Bazı kitaplar yalnızca okunmaz; insanın içine işler, zihninde yer edinir. Yumeno Kyusaku'nun 1928'de kaleme aldığı ‘Şişedeki Cehennem’, tam da bu türden bir metindir. Japon edebiyatının en kasvetli ve en özgün seslerinden birine ait olan bu çalışma, onlarca yıl boyunca ‘yasaklı eser’ olarak anılmış.
Kyusaku Yumeno (1889–1936), gerçek adıyla Sugiyama Naoki'nin, ardında bıraktığı takma ad anlamlıdır: Kyushu lehçesinde ‘hep hayal kuran adam’ demektir. Yumeno; dedektif romanları yazmış, öncü yaklaşımı ve gerçeküstücü, son derece özgün, hatta tuhaf anlatılarıyla tanınır. Zen rahibi, postane müdürü ve gazeteci kimlikleriyle de bilinen bu sıra dışı figür, 1936'da evinde bir ziyaretçisiyle sohbet ederken beyin kanamasından ölür. Geriye yalnızca bir avuç metin bırakır ancak bu metinler, kısa ömrüne sığdırdığı için değil, taşıdığı yoğunluk nedeniyle önem taşır. İthaki’den çıkan ‘Şişedeki Cehennem’deki dört öykü, onun yazarlık evreninin dört ayrı yüzünü gözler önüne serer: Gizem, lanet, aşk ve günah.
Bilimkurgu, gizem ve fantezinin ustası olarak tanınan yazarın başyapıtı, 1935 tarihli ‘Dogra Magra'dır; bu roman, hafıza kaybı yaşayan bir karakterin psikiyatri koğuşundaki deneyimlerini konu alır ve beyin içindeki çatışmaları, cehennemi tasvir eder. Ancak ‘Şişedeki Cehennem’, bu büyük romandan yedi yıl önce yayımlanmış ve Yumeno'nun karanlık dünyasının özünü çok daha yoğun, çok daha kısa bir formda damıtır.
Şişedeki Cehennem
Kitaba adını veren bu kısa öykü, 1928'de yayımlandığından bu yana Japonya'da ‘yasaklı’ bir metin olarak anılır. İçeriği nedeniyle değil, yarattığı etki nedeniyle.
Öykü, mektuplardan oluşuyor. Daha doğrusu, şişelerin içinde bulunmuş mektuplardan. Yumeno bu yapıyı yalnızca bir anlatı çerçevesi olarak kullanmaz; şişeye sıkıştırılmış sözcük, bir cin gibi hapsedilmiş acının, dışarıya çıkma yolunu bulamayan bir çığlığın metaforu olur. Her mektup farklı bir dille ve sesle konuşur; mektupları yazan ellerin nasıl değiştiğini, dilin kendisi ele verir. Üç mektup boyunca sözdizimi dönüşür, ses kırılır — ve bu kırılmada öykünün asıl gizemi saklıdır.
Öyküde yalıtılmış bir mekân vardır: dış dünyadan kopuk, kendi yasalarıyla işleyen hem cennet hem cehennem olan bir ada. Yumeno bu çelişkiyi çözmez; pekiştirir. Dinî imgeler, Cennet bahçesinin gölgesi, günahın adlandırılamaz ağırlığı, bunların hepsi küçük bir metnin içine sıkıştırılır. Dışarıdan bakıldığında bir şişede hapsolmuş bir mesajdır bu; içinden bakıldığında ise tüm bir insan halinin sıkıştırıldığı en dar yer.
Esrarengiz Davul
Bu öykü Yumeno'nun yazarlık serüvenini başlatan eserdir; 1926'da bir yarışmaya sunulur ve ona ilk kamuoyu ilgisini kazandırır. Yumeno'nun Noh tiyatrosuna derin bağlılığı burada en belirgin biçimde hissedilir — hikâyenin merkezinde, Noh'un vazgeçilmez enstrümanı olan tsuzumi davulu durur.
Ama bu sıradan bir davul değildir. Nesil nesil uzanan bir lanet, görünüşte masum olan bu enstrüman aracılığıyla iki aileyi çökertir. Yumeno, olayları doğrudan değil, geçmişin izlerini bugüne sızdırarak anlatır; okur, olayların gerçek ağırlığını yavaş yavaş hisseder. Gizem burada bulmaca biçiminde değil, atmosfer biçiminde sunar kendini: belirsiz, görkemli ve huzursuz edici.
Şeytan İncili
Yumeno, bu öyküde dini imgeler ve ahlaki gerilimle bambaşka bir biçimde hesaplaşır. Başlık bile okura bir soru sorar: İncil nasıl şeytanın olabilir? Bu soruya Yumeno basit bir yanıt vermez, iyilik ile kötülük arasındaki sınırı daha da belirsizleştirir. Kutsal sayılan ile lanetli olan arasında gezinen bu öykü, Yumeno'nun din ve insanın iç dünyası üzerine kurduğu karanlık sorgulamanın bir devamıdır.
Ölümden Sonra Aşk
Bu öykü, kitabın belki de en sarsıcısıdır. Vladivostok sokaklarında dolaşan tuhaf giyimli bir adam, rastlantısal olarak karşısına çıkan herkesi durdurup kendi hikâyesini anlatmaya başlar. Rus Devrimi'nin hemen ardına, tarihin en kanlı dönemeçlerinden birine yerleştirilmiş bu anlatı; güzel bir genç askeri konu alan, olağandışı ve hayaleti hiç gitmeyen bir aşk hikâyesidir.
Ölümün aşkı bitirmediği, aksine onu farklı bir boyuta taşıdığı bu öykü, groteski şiirsellikle, trajediyi ise insanın katlanamayacağı bir hüzünle harmanlıyor. Yumeno burada da kesin bir gerçek sunmuyor; anlattıklarının nereye kadar gerçek, nereye kadar sayıklama olduğunu belirsiz bırakıyor.
Bir Hayalperestin Karanlık Mirası
Bu dört öykünün ortak paydası, Yumeno'nun zihnin kırılma noktalarına duyduğu ilgidir. Her metnin içinde bir insan vardır, dış dünyadan kopuk, kendi kurduğu ya da kendine dayatılan bir evrenin içinde sıkışmış. ‘Şişedeki Cehennem'de bir ada, ‘Esrarengiz Davul'da nesiller boyunca uzanan bir lanet, ‘Şeytan İncili'nde bozulan kutsal sınırlar, ‘Ölümden Sonra Aşk'ta ise ölümün bile silip süpüremediği bir bağ.
Yumeno'nun yazısı bulmaca çözmez; sorular açar ve kapatmaz. Okuru rahatlatmak için değil, rahatsız etmek için yazılmış gibidir bu öyküler — ama bu rahatsızlık zalim değil, dürüsttür. İnsanın içinde var olan karanlığı yüzüne tutmaktan çekinmez ve tam da bu yüzden okunmayı hak eder.
‘Şişedeki Cehennem’, kısa ama yoğundur. Sayfaları az, ağırlığı fazladır. Yumeno'nun yarattığı bu küçük evren, okuru ne teselli eder ne de bir cevap sunar; yalnızca soruyu derinleştirir: İnsan, kendi içindeki cehennemi mi yaratır, cehennem onu mu bulur yoksa başından beri içinde taşıdığı cehennem dışına sızmak için fırsat mı kollar?
İthaki Yayınları'nın Japon Klasikleri dizisi aracılığıyla Türkçede bulunan bu öykü hem Japon modernizmini keşfetmek isteyen hem de insan psikolojisinin karanlık köşelerine açılan kapıları aralamaktan çekinmeyen okurlar için vazgeçilmez bir duraktır.
Yumeno Kyusaku, bize bir şişe uzatıyor. İçinde yazanları okumak bize kalmış.
