İran doğumlu sanatçı Abbas Akhavan, Kanada’nın Venedik Bienali’ndeki ulusal pavyonunu botanik bir uzay gemisine dönüştürdü. Pek çok sanatçı için kariyer zirvesi sayılan bu davet, Akhavan için aynı zamanda varoluşsal bir yüzleşmeye dönüştü. Akhavan, Cultured Mag’e konuştu:
“Hayat telefonunuzdaki bir simülasyon değil. Sanat en iyi ihtimalle sizi durdurur. Size ders vermek için değil, daha önce sahip olmadığınız bir düşünceye alan açmak için. Şu anda düşüncelerimizin çoğu telefonlarımızdan geliyor. Kendimize dair bir iç yansımamız yok; sadece karşımıza çıkanları tekrar ediyoruz.”
Abbas Akhavan, Kanada’nın Venedik Bienali’ndeki ulusal pavyonunu bir seraya dönüştürürken kontrolü bırakmayı öğrendiğini söylüyor. Sanatçı, “En iyi ihtimalle doğanın insafına kaldığımızı hatırlamak insanı alçakgönüllü yapıyor,” diyor. Çalışmaları çoğunlukla mekâna özgü üretimlerden oluşan Akhavan’a göre Venedik’teki kurulum süreci, doğanın büyük bölümünün insan denetiminin dışında olduğunu yeniden hatırlattı: “Aslında özne sen değilsin, sadece bir bekçisin. Onun mizacına uyum sağlamak zorundasın.”

Bu yıl ziyaretçileri alışılmışın dışında bir Kanada Pavyonu karşılıyor. Küratörlüğünü Ruth Foundation for the Arts program direktörü Kim Nguyen’in üstlendiği, Kanada Ulusal Galerisi tarafından sipariş edilen ve Kanada Sanat Konseyi tarafından desteklenen “Abbas Akhavan: Entre chien et loup” başlıklı sergide, pavyonun girişindeki ahşap panel kapılar tamamen kaldırılmış durumda. Yerlerine yerleştirilen geniş cam yüzey, yaklaşık yarım metre derinliğinde suyla dolu bir gölete açılıyor. Sergi süresince mekân yumuşak, pembe bir ışıkla aydınlanıyor. Akhavan’ın “kısmi” olduğunu söylediği pembe ton, yalnızca güneş ışığı ve LED yetiştirme lambalarıyla oluşuyor. Özellikle gün batımında yapı adeta parlıyor. Sanatçı bunu “uzay gemisi gibi” diye tarif ediyor.

Ziyaretçiler içeri girmeden önce hâlâ hayvansı hissini koruyan eski kürk mantolarla kaplı büyük yosunlu kayaların arasından geçiyor. Akhavan, “Biraz vahşi ve yıpranmış görünen bir tane buldum,” diyor. Zaman zaman ceketin üzerine su püskürtülüyor; fazla su kol kısmından akıyor. Yakında duran sivriltilmiş çubuk yığınları ise ilk bakışta taşlaşmış dalları andırsa da aslında patinası yapılmamış bronzdan oluşuyor.
“HAYAT TELEFONUNUZDAKİ BİR SİMÜLASYON DEĞİL”
Galeriye girildiğinde ziyaretçileri aynalar çevreliyor. Akhavan bu müdahaleyle mimariyi “reddetmek ya da bulanıklaştırmak” istediğini söylüyor; böylece mekânın bir galeriden çok “mücevher kutusunu” andırmasını amaçlıyor. Başlangıçta şeffaf aynalar kullanmayı planladığını ancak insanların yalnızca selfie çekeceğini fark ettiğini anlatıyor. Bunun üzerine özel buzlu camlar tercih etmiş. “Artık yansımanızı değil, sadece parıltıyı görüyorsunuz,” diyor. Ardından ekliyor: “Hayat telefonunuzdaki bir simülasyon değil. Sanat en iyi ihtimalle sizi durdurur. Size ders vermek için değil, daha önce sahip olmadığınız bir düşünceye alan açmak için. Şu anda düşüncelerimizin çoğu telefonlarımızdan geliyor. Kendimize dair bir iç yansımamız yok; sadece karşımıza çıkanları tekrar ediyoruz.”
DEV BOLİVYA NİLÜFERLERİ GÖLETİ KAPLAYACAK
Bu yazın ilerleyen dönemlerinde pavyondaki göletin merkezine üç dev Bolivya nilüferi yerleşecek. Normalde Londra’daki Kew Gardens’ın Victoria Lily House bölümünde yetiştirilen tohumlar, proje için önce Padova’ya gönderildi ve olgunlaştıktan sonra Venedik’e taşındı. Akhavan, “Pavyonumuz bu bitkiler için bir tür koruyucu uydu alanı gibi,” diyor. Kew Gardens’taki nilüfer serasının 2026’da restorasyona kapanacağını, Padova’nın ise süreçteki katkısı karşılığında yeni bir bitki türü elde ettiğini belirtiyor.

Sanatçıya göre nilüferler açılış sırasında değil, asıl haziran ayında zirveye ulaşacak. “Bunu kontrol edemezsiniz. Sadece neye ihtiyaç duyduğunu dinlersiniz,” diyor. Her yaprağın yaklaşık bir buçuk metre genişliğe ulaşması, her bitkinin de 20 ila 30 yaprak vermesi bekleniyor. “Açılışta çok büyük görünmeyecekler, hatta biraz seyrek duracaklar. Ama zaman geçtikçe bütün göleti kaplayacaklar.”
Akhavan, bu bitkileri tarihsel çağrışımları nedeniyle seçtiğini anlatıyor. Bitkiler, 1851’de Londra’daki Büyük Sergi’de öne çıkmış; İngiltere’nin Amazon’dan getirilen egzotik türleri Crystal Palace içinde yetiştirme kapasitesinin bir göstergesi olarak sunulmuştu. Sanatçı, “Bu yüzden düşündüm: işte yine bir dünya fuarı,” diyerek Venedik Bienali’ne gönderme yapıyor.
Özellikle Venedik gibi tarih boyunca küresel ticaretin merkezlerinden biri olmuş bir kentte bitkilerin dolaşımı ve ticaretiyle ilgilendiğini söyleyen sanatçı, daha sonra bu türün — Victoria amazonica — adını Kraliçe Victoria’dan aldığını fark ettiğini anlatıyor. “Kanada da onun hükümdarlığı döneminde kuruldu,” diyor. Kanada 1867’de Britanya İmparatorluğu’nun bir dominyonu olarak konfedere edilmişti.
Ancak Akhavan’ın asıl ilgilendiği şey daha uzun bir zaman ölçeği. “Bu bitkilerin cinsi yaklaşık 100 milyon yaşında,” diyor. “Dolayısıyla Amazon’dan gelen bir bitkiyi Victoria adı altında yeniden vaftiz etmek, bu bitkilerin kökeni düşünüldüğünde oldukça dar görüşlü bir ilişki.” Ona göre bu bitkilerde olağanüstü bir yaşama iradesi var: “Onlarda büyük bir direnç hissi bulunuyor.”
SAVAŞ, YIKIM VE SANAT
1977’de Tahran’da doğan Akhavan, İran-Irak Savaşı sırasında ailesiyle birlikte Kanada’ya taşındı. Uzun yıllar Montreal’de yaşayan sanatçı burada sanat tarihi eğitimi aldı. “Sanatın dünyadaki her şeye dokunan tek alan olduğunu fark ettim,” diyor. “Astrolojiden bilime, tarihten malzemeye, sağlığa kadar her şeye.”
Sanatçının tanındığı işlerin büyük bölümü kültürel ya da doğal yıkımla ilişkili. 2019 tarihli cast for a folly, çıkış noktasını 2003’te yağmalanan Irak Ulusal Müzesi’nin lobisinin fotoğrafından alıyordu. 2021’de Londra’daki Chisenhale Gallery’de gösterilen curtain call ise IŞİD tarafından yıkılan Palmira kentinin Zafer Takı’na yaklaşan sütunlu yolu çağrıştırıyordu. Ancak Akhavan’a göre yaptığı tüm işler “sanatın savunulmasıyla” ilgili.
Çalışmalarının otobiyografik olmadığını özellikle vurguluyor: “Ben İranlıyım. Iraklı değilim. Suriyeli değilim. Ama Irak savaşı benim kuşağımın savaşıydı.” Montreal’de yaşadığı dönemde Irak Savaşı’nın büyük ölçüde “adaletsiz ve ölçüsüz” bir savaş olarak görüldüğünü anlatıyor. “Amerikalı sanatçılara bakın; birçoğu Vietnamlı değildi ama Vietnam Savaşı hakkında işler ürettiler. Çünkü onların politik gerçekliği buydu.” Ona göre mesele hiçbir zaman yalnızca siyaset olmadı: “Sanatın araçsallaştırılması, manipüle edilmesi, bozulması ve ikonoklazm yoluyla yok edilmesiyle ilgileniyordum.”
Sanatçı, Palmira üzerine bir iş üretmeyi muhtemelen düşünmeyeceğini; eğer dönemin Londra Belediye Başkanı Boris Johnson 2016’da Palmira Takı’nın küçültülmüş bir kopyasını Londra’da “barbarlığa meydan okuma” söylemiyle açmamış olsaydı, diyor. Akhavan’a göre burada sanat eseri, tarihsel anlatıyı yeniden yazmak için istemi dışında kullanılan bir araca dönüşmüştü.
“Hepimiz deneyimlerimizin toplamıyız,” diyor sanatçı. “Bu da dünyayı görme biçimimizi şekillendiriyor. Ama işimin konusu ben değilim. Dünya, benim ona bakış biçimimden çok daha ilginç. Daha çok bir tanık olarak nasıl baktığımla ilgileniyorum.”
Akhavan, sanatta ironi ve alaycılığa karşı temkinli olduğunu söylüyor: “Çünkü bunlar kaygı merkezli duygular. Cömertlikten doğmuyorlar ve izleyiciye karşı da cömert değiller.” Yaşadığımız dünyanın yapaylığını ya da felaketlerini sürekli teşhir eden sergilerden hoşlanmadığını belirtiyor. “Bunu üretken bulmuyorum,” diyor. “İnsan beyninin ilkel tarafına hitap ediyor ve bir aciliyet hissi yaratıyor ama düşünmeye alan açmıyor. Dünyanın karmaşıklığını gösterebilirsiniz ama bunu alaycılık ya da ironi üzerinden yapmak zorunda değilsiniz.”
“HER SANATÇI VENEDİK’E GELİR VE SONRA ‘BEN HAYATIMLA NE YAPIYORUM?’ DİYE DÜŞÜNÜR”
Kanada’yı Venedik’te temsil etmek, sanatçı için aynı zamanda bir iç hesaplaşmayı da tetiklemiş. Kasım ayında Walker Art Center’da açılacak kariyer ortası sergisiyle birlikte bu süreç daha da yoğunlaşmış. “Her sanatçı Venedik’e gelir ve sonra bir noktada ‘Ben hayatımla ne yapıyorum?’ diye düşünür,” diyor. “Bir süredir bunu hissediyordum ama şimdi daha fazla hissediyorum.”
Sanatçının söylediğine göre içgüdü genellikle bir sonraki projeye doğru ilerlemek yönünde oluyor. Ancak kendisi buna direnmeye çalışıyor: “Bu anlarda sadece akışa kapılıp gitmemek gerekiyor. Geri dönüp gerçekten şunu sormak lazım: Ben aslında ne yapıyorum? İleriye doğru gerçekten yüzüyor muyum, yoksa sadece akıntı mı beni sürüklüyor?”
Bütün bunların sonunda mesele onun için zamana geliyor. “Sanat bencildir,” diyor. “Sonuçta sadece yapmak istediğim şeyi yapıyorum. Kimseye hizmet etmiyorum. Özellikle kırklı yaşların sonuna geldiğinizde bir noktada şunu düşünmeniz gerekiyor: Artık hizmet etmeliyim. Dünya bana çok şey verdi. Maddi anlamda söylemiyorum; zaman anlamında söylüyorum. Benim asıl yatırım yaptığım şey her zaman buydu.”
“ZAMAN DEĞİŞTİKÇE SORUMLULUKLARIMIZ DA DEĞİŞMELİ”
Pavyon etrafındaki yoğun ilgiyi yönetirken sanatçı Geoffrey Farmer’ın yıllar önce kendisine söylediği bir cümleyi düşündüğünü anlatıyor: “Hepimiz bitkiler gibi büyüyoruz. Hepimizin kendine özgü bir büyüme ölçüsü var.”
Akhavan, bugüne kadar yaşadıkları için derin bir minnettarlık duyduğunu söylüyor. Ancak ona göre şükran duymak, aynı şekilde devam etmek anlamına gelmiyor. “Zaman değiştikçe sorumluluklarımız da değişmeli,” diyor. “Belki de bu, çok daha mütevazı, stüdyo temelli bir sanatçı olmak anlamına gelir. Bunun tam olarak ne demek olduğunu bilmiyorum.”

Aslında yapmak istediği şeyinse hayvanlarla çalışmak olduğunu söylüyor: “Dürüst olmak gerekirse, eğer başka bir şey yapabilseydim, hayvan koruma çalışmalarına yönelirdim.” Hayalindeki projelerden biri, parkların bazı bölümlerini insan erişimine kapatarak hayvanlar için güvenli alanlar yaratmak. Londra’daki tilkilerin korunmuş bölgelerde yaşayabilmesi ya da otoyollar üzerinde kemerli hayvan köprülerinin kurulması gibi fikirlerden söz ediyor. “Sanat adına, hayvan yaşamının kent içinde gelişebileceği sınırlar yaratıyorsunuz.”
“GERÇEKTEN YAKLAŞINCA KENDİNİZİ GÖRÜYORSUNUZ”
Venedik Bienali birçok sanatçı için bir zirve noktası kabul ediliyor. Akhavan’a göre bazen insan tam da böyle anlarda “aynaya gerçekten bakmak zorunda kalıyor.” Bunu söylerken, yansımayı bilinçli olarak bulanıklaştıran buzlu camlarla kaplı pavyonunu düşünmemek zor. Bu bağlantı hatırlatıldığında gülüyor: “Yansımalar bulanık. Gerçekten çok yaklaşmanız gerekiyor. Ancak o zaman kendinizi görebiliyorsunuz.”
Kaynak: CULTURED Magazine