“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

YÜKSELEN ADRENALİNİN KALP RİTMİYLE OKUMAK: KAFA DARBESİ

Rita Bullwinkel

Sporcu geçmişi de olan Amerikalı yazar Rita Bullwinkel’in Booker uzun listesine de giren ilk romanı ‘Kafa Darbesi’, bir şampiyonanın finalinde mücadele eden 18 yaşın altında sekiz boksör kızın hikayesi. Biçimsel tercihiyle dikkat çeken roman, diyalog ve uzun paragraflar yerine bilinç akışını andıran kısa pasajlar biçiminde yazılmış ve aralara es verilmiş. Okurda insan beyninin düşünme şeklini çağrıştıran bu tercih, aynı zamanda boksörlerin nefes alış verişlerini simgeliyor. Her vuruşta, her duruşta bahsi geçen boksöre dair bir detay öğreniyoruz; parçalar zihnimizde birleşiyor. 

Hilary Swank’e Maggie Fitzgerald rolüyle ikinci Oscar ödülünü getiren ‘Million Dollar Baby’ filmini ilk kere izlediğimde dumura uğramıştım çünkü orijinal bir hikâye anlatıyordu. Boksör olmak isteyen fakir bir kızın anlatısıydı, genellikle eril bir enerjinin hâkim olduğu boks dünyasının tanımını yapı-söküme uğratıyordu, elbette hayatın trajedisinden kaçamıyordu fakat geriye müthiş bir iz bırakıyordu. Geçenlerde de bir spor kulübünün kadın futbol takımının şampiyon olduğuna dair bir haber okudum. Futbolseverlerin ironik yorumları beni düşünmeye sevk etti zira orada, ‘gerçek’ futbol takımının senelerdir şampiyon olamadığı, kadınların doğasına aykırı bu sporda şampiyon olarak onları rezil ettiğine dair bir dolu yorum vardı. Sadece sporun doğasıyla ilintili değil, cinsiyetçiliğine dair de epey uyandırıcı bir haberdi. İşte Amerikalı yazar Rita Bullwinkel’in ilk romanı ‘Kafa Darbesi’ni okuduğumda ilkin aklıma bunlar geldi. 2024’te yayımlanan bu roman, Nisan 2026’da Yapı Kredi Yayınları tarafından Aslı Anar çevirisiyle raflarda yerini aldı.

1988 doğumlu yazar Rita Bullwinkel bu romanıyla 2024 yılında prestijli Booker Ödülü’nde uzun listeye kaldı. Yazarın edebiyat sahnesine ilk adım attığı öykü kitabı ‘Belly Up’ ise 2022 senesinde Whiting Ödülü’nü kazanmıştı. ‘Kafa Darbesi’ ise yayımlanır yayımlanmaz ilgi odağı oldu çünkü oldukça farklı bir anlatı tekniği, orijinal de bir konusu vardı. Roman 14-15 Temmuz tarihlerinde, Amerika’nın Reno Nevada’sında gerçekleşen kurgusal bir şampiyonayı konu alıyor: on ikincisi düzenlenen Amerika’nın Kızları Turnuvası. Burada mücadele eden, 18 yaşın altında sekiz boksör kızın geçmiş ve geleceklerine odaklanırken bir yandan da müsabakaları sahneliyor.

Boksörlerin nefes alış verişini simgeleyen biçimsel tercih

Romana dair göze çarpan ilk özellik biçimsel tercihi: Roman, diyalog ve uzun paragraflar yerine bilinç akışını andıran kısa pasajlar biçiminde yazılmış ve aralara es verilmiş. Okurda insan beyninin düşünme şeklini çağrıştıran bu tercih, aynı zamanda boksörlerin nefes alış verişlerini simgeliyor. Her vuruşta, her duruşta bahsi geçen boksöre dair bir detay öğreniyoruz; -karakterleri, ailevi konumları, boksa yönelişleri-  parçalar zihnimizde birleşiyor. Basit biçimde karakter oluşturmaktansa parçaları okurun birleştirmesine imkân sağlıyor. Bu yanıyla epey özgün diyebiliriz.

Bir şey başarmak ve görünür olmak

Su topu ve basketbol gibi sporlarda bir geçmişi olan Rita Bullwinkel'in yarışmanın, kazanmanın ve kaybetmenin doğasına dair birçok tespit ve bilgisi olduğunu anlayabiliyoruz okurken. Fakat temelde ‘bir şey başarma’ ve ‘görünür olma’ duygularının odağa alındığını söylemek yanlış olmaz. 

Sözgelimi sekiz kızdan yalnızca Kate Heffer’ın ailesi ona tam anlamıyla destek verip yanında oluyor. Yenilmesine rağmen onu destekliyor. Rachel Doricko büyükannesiyle gelse de kadın ilk defa bir boks müsabakası izliyor, dolayısıyla ona verebileceği destek sınırlı. Bazılarının böyle bir şansı bile yok, ülkenin epey uzak bir köşesinden salt bu turnuva için direksiyon sallayarak gelmişler. Bu noktada ‘ne için?’ Ve ‘değer mi?’ gibi sorgulamalar yapıyoruz. 

Final maçından önce finalist kızın (adını söyleyerek ‘sürprizbozan’ vermek istemiyorum çünkü bu romanı okumanın en keyifli yanlarından biri maçları kimin kazanacağını tahmin etmek, sonuna bakmamanız salık veririm!) ringe çıkarken gördüğü kupadaki yarık çok güçlü bir metafor olarak karşımıza çıkıyor: Su doldursak bile durmayacak diye düşünüyor kız; yani çatlaklarından sızan hayal kırıklıklarına rağmen bunca acı çekmeye değer mi? Esas olan kazanmak mı yoksa katılmak mı? 

‘Mühim olan katılmaktı’yı sarsan bir anlatı

Artık tüm kültürlerde klişe olmuş ‘mühim olan katılmaktı’ düsturuna olan inancı sarsan bir anlatı tutturduğunu düşünüyorum romanın. Dahası yoğun kültürel eleştiri ile sporcu dünyasına eleştirel bakış dikkat çekiyor. Antrenörlerin ekseriyetle erkek olması, boksörler kazandığında kendilerine pay biçmeleri fakat kaybedilince bahane uydurmaları veyahut kızları suçlamaları, bir boksör kızın - Artemis Victor (soy isim seçimi ironik) - ailesinin jüriyi tanıyor olması gibi...

Dünya çapında sporun erilleştirilmesi ya da buna meyilli olunması gibi bir durum söz konusu. Sanki rekabet, hırs, mücadele etmek sadece erkeklere içkinmiş gibi. Oysa bunun aksi yönünde kanıtlar bilhassa son yıllarda hayli fazla. Rita Bullwinkel'in, bu duruma itirazını henüz hayatının başında olan boksör kızlar üzerinden yapmış olması oldukça ilgi çekici. Bir yanıyla da ilham verici.

Bütün karakterler ilgi çekici 

İlk taslakta yüzlerce sayfa yazdığını, tek bir boksör karakteri olduğunu söyleyen yazar, son tahlilde böyle bir değişikliğe giderek parçalı bir anlatım ve çoklu karakter tercihi yapmış fakat bu riskli seçimin altından başarıyla kalkmış. Çünkü sekiz farklı zihnin içine girip çıkarken kaybolabileceğimizi düşünebiliriz. Oysa bütün karakterler ilgi çekici ve yine yazarın iddiasına göre kendi karakterinin parçaları gibi düşünülebilir. 

Sporcunun yükselen adrenalinin kalp ritmiyle okumak

Neticede bir insanın ruhu farklı duygu ve hislerden oluşuyor, hepsi de olumlu değil. Sporun doğasına da ait olabilen kibir, hırs, nefret gibi duygular da oldukça insani geliyor bana. Geçmiş travmaların etkisiyle hareket eden bir iki kızın da kurmacada yer almasını tekrar yöntemiyle vurguluyor yazar. Bazı okurlar ilk iki maçtaki karakterlerin daha detaylı anlatılıp yavaş yavaş azalmasını eleştirmiş. Fakat ben okurken şöyle düşündüm: Spor müsabakalarında olduğu gibi hem heyecanın artması hem de ritmin gitgide yükselmesi gibi peyderpey hızlanan bir anlatı var romanda. Yani mücadele eden bir sporcunun yükselen adrenalini hissetmesi misali biz de sayfaları geçerken yükselen bir kalp ritmiyle okumaya devam ediyoruz. Bu anlamda gerek tekniği gerek ritmiyle son derece başarılı bir anlatı tutturulmuş.

Romanla ilgili bir başka ilgi çekici noktaysa beden fenomenolojisini çağrıştıran dürtüsel ve imgesel cümlelerle zengileştirilmiş olması. Boksörlerin bedeninin salt bir sabit nesne olmaması, canlı bir beden, adeta bir organizma gibi hissedilmesi söz konusu. Burada temellendirilen ilk şey fiziksel beden, evvelâ bize bu kızların bazı özellikleri, saç şekilleri, kullandıkları nesneler, genetik lekeleri veriliyor. Bunu, onların iç dünyalarını simgeleyecek detaylar, içgörüler izliyor. Dolayısıyla Leib, yani yaşayan beden algı mekanizmasının da yardımıyla iç dünyasını beden üzerinden sportif alana aktarıyor. Bu da bahsi geçen sporcunun ringte gösterdiği performansa yansıyor. 

Fiziksel beden - ruhsal beden arasındaki ayrışım ve bileşim dengeli bir biçimde karşıtlık oluşturmuş durumda. Belki yazarın doğrudan amacı değildir bu fakat alt metinsel olarak rahatlıkla okunabiliyor. Kadın bedeninin erilleştirilmesine de göz kırpan bir ima bulmak söz konusu, bu da niçinse bana sansasyon yaratan Cezayirli boksör İmane Khelif’i hatırlattı. ‘Bir spor karşılaşmasına baktığımızda neyi görmek isteriz?’ sorusunu da düşünmeye sevk etti: Sahada iki kadın boksör mücadele ediyor, bedenlerinin farkındayız ama iç dünyalarının ne kadarı yansıyor? Dahası hayatta bir şeyi başarırken bizim iç dünyamızda neler oluyor? Bedenimiz nasıl tepki veriyor? Anlatıdaki es’lerde olduğu gibi o sırada bizim zihnimizden neler geçiyor? 

İyi bir roman ardında pek çok soru bırakandır bana göre. ‘Kafa Darbesi’ de daha evvel düşünmediğim bir alanda bunu yapıyor.

Romanın finalini çok başarılı buldum. Turnuvayı kimin kazandığını öğrenmekle kalmıyoruz aslında, başka bir şey daha yapıyor. Geçmişle geleceği bir noktada birleştiriyor ve minik bir raptiyeyle şimdiye iğneliyor. İsimler, insanlar gelip geçici ama yaratılan enerji kalıcı mesajı veriyor.Seneler sonra hatırlandığında geriye kalan tortunun ne olacağıyla ilgili öngörüde bulunuyor. Bunu yaparken de neyi başardık, neyi yarım bıraktık sorgulamamıza vesile oluyor.

İz bırakan müthiş bir ilk roman

Okuması keyifli, yer yer düşündüren, bazen de hüzünlendiren bir roman ‘Kafa Darbesi’ ve karekterler okurda iz bırakıyor. Onların sonraki yaşamlarında ne yaptığını da söylese de farklı biçimlerde hayal edebiliyoruz, kimi için üzülüyor, kimine de kızıyoruz. Sporun doğasında olan her şeyi de rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz, insanın hayatını anlamlı kılmasının bir başka yolu yahut bir arayış şekli olarak kazanmak üzerine kafa yoruyoruz. Her iki şekliyle de roman istediğini başarıyor ve okurunu içine alıyor. Muhakkak okunması ve üzerine düşünmesi gereken müthiş bir ilk roman Rita Bullwinkel’inki. Ben de gidip ‘Million Dollar Baby’ filmini tekrar izleyeyim!