemesi bir metot ve didaktik bir uyarıdır. Uzlaşmaların tarafsız ‘hayatta kalma’ hamleleri olmadığını, çoğu zaman içselleştirilmiş şiddet, suç ortaklığı ve benliğe ödetilen gizli bedeller ürettiğini ima eder. Öte yandan şüphe politik ve estetik bir pozisyondur. Özellikle temsil rejimleri içinde, görünenin mutlaklığına yöneltilmiş bir itiraz biçimi olarak işler. Sanatta şüphe ise izleyicinin anlam beklentisini sabote ederek kesinlik yerine belirsizlik, doğruluk yerine çokanlamlılık önerir. Bu bağlamda, şüphe estetik deneyimin içinde yer değiştirme, yavaşlama ve seyir akışında boşluklar yaratma olarak somutlaşır. Dolayısıyla duyusal bir kayma yaratarak öznenin hem gördüğü hem de anladığı şeyle arasına mesafe koymasını sağlar. 

ÖZNEYİ KENDİ EDİLGENLİĞİNİ FARK ETMEYE ZORLAMAK

İnci Eviner’in pratiğinde bu mesafe, öznenin tabiiyetle olan ilişkisini askıya alır. İtaate içkin olan ‘doğallık’ hissini bozar ve özneyi kendi edilgenliğini fark etmeye zorlar. Bu anlamda ‘şüpheli uzlaşma’, iktidarın sessizce işlediği alanlara ışık tutar ve estetik olanı, politik olanın sezgisel bir açığa çıkışı hâline getirir. Dolayısıyla Eviner’in sergisinde şüphe öznenin kendilik deneyimini yapılandırma biçimi olarak okunmalıdır. Bu yapılandırma, öznenin istikrarlı bir kimliğe sahip olduğu varsayımını reddeder. Kimliği, tekrarlanan eylemlerin, jestlerin ve beden hareketlerinin oluşumsal bir çıktısı olarak kavrar. Ulaştığımız nokta, kimliği özsel bir sabit yerine ritüelleşmiş yinelemeler yoluyla kurulan bir etki olarak kavramsallaştıran performativite yaklaşımıyla tutarlıdır. Norm, her icrada küçük aksaklıklarla yeniden üretilir. Ancak sapma, tam da bu aksama anlarında belirir.

VİDEO 1: EFENDİ İLE KÖLENİN DANSI

Bu performatif aksama anlarının ve ritüelleşmiş yinelemelerin en berrak izini serginin 2025 tarihli çalışması ‘Efendi ile Kölenin Dansı’nda (2025) sürebiliriz. Eser, Hegel’in efendi-köle diyalektiğini operatik bir dille ve döngüsel bir dans aracılığıyla yorumlar. Serginin merkezinde yer alan operatik video, iktidarın ‘doğrudan buyuran bir özne’ olmaktan çok, bedende ritim olarak işlediğini açığa çıkarır. Müzikal yükselişlerle kesilen duraksamalar, sahnedeki bedenlerin hareketine ‘kararsız bir metronom’ gibi eşlik eder. Jestler kimi zaman tamamlanmadan geri alınır. Ritmik kesintiler, kimliği kuran normların hiçbir zaman kusursuz tekrarlanamadığını ve her icrada mikro-sapmaların oluştuğunu görünür kılar.

Video, ‘itaat mi/direniş mi?’ ikiliğine kapanmak yerine, öznenin aynı jesti hem uyar hem de bozarken nasıl var olduğunu sahneler: Emir, artık dışarıdan gelen bir ses değildir. Nefesin hızlanmasında, omuzun gerilmesinde, bakışın boşluğa düşmesinde içselleştirilmiş bir ritim olarak duyulur. Böylece iktidar, bedene dışarıdan dayatılan bir kuvvetten ziyade, yenilenen ve aksayan bir performans halinde algılanır. Son kertede “atmosferik ve kapsayıcı işleyiş” açıkça somutlaşır.

VİDEO 2: TEK BEDEN ALTINDA

İktidarın bedeni nasıl yapılandırdığına dair bu sorgulama, ‘Tek Beden Altında’ (2024) adlı video performansta devam eder. Video yer alan performans sanatçısı, Japon bunraku kukla tiyatrosundan esinle tasarlanmış bir kostümle kendi uzuvlarını çoğaltır ve sahnede gezinir. Bu jest, makalenin başında tartışılan, kas tonusundan yürüyüş ritmine dek bedenin nasıl politik olarak biçimlendiği tezinin görsel bir kanıtıdır. Figür hem bedeni hareket ettiren kuklacı hem de o bedenin içinde hareket eden kukladır. Hem özne hem de nesnedir. 

Sanatçının belirttiği gibi, bu performans “Canlı ile cansız arasındaki sınırın ne kadar belirsiz olduğunu” gösterirken, özne ile iktidar arasındaki sınırın da ne denli iç içe geçtiğini ortaya koyar. Buradaki ‘şüpheli uzlaşma’, bedenin artık kendisine ait olmamasındadır. Beden, dışsal bir gücün dayattığı normları ve kimlik yükünü, kendi uzvuymuş gibi taşır. ‘Sapma’ ise bu tekinsiz bedenin varlığının kendisidir; normatif beden imgesini bozan, tek ve bütünlüklü özne varsayımını yıkan bu melez ve ‘hatalı’ icra, rejimin mühendisliğindeki çatlağı görünür kılar.

VİDEO 3: DENİZALTI - BALİNA

‘Denizaltı-Balina’da ise videonun sabitlenemeyen devinimi, ‘yerleşemeyen beden’ duygusunu üretir: ne tam içeride ne tam dışarıda. Çerçevenin yavaş salınımı, izleyicinin vestibüler hissini (denge–yön duygusu) hedef alır. Başın–gövdenin mikro denge ayarlamaları neredeyse refleks düzeyinde tetiklenir. Bu duyumsal strateji, iktidarın ‘korku–arzu akışları’ yoluyla olasılık alanlarını kurduğu tezini bedende test eder: güvenli–güvensiz, yakın–uzak, sığınma–kaçış gibi duygulanımsal ikilikler, ritmin kararsızlığıyla üretilir. Butler’ın 2004’te tartıştığı kırılganlık (precarity) fikrinin estetik karşılığı burada, görsel istikrarsızlığın sinir sisteminde yarattığı düşük yoğunluklu alarm hâlidir: Tanınma arzusuyla saklanma itkisi aynı anda işler (Butler, 2004). 

VİDEO 4: TEVEKKÜL

İnci Eviner'in ‘Tevekkül’ başlıklı video çalışması, isminin taşıdığı dini ve kültürel ağırlığı politik bir sorgulama aracına dönüştürür. ‘Tevekkül’ kavramı, geleneksel olarak ilahi iradeye tam bir teslimiyet, pasif bir güven ve rıza gösterme halini ifade eder. Bu, bir anlamda, en mutlak ‘uygunlaşma’ biçimlerinden biridir: Öznenin kendi iradesini daha büyük bir güce tabi kılması. Ancak Eviner, bu kavramı alıp onu ‘şüpheli’ bir bağlama yerleştirerek kelimenin anlamını yerinden oynatır. Sanatçının ‘tevekkülü’, ruhani bir huzur anı değil, politik bir bekleme, belirsizlik ve baskı altında kalma halinin bedensel bir tezahürüdür.

Videoda gördüğümüz figürler, tanımsız ve steril bir mekânda, neredeyse bir arafta asılı kalmış gibidirler. Bu mekân, Foucaultcu anlamda disiplin edici bir kurumun (hapishane, hastane, okul) soyut bir yansımasıdır. Belirli bir yer olmaktan çok, iktidarın ‘atmosferik’ doğasını temsil eder. Figürler, bu boşlukta ritüelistik, tekrarlayan ve çoğu zaman anlamsız görünen jestler sergiler. Bu durum, bedenin nasıl bir normatif beklentiye göre şekillendirildiğinin, yani bir ‘uygunlaşma’ sürecinin laboratuvarıdır. Bedenler, belirli bir emri yerine getirmek için değil, adeta bir ‘beklentiye’ göre hareket etmek için eğitilmiş gibidir.

İtaatin monoton ritmi, sık sık ani, istemsiz kasılmalar, spazmlar ve tiklerle bozulur. Bunlar, baskı altındaki bedenin bilinçdışı isyanlarıdır. Kontrol altına alınmaya çalışılan beden, bu küçük ‘patlamalarla’ kendi kontrol dışı varlığını, içsel gerilimini ve direncini dışa vurur. Teslimiyetin kendisinin ne kadar gerilimli ve ‘şüpheli’ bir uzlaşma olduğunu gözler önüne serer. İtaatin hiçbir zaman tam ve mutlak olmadığını, her zaman küçük aksaklıklar, bedensel isyanlar ve ruhsal sızıntılarla birlikte var olduğunu gösterir.

SONUÇ YERİNE

Son kertede İnci Eviner’in pratiği iktidarın bedensel fenomenolojisini güçlü argümanlar ile ortaya koyar. Sanatçı, ritimdeki kesintiden istemsiz spazma, dengedeki kaymadan jestin tamamlanmamışlığına kadar uzanan bir dizi estetik stratejiyle, iktidarın artık dışsal bir buyruk ya da ideolojik bir metin olmadığını kanıtlar. Aksine iktidar içselleştirilmiş bir ritim, kas hafızasına kazınmış bir beklenti ve sinir sistemine yerleşmiş bir alarm halidir. Eviner’in sanatı, bu ‘uygunlaşma’ sürecinin pürüzsüz bir teslimiyet olmadığını, bedenin her an bu ritmi bozan, performansı aksatan ve normatif beklentiyi çatlatan mikro ‘sapmalarla’ dolu olduğunu gösterir. Beden hem iktidarın yeniden üretildiği sahne hem de bu üretimin imkânsızlığının kanıtlandığı biricik alandır.

Sorgulamamız, makalenin başında değinilen Türkiye’deki güncel politik atmosferle birleştiğinde acil bir anlam kazanır. Bir müzisyenin sahne jestinin, bir YouTuber’ın gülüşünün veya bir kadının kamusal alandaki yürüyüşünün şüpheye dayalı suçlamalarla adli bir soruşturma konusu haline geldiği bir rejim, tam da Eviner’in işaret ettiği şeyi, yani iktidarın en temel bedensel icraları hedef aldığını teyit eder. Otoritenin, büyük anlatılardan ziyade ifadenin kendisine, tonun tınısına ve hareketin “hayasızlığına” odaklanması, politik mücadelenin asıl sahasının beden olduğunu sezgisel olarak bildiğini gösterir.

Bu bağlamda İnci Eviner’in sanatı, bir tanıklığın ötesine geçerek politik bir hayatta kalma ve anlama metodu sunar. Şüpheyi bir estetik ilke olarak benimsemek, izleyiciyi kendi gündelik hayatındaki “şüpheli uzlaşmaları” –sessiz kabullenişleri, otomatikleşmiş itaatleri ve küçük tavizleri– fark etmeye davet eder. Eviner bize, modern öznenin iktidardan bütünüyle kaçamadığını, ancak onun dayattığı performansı hiçbir zaman kusursuzca tekrarlayamadığını öğretir. Zira özgürlük, verili bir durum veya ulaşılacak bir hedef değildir. Aksine, “şüpheli uzlaşmaların” içinde, itaatin ritmini bozan o tek bir kasılmada, tamamlanmamış tek bir jestte ve normatif beklentiyi bertaraf eden anlık sapmada yatmaktadır.

Kaynakça

Aristotle. (2019). Nicomachean ethics (T. Irwin, Çev.). Hackett Publishing Company. 

Bartky, S. L. (1990). Femininity and domination: Studies in the phenomenology of oppression. Routledge. https://doi.org/10.4324/9780203825259 

Boulding, R., Stacey, R., Niven, R., & Fowler, S. J. (2016). Dysfunctional breathing: A review of the literature and proposal for classification. European Respiratory Review, 25(141), 287–294. https://doi.org/10.1183/16000617.0088-2015 

Bourdieu, P. (1977). Outline of a theory of practice. Cambridge University Press.

Bourdieu, P. (2001). Masculine domination (R. Nice, Çev.). Stanford University Press.

Butler, J. (2004). Precarious life: The powers of mourning and violence. Verso.

Dana, D. (2018). The polyvagal theory in therapy: Engaging the rhythm of regulation. W. W. Norton & Company. 

Goffman, E. (1979). Gender advertisements. Harper & Row. 

Porges, S. W. (2011). The polyvagal theory: Neurophysiological foundations of emotions, attachment, communication, and self-regulation. W. W. Norton & Company. 

Porges, S. W. (2022). Polyvagal theory: A science of safety. Frontiers in Integrative Neuroscience, 16, 871227. https://doi.org/10.3389/fnint.2022.871227 

Pulford, A., Kreshpaj, B., Chen, L., Bodin, T., & Jonsson, J. (2022). Does persistent precarious employment affect health outcomes? Journal of Epidemiology & Community Health, 76(11), 909–915. https://doi.org/10.1136/jech-2022-219016 

Rönnblad, T., Grönholm, E., Jonsson, J., Koranyi, I., Orellana, C., Kreshpaj, B., Chen, L., Stockfelt, L., & Bodin, T. (2019). Precarious employment and mental health: A systematic review and meta-analysis of longitudinal studies. Scandinavian Journal of Work, Environment & Health, 45(5), 429–443. https://doi.org/10.5271/sjweh.3797 

Rugulies, R., Aust, B., Greiner, B. A., Arensman, E., Kawakami, N., LaMontagne, A. D., & Madsen, I. E. H. (2023). Work-related causes of mental health conditions and interventions for their improvement in workplaces. The Lancet, 402(10413), 2147–2162. https://doi.org/10.1016/S0140-6736(23)00869-3

Young, I. M. (1980). Throwing like a girl: A phenomenology of feminine body comportment, motility and spatiality. Human Studies, 3(1), 137–156. https://doi.org/10.1007/BF02331805 


Ayrıca okuyun