Sinema dünyasının en prestijli ödülü kabul edilen Oscar’da, “En İyi Uluslararası Film” kategorisindeki kurallar, Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi (AMPAS) tarafından açıklanan kararlarla köklü değişimlerinden birini yaşıyor.
Yeni düzenlemeyle birlikte, her ülkenin resmi seçici kurulları “tek belirleyici” olma özelliğini kaybediyor. Kurullar varlığını sürdürse de Cannes, Venedik ve Berlin gibi A sınıfı festivallerde ana yarışmaya seçilen veya buralardan ödülle dönen yapımlar, artık yerel kurulların onayına ihtiyaç duymadan doğrudan Oscar aday adayı olma hakkı kazanıyor.
Üstelik Akademi, bu kategorinin doğasını değiştiren bir başka önemli adım daha attı: Artık kazanılan heykelcik sadece ülkelerin hanesine yazılmayacak, yönetmenlerin ismi de resmi olarak ödülün sahibi olarak heykelciğe eklenecek.
Bu değişim, Türkiye gibi seçim süreçlerinin sık sık tartışıldığı ülkelerde, yerel kurulların bürokratik ya da siyasi filtrelerini aşmakta zorlanan sinemacılar için bir önem taşıyor. Bu değişikliğin Türkiye sinemasına yansımalarını sektörün içindeki isimlerle konuştuk.
“TURİZM REKLAMI” ANLAYIŞI VE SİYASİ BARİYERLER
Sinema eleştirmeni ve Altın Küre (Golden Globe) oylamalarında Türkiye’den yer alan iki isimden biri olan Selin Gürel, Türkiye’de aday adayı belirleme sürecindeki siyasi ve toplumsal refleksleri değerlendirirken, seçimlerdeki temel sorunun doğrudan “muhaliflikten” ziyade bir “temsil takıntısı” olduğunu vurguluyor. Gürel’e göre, yerel kurullar filmlere sanatsal birer eserden ziyade, yurt dışına yönelik birer tanıtım materyali gözüyle bakıyor: “Türkiye kendi temsiliyle kafayı bozmuş durumda. Filmde ülkeye ve topluma dair herhangi bir olumsuzluk işleniyorsa, o film asla yarışa gönderilmez. Bu filmlere yabancı ülkelerde oynatılan turizm reklamları gözüyle bakıyoruz.”

GEREKÇE AÇIKLAMAYAN BİR KURUL BU KONUDA TEK OTORİTE OLMAMALI
Eski modelde tek bir kurulun yetkiye sahip olması, beraberinde şeffaflık tartışmalarını da getiriyor. Gürel, sektör temsilcilerinden oluşan kurulun dünya sinemasındaki güncel eğilimleri takip etmekte direnç gösterdiğini belirterek, seçim sürecindeki kapalılığı eleştiriyor: “Amerikan ödül sistemini, festivalleri ve Akademi üyelerinin değişen eğilimlerini inatla takip etmeyen bir grup sektör temsilcisi, son yıllarda hangi filmlerin başvurduğunu bile açıklamıyor. Kısa liste yapmayan, gerekçe açıklamayan, şeffaf bir seçim süreci sunmayan bir kurul, bu konuda tek otorite olmamalı.”
"MUSTANG" ÖRNEĞİ VE KAÇIRILAN FIRSATLAR
Türkiye’nin “milli hassasiyetleri” sanatsal kriterlerin önüne koymasının ödül şansını baltaladığını ifade eden Gürel, Fransa adına yarışıp Oscar adaylığına uzanan Mustang filmini hatırlatıyor. Doğru stratejiyle Türkiye’nin de bu listede yer alabileceğini belirterek şu tespitte bulunuyor: “Film olarak beğenmediğimiz ancak seçilirse aday olacağına kesin gözüyle baktığımız Mustang’i yarış dışı bırakmışlar ve Fransa’ya kaptırmışlardı. Ardından Oscar’a aday oldu. Seçilseydi, Okul Tıraşı’nın da aday olabileceğini düşünüyordum. Burada tüm mesele, Akademi üyelerinin neyi izlemek isteyeceğini bilmek ve bu formüle uygun filmleri yollamaktan ibaret. Zamanında, altyazılarının bile nasıl çevrildiğine akıl sır erdiremediğim Dondurmam Gaymak’ı gönderdiklerini unutamıyorum mesela.”
YENİ KURALLAR MANZARAYI DEĞİŞTİRİR Mİ?
Oscar heykelciğinin artık sadece bir ülkeye değil, doğrudan yönetmene de verilmesi ve belirli festival birincilerine tanınan haklar, özellikle rekabetin yüksek olduğu ülkeler için önemli bir adım. Ancak Gürel, bu kuralın etkisinin şimdilik sınırlı kalabileceği görüşünde: “Artık yarışa sadece ülkeler çerçevesinde bakmayacağız. Bu iyi haber. Sadece birkaç büyük festivalin kazananı listeye ekleneceği için çok fazla bir şey değişmeyecek, çünkü istisnalar dışında o filmler zaten ülkeleri tarafından aday gösteriliyordu. Muhalif filmler için veya çekişmeli senelerde birden fazla alternatifi olan ülkeler için iyi oldu. Bu kural, belirli festivallerin ana yarışmasına giren tüm filmleri kapsarsa işte o zaman manzara değişir.”
ALTIN KÜRE’YE UZANAN, OSCAR’A TAKILAN FİLM: OKUL TIRAŞI
Türkiye’nin aday belirleme sürecindeki en büyük çelişkilerden biri de 2021 yılında yaşandı. Ferit Karahan’ın yönettiği ve bir yatılı okuldaki Kürt çocuklarının hikayesini anlatan Okul Tıraşı, o yıl adeta bir “ödül rekortmenine” dönüşmüştü. Berlin Film Festivali'nden (Berlinale) FIPRESCI Ödülü ile dönen film, Chicago’da “En İyi Film”, Antalya Altın Portakal’da ise yine “En İyi Film”, “En İyi Senaryo” ve “En İyi Kurgu” dahil olmak üzere toplamda 30’a yakın uluslararası festivalden ödül topladı.

Filmin başarısı Türkiye sınırlarını aştı ve Altın Küre (Golden Globe), Türkiye’deki kurulun aksine inisiyatif alarak Okul Tıraşı’nı “En İyi Yabancı Dilde Film” kategorisinde aday adayı listesine dahil etti. Buna rağmen, Türkiye’deki Seçici Kurul’un tercihi o yıl Okul Tıraşı değil, festivallerde aynı ivmeyi yakalayamayan başka bir yapım oldu.
MEVCUT ADIM OLUMLU AMA TAM DEĞİL
Okul Tıraşı ile uluslararası arenada büyük bir başarı yakalayan ancak Türkiye’nin Seçici Kurulu tarafından Oscar yarışının dışında bırakılan yönetmen Ferit Karahan, meselenin sadece Türkiye’ye özgü olmadığını, dünya genelinde devletlerin sinemadaki “temsiliyet” ısrarının sorunlu olduğunu savunuyor.
Sinemanın bürokrasinin çeperlerine sığdırılamayacak kadar özgür bir alan olduğunu belirten Karahan, mevcut sistemi eleştiriyor. Karahan, sadece büyük festival kazananlarının değil, belirli bir uluslararası başarıyı yakalayan her yönetmenin doğrudan başvuru yapabilmesi gerektiğini savunan bir çözüm önerisi sunuyor: “Aslında bütün dünyada mesele aynı, devletlerin sinemadaki durumları ve temsiliyetleri bence çok sorunlu. Çünkü sinema izleyenin hissettiği ve ona göre bağ kurduğu bir sanat dalı. Bunu bir bürokrasinin içerisine sığdıramazsınız. O yüzden sistem en başından beri yanlış.
Öte yandan sadece en iyi film ödülü alanlar değil, isteyen her yönetmen başvuru yapabilmeli. Örneğin belirli birkaç festival seçersiniz, bu festivallerde yarışmış olmak bir hak getirir ve bir ön kural koyarsınız. Eğer hakkaniyetli bir sistem oluşturmak isterseniz geçen geçer. Mevcut adım (kural değişikliği) olumlu ama tam değil.”
OSCAR BİR AMAÇ DEĞİL, İZLEYİCİYE ULAŞMAK İÇİN BİR ARAÇTIR
Akademi’nin kural değişikliğini olumlu ancak “yetersiz” bir adım olarak nitelendiren Karahan, sinemada “ulusal kimlik” üzerinden kurulan bariyerlerin estetik olarak da karşılığı kalmadığını vurguluyor: “Ben Oscar’a burun kıvıran bir yönetmen değilim. Bu tür organizasyonları, filmle izleyici arasında bağ kurmak için oluşturulan köprüler olarak görüyorum. Kendi filmlerimizi izlenebilir kılmamız, insanlara ulaştırmamız için bir fırsat bu. Bir amaç değil, araç. Ama sinemanın bir ulusa sıkıştırılması sorunlu. Türk sineması, Kürt sineması, Alman sineması demek artık sorunlu. Artık öyle bir dünya da yok, öyle bir estetik de."
ŞİİR GİBİ FİLM DE İHTİYACI OLANINDIR
Devletlerin aday belirleme süreçlerine müdahil olmasını “saçma” bulduğunu belirten yönetmen, Cemal Süreya’ya atıfta bulunarak sinemanın mülkiyetinin izleyiciye ait olduğunu söylüyor: “Sanırım Cemal Süreya’nın sözüydü, ‘şiir ihtiyacı olanındır’ der. Film de ihtiyacı olanındır. Devletlerin bu sürece müdahil olması bana en başından beri çok saçma geliyor. Umarım bu devlet meselesi denklemden tamamen çıkmış olur. Aslında Oscar’ın da tıpkı Cannes, Berlin, Venedik, Sundance veya Toronto gibi herhangi bir bariyer olmadan filmleri doğrudan seçmesi gerekir.”
YARI DEMOKRATİK BİR SEÇİM VE KEMİKLEŞMİŞ KURUMSAL REFLEKSLER
Değişen Oscar aday adaylığı çerçevesinde konuştuğumuz bir diğer isim de son dönem uluslararası festivallerde ses getiren yapımların arkasındaki isimlerden biri olan, Liman Film’den yapımcı Nadir Operli. Yönetmen Emin Alper (Abluka, Kız Kardeşler, Kurak Günler, Kurtuluş) filmlerinin yapımcılığını üstlenen ve şu an yeni kurallar çerçevesinde adaylık yolculuğuna başlayan Sarı Zarflar filminin de ortak yapımcısı olan Operli, Türkiye’deki seçici kurulun “kırmızı çizgilerini” ve vizyon eksikliğini şu sözlerle özetliyor: “Kâğıt üzerinde sektör temsilcilerinin ağırlıkta olduğu, demokratik görünen bir yapı var ancak uygulamada işler pek öyle yürümüyor. Kurul kararları, devletin ‘kırmızı çizgileri’ olarak tanımlanan ve sürekli değişen o görünmez sınırları zorlayan filmleri ne yazık ki hep yarışın dışında bırakıyor. Bu da ortaya pratik anlamda ‘yarı demokratik’ işleyen bir seçim süreci çıkarıyor.”

ENDÜSTRİ VİZYONUNUN YERİNİ MUHALİF YAFTASI ALIYOR
Operli’ye göre temel sorunlardan biri de Oscar’ın bir “endüstri yarışı” olduğunun unutulması. Çoğu ülkenin filmin sadece sanatsal gücüne değil, ABD’deki dağıtım potansiyeline baktığını, Türkiye’de ise önceliğin siyasi refleksler olduğunu vurguluyor: “Bizde bu vizyonun yerini filmi yapanların ‘muhalif’ yaftası yiyip yemediği veya filmin güncel hükümet politikalarına uyumu gibi kıstaslar alıyor. Sonuçta uluslararası alanda büyük yankı uyandırmış, ABD pazarında şansı olabilecek pek çok filmimiz, sırf bu yerel siyasi bariyerler ve endüstriyel vizyon eksikliği nedeniyle daha yola çıkmadan eleniyor.”
KURAK GÜNLER SORUNU OLMASA DA EMİN ALPER YİNE ELENİRDİ
Emin Alper’in Kurak Günler filmiyle Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında yaşanan destek krizini ve o yıl aday adayı gösterilmeyişini de sorduğumuz Operli, bunun kişisel bir engelden ziyade kurumsal bir refleks olduğunu savunuyor:
“Emin Alper’in hemen her filmi o yılın uluslararası alanda en ses getiren işleri arasındaydı ama hiçbiri aday adayı seçilmedi. Amacım diğer filmleri küçümsemek değil, bir tercih silsilesine dikkat çekmek. Emin Alper özelinde gördüğümüz şey kemikleşmiş bir ‘kurumsal refleks’. O yüzden Kurak Günler de Bakanlıkla yaşanan sorun olmasa da hatta filmin politik bir anlatısı olmasa da bu yerleşik refleks nedeniyle yine dışarıda bırakılırdı.”
AKADEMİ’DEN ‘EMNİYET SUPABI’ HAMLESİ
Akademi’nin yeni kurallarını, dünyada artan kutuplaşmaya karşı bir önlem olarak gören Operli, Jafar Panahi veya Mohammad Rasoulof gibi baskı altındaki yönetmenlerin yaşadığı “vatansızlık” durumuna dikkat çekiyor: “Akademi aslında bu değişiklikle şunu söylüyor: ‘Uluslararası başarısı kanıtlanmış filmlerin, siyasi engellere ya da ülkelerin sektör içi çekişmelerine takılmasına artık izin vermeyeceğim.’ Bu çok değerli bir adım ama her şeyi çözmüyor. Çünkü bir film ülkesi tarafından aday gösterilmediğinde, Oscar kampanyasını yürütecek devlet fonlarından da mahrum bırakılabilir. Yani bu kural bir ‘emniyet supabı’ görevi görüyor ama maddi destek bariyeri hala orada duruyor.
Muhtemelen Jafar Panahi veya Mohammad Rasoulof gibi yönetmenlerin filmlerinin ‘başka ülkeler’ adına yarışmaya girmesindeki o tuhaflığın tekrarlanmasını istemiyorlar. Artık her yıl daha fazla sinemacı baskılar yüzünden ülkesini terk edip filmlerini başka yerlerde üretmek zorunda kalıyor. Bu da ‘ulusal sinema’ anlayışını temelinden sarsıyor. Benzer bir süreci Eurimages da yaşadı ve yerel temsilcilerin söz hakkını azaltan, daha özerk bir sisteme geçti. Akademi de Oscar için aldığı bu yeni kararın nedenini açıkça söylemese de başarılı filmlerin önündeki engelleri kaldırmak istediği çok açık.”
SEÇİCİ KURULUN YAPISI VE GÖREVİ
Türkiye'nin Oscar’daki “En İyi Uluslararası Film” temsilcisini belirleme yetkisi, Sinema Seçici Kurulu’na ait. Bu kurul Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü temsilcilerinin yanı sıra, Türkiye’deki meslek örgütlerinden (SESAM, FİYAB, SE-YAP, BİROY gibi) gelen sektör profesyonellerinden oluşuyor. Kurulun temel görevi, o yıl başvuruda bulunan yapımlar arasından hem sinematografik başarısı yüksek hem de Akademi üyelerinin beğenisine uygun olduğu düşünülen tek bir filmi Türkiye'nin resmi adayı olarak ilan etmek.
İLK BAŞVURU SUSUZ YAZ İLE OLDU
Türkiye, Oscar yarışına ilk kez 1964 yılında, Metin Erksan imzalı Susuz Yaz ile dahil olmaya çalıştı. Ancak bu ilk adımdan sonra uzun bir sessizlik dönemi yaşandı. Akademi’ye düzenli olarak film gönderilmeye başlanması ise ancak 1989 yılından itibaren mümkün oldu. Bu ikinci dönemin açılışı da Tunç Başaran’ın filmi Uçurtmayı Vurmasınlar yapıldı.
OSCAR BAŞARISI VE "KISA LİSTE" İSTİSNASI
Türkiye sineması bugüne kadar onlarca filmle bu yarışa katılmış olsa da maalesef henüz beş filmlik “final adayları” arasında yer alma başarısını gösteremedi. Bu süreçteki en büyük başarı 2008 yılında Nuri Bilge Ceylan'ın Üç Maymun filmiyle yaşandı. Film, son 5’e kalamasa da ilk 9 filmin yer aldığı kısa listeye (shortlist) girmeyi başardı.
KURULUN TARTIŞMALI TERCİHLERİ
Türkiye’de seçici kurulun kararları, sinema camiasında uzun süredir bir “bariyer” olarak görülüyor. Fransa adına yarışarak Oscar adaylığı kazanan Mustang’in Türkiye tarafından seçilmemesiyle başlayan bu tartışmalı süreç, Emin Alper’in dünya festivallerinden ödülle dönen yapımlarının ve Ferit Karahan’ın Berlin ödüllü Okul Tıraşı filminin liste dışı kalması bu tartışmayı devam ettirdi. Yapılan değişiklikle sinemacıların önü açılacak fakat yapısal sorunlar devam edecek.
Türkiye’nin Akademi Ödülleri (Oscar) için aday adayı gösterdiği filmlerin listesi şöyle:
1964: Susuz Yaz – Metin Erksan
1989: Uçurtmayı Vurmasınlar – Tunç Başaran
1991: Piano Piano Bacaksız – Tunç Başaran
1993: Mavi Sürgün – Erden Kıral
1994: Manisa Tarzanı – Orhan Oğuz
1996: Eşkıya – Yavuz Turgul
1999: Salkım Hanımın Taneleri – Tomris Giritlioğlu
2001: Büyük Adam Küçük Aşk – Handan İpekçi
2002: Dokuz – Ümit Ünal
2003: Uzak – Nuri Bilge Ceylan
2005: Gönül Yarası – Yavuz Turgul
2006: Dondurmam Gaymak – Yüksel Aksu
2007: Takva – Özer Kızıltan
2008: Üç Maymun – Nuri Bilge Ceylan (Kısa Listeye Kaldı)
2009: Güneşi Gördüm – Mahsun Kırmızıgül
2010: Bal – Semih Kaplanoğlu
2011: Bir Zamanlar Anadolu'da – Nuri Bilge Ceylan
2012: Ateşin Düştüğü Yer – İsmail Güneş
2013: Kelebeğin Rüyası – Yılmaz Erdoğan
2014: Kış Uykusu – Nuri Bilge Ceylan
2015: Sivas – Kaan Müjdeci
2016: Kalandar Soğuğu – Mustafa Kara
2017: Ayla – Can Ulkay
2018: Ahlat Ağacı – Nuri Bilge Ceylan
2019: Bağlılık Aslı – Semih Kaplanoğlu
2020: 7. Koğuştaki Mucize – Mehmet Ada Öztekin
2021: Bağlılık Hasan – Semih Kaplanoğlu
2022: Kerr – Tayfun Pirselimoğlu
2023: Kuru Otlar Üstüne – Nuri Bilge Ceylan
2024: Hayat – Zeki Demirkubuz
2025: Hemme'nin Öldüğü Günlerden Biri – Murat Fıratoğlu