“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

SAF CANAVAR: DIŞARIDA DEĞİL, TAMAMEN İÇERİDE

Sema Kaygusuz

2016’da yayımladığı ‘Barbarın Kahkahası’ndan bu yana yeni bir Sema Kaygusuz romanı okumamıştık. 10 yıl süren sessizlik nihayet sona erdi ve Kaygusuz, şaşırtıcı bir romanla okuyucularla buluştu. Şaşırtıcı, çünkü ‘Saf Canavar’ edebiyatımızda az sayıda örneği verilen bir türde yazılmış; bilim kurgu motifleri de içeren özgün bir distopik roman. Malzemesini çok iyi kullanarak okuyucuyu hemen içine çeken bir hikaye anlatmış Kaygusuz. Tartışmaya değer pek çok konu başlığa açılabilir. Uygarlık eleştirisi en görünür olanı. Her katmanlı metin gibi ‘Saf Canavar’ da okuyucunun kendi kültüründen, tarihinden, dünya görüşünden taşıyacağı birikimle yeni anlamlara açılacak bir zenginliğe sahip.

Öykü kitapları ve romanlarıyla edebiyatımızda özel bir yeri olan Sema Kaygusuz’u tanıtmaya gerek yok diye düşünmüştüm. Ama yine de edebi alana yeni katılan okuyucular için Sema Kaygusuz hakkında birkaç cümle sıralayalım: Önce radyo oyunu, koreografi ve tiyatroyla ilgilenen Kaygusuz, edebiyat alanına öyküleriyle girdi. İlk öykü dosyaları Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’ne (1995) ve Gençlik Kitabevi İkincilik Ödülü’ne (1996) değer bulundu. Öykü kitabı ‘Sandık Lekesi’yle Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü (2000) aldı. İlk romanı ‘Yere Düşen Dualar’ 2006 yılında yayımlandı. Eleştirmenlerin takdirini alan ve çok sevilen roman, çevrildiği başka dillerde de yazarına çeşitli ödüller getirdi. Almanya DAAD kültür programının davetlisi olarak 2010 yılını Berlin’de geçirdi. 2009 tarihli ikinci romanı ‘Yüzünde Bir Yer’ Avusturya KulturKontakt kurumu tarafından onurlandırıldı. Yönetmen Yeşim Ustaoğlu’yla birlikte ‘Pandora’nın Kutusu’ (2008) filminin senaryosunu yazdı. ‘Barbarın Kahkahası’yla 2016 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı.

Mira’nın Hikayesi

‘Saf Canavar’, Karabalık isimli bir kadının ağzından anlatılıyor. Ne tuhaf isim demeyin; O, karabalığı bulmakla görevli Karabalık Bekçisi. Bölgede soyu tükenmiş endemik bitki ve hayvanları yaşama döndürmekle görevli yüzlerce bekçiden biri.

“Bekçilerin her birinin toprağa yakın adı benimki gibi göreviyle belirlenmiştir. Ayıyı arayana Ayı Bekçisi, keçiyi arayana Keçi Bekçisi, ters laleyi arayana Lale Bekçisi dendiği gibi.” 

Aklınıza ‘Ortalık ayı, keçi, lale kaynıyor, aramak da neyin nesi?’ sorusu düşmüştür belki de. Yanıtıyla birlikte distopyanın alanına gireceğiz. Bugünden çok çok uzak zamanlarda, Dersim bölgesinde, Munzur nehri civarlarındayız. Tanıdık bir yer ama anlatıcı çevreye ‘zoom’ yaptığında hiçbir şey tanıdık gelmeyecek. Zira tasvir edilen ‘çölleşmiş, her yüzyılda bir bombalanmış, köyleri boşaltılmış, suyu gasp edilmiş, ormanları yakılmış, mağaraları gazlanmış, toplu kıyımlarla insanları öldürülmüş, canlılığın tümüyle kazındığı’ bir toprak parçası. Kısacası artık ne ayı var ne keçi ne de onlara hayat verecek bir habitat.

Kendi elleriyle yarattıkları ekolojik felaketi tersine çevirmeye uğraşan yönetici elit -bekçiler tarafından bulunan- bitki ve hayvan fosillerini laboratuvarlarda yeniden hayata döndürmeye çalışıyor, başarı sağladıklarını bölgenin yaşam çeşitliliğinin yeniden kurgulandığı replika Milli Park’a kapatıyorlar. Sanırsınız ki yaşananlardan bir ders çıkarılmış, insana daha yakışır bir düzen kurulmuş. Hayır. Tam tersine, karakteristiğini kurallarda ve yasaklarda bulan bir ‘uygarlık’ bu. Mesela Milli Park bekçilere bile yasaklı. Daha da kötüsü dilin -dolayısıyla düşüncenin- yasaklı oluşu:

“Devletin okuttuğu kitaplardaki gibi kurallı cümlelerle yalnızca bilgilendirici dil kullanabiliriz. Sıfat, tasvir, mecaz kumak hukuken kabahatler kanunu kapsamına giriyor. Elli temel fiil, zamirler ve somut varlıkların adlarından oluşan sığ bir dille kendi zihnine sıkışmış biz basit canlılar için rüya yorumlama, duyguları aktarma, hikâyeleme gibi eylemler suç kabul ediliyor.”

Romanın anlatıcısı Karabalık ise dile, sözcüklere, hikayeye anlatmaya tutkuyla bağlı. Bu merakı yüzünden iki kez ibretlik cezalara çarptırılan, bir kez daha yakalanırsa ses telleri felç edilecek olan Karabalık’ın pes etmeye hiç niyeti yok. “Bugün size bu kadının, Mira’nın hikâyesini anlatacağım” diye başlıyor söze ve olup bitenleri dallandırıp budaklandırarak, ille de tatlandırarak aktarmaya çalışıyor. 

Fosillerden çıkarılan DNA sayesinde insanların da üretilebildiğini ekleyerek sürdürelim: Mira da bir labaratuar ürünü, Leopar Bekçisi Leo’nun bulduğu bir dişten üretilmiş. Karabalık’ın adlandırmasıyla o bir Asmani.

Bundan sonrası Mira’nın diğer Asmani’lerle, dille, kitaplarla, aşkla ve anımsayışlar yoluyla kendi varlığıyla tanışmasının hikayesi.

Çifte reddiye; hem dile, hem uygarlığa

Romanı kısaca özetlerken değinmediğim pek çok hikaye parçacığı, pek çok motif olduğunu görüyorum. Hiç biri önemsiz değil. Değinilmeyen her bir parça/motif romanı farklı bir katmana açacak derinlikte. Mesela Karabalık’ın isimlendirdiği nesneler, duygular, insanlar; önce Asmani’lerle doğal olanlar arasında, sonra yukarıdakilerle aşağıdakiler arasındaki ayrımcılık; geleneksel kadın-erkek rollerine hiç yer verilmemesi; kural ve yasakların çelik zırhının delinebilirliği; bu imkanı kullanarak alternatif bir yaşam alanına dönüştürülen madenler; madenlerde örgütlenen direniş ve her nasılsa bütün olumsuz doğa koşullarına rağmen varlığını sürdüren bir leopar...

Malzemesini çok iyi kullanarak okuyucuyu hemen içine çeken bir hikaye anlatmış Kaygusuz. Daha önceki romanlarıyla karşılaştırırsak eğer en kolay okunanı demek mümkün. Daha basit olduğundan değil, zira gerek temalar, gerek dil açısından her şey yerli yerinde. Ancak sanıyorum distopik niteliğinin de etkisiyle hikayenin okuyucu tarafından alımlanmasını kolaylaştırmak istemiş.

Mauro Corona’nın Çivisi Çıkmış Dünyanın Sonu’ romanı üzerine -yine Sanatatak’ta- kaleme aldığım yazıda distopyaların bugünden hareket ettiklerini, şimdinin yakıcı sorunlarını  gelecek bir zamana yansıtarak daha cehennemi halleri üzerinden açığa çıkardıklarını ve 20. yüzyıl distopyalarının başlıca iki kaynaktan beslendiği belirtmiştim. Bir yandan totaliterlik düşüncesi, diğer yandan -ve ilkine bağlı olarak- bilim ve teknolojik gelişmelerin daha güzel bir dünya sağlamaktan ziyade daha despotik yönetimlere yol açma potansiyeli. 

‘Saf Canavar’da Kaygusuz, her iki kaynağı da kullanmış. Var olandan yola çıkıyor ama var olanın bir parçası olarak var olana karşı konuşuyor. Açıkçası önceki romanlarından bildiğimiz bir duruş, yazarın alemet-i farikası haline gelen uygarlık eleştirisi de öyle. Zira Kaygusuz’un romanlarında uygarlığın doğa ile ve doğaya yakın gördükleriyle -hayvanla, nebatla, kadınla, çocukla ya da normlarının dışında kalanlarla- kurduğu dışlayıcı, tahakküm edici, giderek yok edici ilişki farklı hikayelerle işlenmiştir. İnsanın insanla ya da insanın insan olmayanla eşit bir ilişki kurmasının imkanlarını sorgular Kaygusuz. Bir tür adalet arayışındadır.

‘Saf Canavar’da arayışını yüzlerce yıl sonrasında geçen bir distopya ile ifade etmiş, çifte reddiye barındıran distopik bir hikaye yoluyla şimdiki zamanın muhalif bir yeniden-üretimini yapıyor Kaygusuz.  

Reddiyesinin ilki uygarlığaydı. İkinci reddiyesi ise gözetleyici, baskılayıcı, kıyıcı uygarlığın iktidarını meşrulaştıran dil ve düşünce hegomonyasına: Dil kuşkusuz ki uygarlığın bir ürünü ve her yazı, hatta her düşünce verili dille sınırlı. Ancak bu çaresizlik ve teslimiyet anlamına gelmemeli. Kimliği, özneyi, benliği, iktidarın mantığını ve ideolijik hegemonyayı üreten söylemleri dönüştürmek için çaba göstermek gerekir. Gündelik konuşmada, reklamlarda, sosyal medyada donmuş olan dili dönüştürmek için en vaatkar alan -dili daha yapım aşamasında sergileyen- edebiyattır. Sema Kaygusuz, böyle bir gerçeğin farkındalığıyla yazıyor romanlarını. Dili verili gerçekliğin içinden muhalefet etmek için değil, başka bir gerçekliği aramak için değiştirip dönüştürmeye uğraşıyor. Kaygusuz’a ‘iyi yazar’ dememizin en önemli nedeni edebiyatın her şeyden önce bir dil sanatı olduğunu bilmesinden ve hakkını vermesindendir.

Dil ütopyası

Distopya diye nitelediğim ama Karabalık’ın tutkusuyla bir dil ütopyasına dönüşen ‘Saf Canavar’da alışılageldik zengin sözcük haznesiyle Kaygusuz, yine etkileyici bir anlatım kuruyor. Karabalık’ın nesneleri, duyguları, eylemleri, insanları isimlendirmek için giriştiği dil arayışı Kaygusuz’a dil içerisinde serbestçe devinmek imkanı tanımış. Verili dilin sınırlarını aşmaya, esin kaynağı kadim anlatıları dönüştürerek çoğaltmaya, belki de isyanın dilini yaratmaya çalışıyor. Karabalık’ın laboratuvar insanlarını Asmani diye adlandırmasıyla örnekliyorum:

“Asmaniler: Farsçada Asmanî ( آسمانی) sözcüğünden geliyor. Gökten gelenler, göksel olanlar, demek. Zamanımızda her diriltilmiş birey benim gözümde birer Asmani’dir. Klasik Fars edebiyatında melekler veya gök katmanlarında yaşayan ruhlar için kullanılmış. Sözcüğün hikâyesi, insanlığın gökyüzüne bakıp orada boşluk değil, muhteşem bir mimari gördüğü zamanlarda başlamış. Gökyüzündeki yumuşak bulutların gerisindeki sert taşlardan söz etmişler.  Asmaniler o taşlardan geliyor. İtip kakmadan, zorbalamadan, adlar ne güzel yerini buluyor!”

Sema Kaygusuz, bilimkurgu ve distopya türünün -kimisi zihninizde hemen canlanacak- farklı örneklerinden esinlenmelerle özgün bir distopya yaratmış. Tartışmaya değer pek çok konu başlığa açılabilir. Uygarlık eleştirisi en görünür olanı. Bilimin hayatla bağlarını yitirmişliğinden tutun da yeraltındaki madenlerde yeniden yaratılan kültüre, doğa/hayvan/insan arasındaki uyumdan tutun da tarumar olmuş bir coğrafyaya, toplu mezarlardan dil/düşünce/hikaye etme yasaklarına ve en nihayetinde Astanilerin kimliğine dair pek çok düşünce üretebilir, bu saydıklarımı güncel siyasi ve toplumsal meselelerle ya da dünyanın imdat sinyalleri veren bozulmuş ekolojisi ile eşleştirebilirsiniz. Burada araya girmek zorundayım; metin batıni sırlar, bulup çıkarılması beklenen tek bir doğru anlam barındırmıyor.  Her katmanlı metin gibi  “Saf Canavar” da okuyucunun kendi kültüründen, tarihinden, dünya görüşünden taşıyacağı birikimle yeni anlamlara açılacak bir zenginliğe sahip. 

Yine de ‘Saf Canavar’ kim diye merak edenler olabilir. Bırakalım da bu soruya Sema Kaygusuz’un kendisi yanıt versin:

Metindeki canavarın, dışarıda, tanımlanabilir bir öteki olarak belirdiğini söyleyemeyiz. Aksine, sınırların çözüldüğü yerde ortaya çıkan bir yoğunluk gibi işliyor. İnsanla hayvanın, canlıyla kalıntının, bedenle dilin birbirine karıştığı eşikte duruyor. Saf oluş bu bakımdan önemli. Henüz ad verilmemiş, kategorilere ayrılmamış bir hal var karşımızda. Mira’nın ortaya çıkışı, bu anlamda saf bir canavar olmaklığa en yakın örnek. Bir dişten, yani kemikten yola çıkarak kurulan bir beden. Ne bütünüyle geçmişe ait ne de tam anlamıyla yeni. Bu arada oluş, canavar fikrini somutlaştırıyor. Ama canavar sadece Mira değil tabii. Anlatıcının dil deneyimi de aynı şekilde işliyor. Dilin özneyi kurması, onu yerinden etmesi, hatta mahvedici bir güce dönüşmesi, canavarın dildeki karşılığı gibi. Yani canavar, kontrol edilemeyen, sınırlandırılamayan, ele geçirilemeyen her yerde beliriyor. Dışarıda değil, tamamen içeride.”

Sema Kaygusuz ile editör Ezgi Hamzaçebi, ‘Yazar-Editör Sohbetleri’ serisi kapsamında 21 Mayıs Perşembe saat 19.00’da Pera Müzesi’nde ‘Saf Canavar’ı konuşacak.