Colette, edebiyat dünyasındaki büyük çıkışını orta yaşlı bir kadınla genç bir erkek arasındaki sıradışı aşk hikayesini anlatan ‘Cicim’ romanıyla yapmıştı. Colette’in kendi hayatıyla da örtüşen bu sıradışı aşk hikayesi, Fransa’da ‘Cheri’ adıyla 1920’de yayımlanmış, 1954’te Azra Erhat tarafından ‘Cicim’ adıyla Türkçeleştirilmişti.
Tam adıyla Sidonie Gabrielle Colette, 1873 yılında Fransa’da doğdu. Babası subaydı. Taşrada, annesinin de etkisiyle din duygusundan ve her türden bağnazlıktan uzak, doğayla barışık mutlu bir çocukluk geçirmiş, 20 yaşına geldiğinde yaşça kendisinden hayli büyük Willie adlı bir edebiyatçıyla evlenmişti. Bütün biyografi yazarlarının kocası hakkındaki olumsuz yargılarına rağmen, bu evliliğin Colette’e edebiyat dünyasının ve ona karakteristiğini veren sınır tanımaz cinsel özgürlüklerin kapılarını açtığı inkar edilemez. Kocasından 1906 yılında ayrılan Colette, bir süre müzikallerde çalıştı, pantomim gösterileri yaptı ve nihayet ‘Ten’ adlı oyunda göğüslerini açmaktan çekinmedi.
Paris’in dilindeydi şimdi Colette ama aklı hala edebiyattaydı. Yazmayı sürdürdü. ‘Avare Kadın’ın yayımlanmasının ardından adı artık edebiyat dünyasında karşılık bulmuştu. Nitekim 1920’de Marcel Proust’la birlikte Legion d’honneur nişanına değer görüldü. Buna rağmen kendi adıyla ilk romanını 1923’te, ikinci kocasından boşandıktan sonra yayımlamıştı. Daha sonra editörlük, adli muhabirlik, film senaristliği, tiyatro eleştirmenliği yaptı, gazete yazıları yazdı, röportajlar yayımladı. Romanları Fransız Komünist Partisi'nin organı Humanita gazetesinde tefrika edildi. 1945’te, 72 yaşında, Fransa'nın en önemli edebiyat kurumlarından Académie Goncourt'un ilk kadın üyesi oldu. 1954’te 81 yaşındayken öldüğünde cenazesi büyük bir devlet töreniyle kaldırıldı.
100’e yakın eseri olduğu söyleniyor Colette’in. Elbette sayısal çoklukların önemi yok, önemli olan bu eserleriyle hepsi de farklı kulvarlarda yürüyen Proust, Claudel, Gide, Mauriac, Louys, Simenon, Guitry, Cocteau, Jean Genet, Scott Fitzgerald gibi yazarlara yaptığı etkilerdir.
Tenin Sırlarını Arayan Kadın
Girişte ‘sıradışı bir aşk hikayesi’ dedim. Hele ki yazıldığı dönem için, doğrusu fazlasıyla sıradışıydı ‘Cicim’. Ama Colette’in çok sevdiği aşk üçgeni teması değil romanı sıra dışı kılan, ya da roman kahramanlarının sosyal mevkileri. Collette, aşk üçgeninin klasik köşelerini değiştirmiştir. Alışılageldik ‘yaşlı erkek, yaşlı kadın ve genç metres’in yerinde ‘genç kadın, genç erkek ve orta yaşlı kadın’ vardır. Gençler arasındaki ‘karaçalılık’ rolü orta yaşlı eski bir kibar fahişe olarn Lea’ya verilmiştir.
Lea, Colette’in kendi hayatından izler taşıyan bir karakter. Belki de kendisini işin içine kattığından aşk üçgeninin her bir köşesine önyargısız ve sevgiyle yaklaşıyor Colette. Mesela Lea, yaşının geçkinliğini, günü geldiğinde Caniko’ya yetmeyeceğini biliyor. Hayata karşı gençliğin verdiği umarsızlıkla davranan Caniko’nun olgunlaşmamış, çocuksu, bencil yanlarını da görüyor. Ama asıl hissettiği kendisinin genç bir bedene duyduğu açlık. Caniko ise delikanlılığa kollarında adım attığı, kendisine hem annelik hem metreslik yapan Lea’ya bir sevgiliden çok itaatkar bir oğul gibi bağlı. Ve olaylar gelişiyor…
1920’lerde ‘Cicim’i popüler kılan anlattığı hikayeydi belki ama bırakın Fransa ya da Avrupa’yı, her yeni güne yeni bir ‘üçüncü sayfa’ faciasıyla başlanılan, porno endüstrisinin en ücra kasabalara dek uzandığı, her türden fantezinin edebiyat sayıldığı, mahremin kamusala taşındığı 21. yüzyıl Türkiyesi için bile artık çarpıcı değil hikayesi. Ne var ki, edebiyat açısından bugün ona çarpıcılığını ve kalıcılığı veren çok daha önemli özellikleri var.
Öncelikle roman kişileri; arkasını 20. yüzyıl başlarındaki Paris’e, Paris dekadansına yaslayan ‘Cicim’de karşılaştığımız insan tipleri toplumun yaşadığı sorunlardan habersizcesine zevk peşinde koşarlar. Zevk peşinde ama o zevkleri almak için fazlasıyla yorgunca. İki savaş arasındaki bunalım döneminin acıdan dehşetle kaçınan, bilinçaltları ölüm korkusuyla ürperen insanlarıdır onlar. İşte bu insanların, özellikle kadınların zayıf ve güçlü yanlarını, erkekteki dişiliğin ya da kadındaki erkekliğin varlığını araştıran Colette, Lea’nın Caniko’suz yaşarken hissettiklerini de -genel bir kadınlık durumu olarak- çok iyi yakalar; bir eksiklik, sakatlıktır bu, yalnızlıktır.
Her ne kadar çevirisinden okusak bile gözü ve kulağı okşayan melodik diliyle de dikkat çekiyor ‘Cicim’. Roman bütününde kişilerin duygu ve düşüncelerini eksiksiz taşıyan diyalogların ağırlığı var ama Joyce’un, Woolf’un ve Proust’un çağdaşı olan Colette, yer yer tıpkı onlar gibi modern bireyin bilinç katlarında dolaşmasını da bilmiş. Doğanın bütün zenginliğini, en içten duyuşlarla, ayrıntı zenginliğiyle yansıtan Colette’in çok özgün bir üslubu olduğunu hemen fark edilir. Le Clezio’nun ifadesiyle özetleyeyim, “Hiçbir yazar belki ‘Ağustos Işığı’ndaki Faulkner hariç hayatın her titreyişini, çağlayışını, çoğalışını dile getirmekte onun dikkatini sarfetmiş değildir”.
Neden Colette?
Colette, pek çok yazar gibi kendi hayat deneyimlerinden yola çıkarak kadın-erkek ilişkisinin doğası üzerine diker gözünü. Annesi, taşrada geçen çocukluk yılları, ilk kocasıyla yaşadığı çalkantılı evlilik, üvey oğlunu baştan çıkarışı, eşcinsel ilişkileri, sanat dünyası, yani biyogrofisinden öğrenebileceğimiz hemen her şeyi birer esin kaynağı olarak kullanır. Tanıdık gibi geliyor değil mi? Ancak tam da bu tanıdıklık noktasında ayrılıyor diğerleriyle Colette’in yolu. Çünkü Colette, kendini nasılsa öyle, yani olduğu gibi göstermekten, içindeki duygu ve düşünceleri toplumsal değerlerleri çiğnemekten hiç çekinmeden bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktan çekinmez; bencillik, çıkarcılık, korkaklık, tensel zevklere tutsaklık, erkek ya da kadın ‘yiyicilik’ ve benzeri rahatsızlık verici ama insan özgü her türden duygu ve düşünceyle, doğa ve insanla, günah ve suçluluk duygularından arınmış, ‘pagan’ bir ilişki kurar. Hiçbir şeyi saklamadan. Gizlemeden.
Yaşı geçkin sosyete fahişeleri, lüks ve kibar fahişe olmayı öğrenen kızlar, birbirlerini ‘aşkla seven’ kadınlar, jigololar, tutkulu aşıklar, aşk üçgenleri, ihanetler, kıskançlıklar, kırılganlıklar, sonsuz aşklar, kısacası cinsellikle, ama özellikle kadın dünyasının cinsellik algısıyla ilgili hemen her şey var Colette’in beden, duyu ve içgüdü üçgeninde devinen romanlarında. Bu nedenle, sınırların bittiği her yerde olduğu gibi, Colette’in romanlarında da erotizm çıkar ortaya. Belki de roman boyunca hissedilen bu erotik çağrışımlardır roman kişilerinin korkularını, davranışlarını, davranışları ardındaki sırları anlamamızı sağlayan. Pornografiden, seksin iştah kabartacak tasvirlerinden söz etmiyorum ama. Tersine, Colette’in o kendine özgü edebi dilini daha da çekici kılan bir erotizm, zengin bir duygu yogunluğu, hayal gücünün ve artistik yeteneklerin ortaya kondugu güzel bir anlatım bu.
Sistemin şenlikli, parıltılı kabuğunda yaşayan, yaşadıklarından bahtiyar insan tiplerinin aşk ilişkilerini anlatan romanların yazarı Colette’in, kötülük estetiğinin ve başkaldırının öncülüğünü yapan ve yaşamını, ‘düşman’ olarak adlandırdığı toplumla yüzleşmeye yönelik bir varoluş üzerine oturtan Jean Genet’in hayranlığını kazanmasında bir paradoks var gibi görünüyor. Evet, Colette’in topluma karşı açık bir düşmanlığı yok. Ama ne ün ne hayran kitlesi ne de maddi kazanç uğruna duygularından, düşüncelerinden, aşklarından, tensel tutkularından ödün vermeyen ve toplumsal ahlakı yerle bir eden Colette, en az Genet kadar toplum dışıydı. Eleştirelliği ve insanı gözleme gücü tam da burada, topluma dışarıdan bakabilmesindeydi.
