“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

HAYATTAKİ BEKLENMEDİK ARIZALAR: TADİLAT

45. İstanbul Film Festivali’nin Altın Lale ana yarışma bölümünde izlediğimiz Litvanyalı yönetmen Gabriele Urbonaite’in yazıp yönettiği ‘Tadilat’, savaşın ortasında günlük olağan akışına devam etmeye çalışan genç bir kadının hayatında, sevgilisiyle yeni taşındığı apartmanda başlayan tadilatla su yüzüne çıkan huzursuzluklarına odaklanıyor. 30’larında yaşamında ne yapacağını tam da bilemeyen bir karakterin iç dünyasını tüm yalınlığıyla gün yüzüne çıkaran filmin yönetmeni Gabrielė Urbonaitė, “Ben de buna benzer bir taşınma ve tadilat dönemi yaşadım. Hayatımda hepsi bir arada durum yoktu ama ilişkimle ilgili bazı şüpheler yaşıyordum. Yazmaya başladığımda 25 yaşındaydım ve filmi gerçekleştirmem yedi yıl sürdü. Bu süreçte 30 yaşıma geldim ve kendim, ilişkiler ve bazen bir ilişkide kalmanın, çekip gitmekten daha zor ama belki de daha önemli olduğu hakkında çok şey öğrendim” diyor.

Tallinn Baltık Yarışması En İyi Yönetmen, Nordic Film Days (Lübeck) En İyi İlk Film ve Molodist (Kiev) İzleyici Ödülü sahibi “Tadilat” (Renovacija) erkek arkadaşıyla birlikte yaşamaya karar veren İlona’nın, yeni taşındıkları dairenin apartmanında başlayan tadilatla su yüzüne çıkan şahsi huzursuzluklarını konu alıyor. Savaşın devam ettiği bir şehirde, savaşın etkisi ve haberlerle günlük yaşamlarına devam etmeye çalışan çift, aslında birbirinden farklı motivasyonlarla taşınmış bu apartmana. Çevirmenlik yapan İlona, sessiz bir çalışma ortamına ihtiyaç duyduğu için bu eve taşındığını söylerken sevgilisi, birlikte paylaşacakları huzurlu bir yuvaya ihtiyaç duydukları için taşındıklarını düşünür. İkilinin bu ikilemi, birbirlerine değer verdiklerini ispatlayan sahnelerle perçinlenir. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, tur rehberi olduğu için evde az zaman geçiren erkek arkadaş, tadilat seslerinin ve evde kendiliğinden oluşan arızaların İlona’yı mental ve psikolojik açıdan ne kadar yıprattığını fark edemez. İlk ipliğin ardından çorap söküğüne dönüşen ayrımda, İlona’nın tadilat işlerinden sorumlu Oleg ile tanışması da tuz biber olur.

Etkisinden ve seslerinden kaçılamayan somut bir tadilatın, yaşamdaki tamir edilmesi gereken diğer şeyleri işaret etmeye başladığı bir farkındalık sürecine dönüşen film, 30’larında yaşamında ne yapacağını tam da bilemeyen bir karakterin iç dünyasını tüm yalınlığıyla gün yüzüne çıkarıyor. Samimi anlatımı ve naif, romantik diliyle tüm seyircilere de dolaysız bir yüzleşme teklif ediyor.

Yönetmen Gabrielė Urbonaitė, filmin gösteriminin ardından seyircilerle buluştu ve kısa bir söyleşi gerçekleşti.

Öncelikle bu samimi film için çok teşekkür ederiz, ben filmin fikri nasıl oluştuğunu soracağım…

Ben de buna benzer bir taşınma ve tadilat dönemi yaşadım. Fikir bana neredeyse o an birden bire geldi. Aslında Litvanyalıyım ama o zamanlar ABD’de yaşıyor ve eğitim görüyordum. Memleketime dönüp ilk uzun metraj filmimi orada yapmak istiyordum. İyi bildiğim şeyler hakkında konuşmak ve sevdiğim türden, daha içe dönük ve minimalist bir hikâye kurmak istedim. Bu üç karakter ve bulundukları koşullar da böyle ortaya çıktı. Sanırım büyük bir ölçüde, bir önceki yıl yaşadığım apartmanın tadilatta olmasının da etkisi vardı.

Hayatımda hepsi bir arada durum yoktu ama ilişkimle ilgili bazı şüpheler yaşıyordum. Yazmaya başladığımda 25 yaşındaydım ve filmi gerçekleştirmem yedi yıl sürdü. Bu süreçte 30 yaşıma geldim ve kendim, ilişkiler ve bazen bir ilişkide kalmanın, çekip gitmekten daha zor ama belki de daha önemli olduğu hakkında çok şey öğrendim.

Sanırım şunu da söyleyebilirim: Senaryonun ilk taslağı oldukça siyah-beyazdı. Daha çok ‘o, onun için yeterince iyi değil’ gibi keskin bir bakış vardı. Sonrasında geliştirme sürecinde hikâyeye daha fazla nüans katıldı.

Bu film için çok teşekkür ederim. 30’lu yaşlarında biri olarak beni gerçekten derinden etkiledi; şu an dünyanın her yerinde savaş var ve Türkiye’de de bunun etkisini hissediyoruz. Bu yüzden film benim için ayrıca sarsıcıydı. Size iki sorum olacak. Birincisi: Filmin ana karakteri kendine şair demekte tereddüt ediyor. Sizin de kendi sanatsal ifadenizle ilgili benzer bir deneyiminiz oldu mu? Yani, sanatçı olup olmadığınıza dair şüpheleriniz, bu konuda karakterle ortaklaştığınız bir şey var mı? İkinci sorum ise dillerle ilgili. Filmde birçok farklı dil konuşuluyor ve biz bunların çoğunu bilmiyoruz. Baltık ülkelerinde insanların birbirini bir şekilde anladığını ama aslında dilleri tam olarak bilmediklerini varsayıyorum. Siz de farklı yerlerden gelen insanlar arasında bir iletişim alanı kurmuşsunuz gibi görünüyor. Bu çok dillilik filmde nasıl şekillendi?

Evet, yirmili yaşlarımda ‘Yeterince yetenekli miyim?’ diye çok sorguladım. Özellikle eğitim aldığım ve etrafımın çok yetenekli insanlarla çevrili olduğu dönemlerde kendimi başkalarıyla kıyaslama eğilimindeydim. Bu karşılaştırma meselesi filme de yansıdı. Ama aynı zamanda, neden ‘şair’ olduğu sorusu üzerinden şunu da keşfetmek istedim: Karakter aslında kendisinin bazı yönlerini yeniden hatırlıyor ya da keşfediyor. İnsan bazen kariyerine ya da geleceğine fazlasıyla odaklandığında, kendi kişiliğinin önemsediği bazı taraflarını geride bırakabiliyor farkında olmadan. Bu filmde de İlona’nın zamanla bu kendisine ait parçaları yeniden bulmasını incelemek istedim.

Diller meselesine gelince: Daha en başından onun bir çevirmen olmasını istedim. Çünkü kelimelerle çok iyi olan ama buna rağmen kendini ifade etmekte zorlanan biri fikri bana ilginç geldi. Ayrıca çok kültürlülüğü de göstermek istedim. Dışarıdan bakıldığında Litvanya ya da Vilnius tek kültürlü gibi algılanabiliyor. Ama aslında özellikle 2020’de Belarus’taki krizden sonra ve 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle birlikte Vilnius’ta çok sayıda Belaruslu ve Ukraynalı yaşamaya başladı. Bu yüzden filmde farklı dillerin yer alması, bu gerçekliğin bir yansıması. Aynı zamanda, insanın kendi dilini konuşmadığı kişilerle bazen daha rahat açılabilmesi fikri de ilgimi çekti.

Filminiz gerçekten çok güzeldi, burada olduğunuz için de teşekkür ederim. Astroloji kısmını merak ediyorum: Bu unsur filme nasıl dahil edildi, neden böyle bir tercih yaptınız?

‘Satürn dönüşü’ kavramını senaryoyu yazarken öğrendim ve bu film için çok uygun olduğunu düşündüm. Ayrıca astrolojiyi karakterin başka bir yönü daha irrasyonel tarafı olarak ele almak istedim. Başlangıçta kendini oldukça rasyonel, ne yaptığını bilen, hayatının yönünden emin biri olarak görüyor. Ama zamanla astroloji ve şiir gibi daha sezgisel, daha akıl dışı sayılabilecek alanlara da açılıyor ve bunları kabul etmeye başlıyor. Bence hayatımızı etkileyen şeyler sadece kişisel krizler ya da ilişkiler değil. Elbette kişisel deneyimlerimiz ve politik gelişmeler bizi şekillendiriyor. Ama belki bunların ötesinde, hayatımıza etki eden daha büyük hatta kozmik güçler de vardır. Filmde biraz da buna bakmak istedim.

Öncelikle film için çok teşekkürler. Gerçekten çok beğendik; ilişkilerin ele alınışını özellikle etkileyici bulduk. Daha spesifik bir sorum var belki biraz detaycı ama merak ediyorum: Filmin ilk sekansında bitkiye odaklanan bir plan vardı ve kamerada açı hafif eğikti. Filmin başındaki o eğik duran bitkinin daha sonra düzeldiğini gördük. O bitki neyi temsil etmişti? Oleg’in İlona’ya etkisi miydi düzelmesi?

Bitkinin daha sonra düzelmesi elbette bilinçli bir tercihti. Bunu küçük bir görsel anlatım gibi düşündüm. Film genel olarak çok gerçekçi, gündelik hayatın içine kök salmış bir yapıya sahip; ama arada film dilini biraz esnetebileceğim, küçük deneyler yapabileceğim anlar yaratmak istedim. O plan da bu anlardan biriydi.

Benzer bir an, mutfağın sarsıldığı, dolap kapaklarının açılıp kapandığı ve magnetlerin düştüğü sahne. Orada tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz: Sarsıntı tadilattan mı kaynaklanıyor, yoksa uzaktan geçen bir savaş uçağının etkisi mi? Bu tür sahnelerde tek bir anlamdan ziyade, birden fazla çağrışımın aynı anda var olmasını istedim. Ama sorular içinde kalmasını. Yani o ilk sahnedeki açı da bu yaklaşımın bir parçası.

Aynı zamanda filmde hiçbir şeyin göründüğü kadar basit olmadığı fikrine de küçük göndermeler yapmak istedim. İlk bakışta iki kişi arasında geçen romantik bir hikâye gibi görünebilir ama bundan fazlası var. Komşu kadın da ilk anda sadece huysuz biri gibi algılanabilir ama aslında öyle değil. Bu yüzden film boyunca yansımalar, katmanlar ve ilk izlenimi sorgulayan detaylar var.

Ana karakterin Oleg’e olan ilgisine gelince, bunun çıkış noktasını aslında sanat üzerinden kurdum. Bir tablo aracılığıyla kurulan bağ, ortak bir estetik duyarlılık… Onun resim yapması, onun yazması, bütün bunlar sözle ifade edilemeyen bir sanatsal yakınlık yaratıyor.

Ama bunun ötesinde başka katmanlar da var. Oleg, daha geleneksel anlamda “erkeksi” görülen bir figür: fiziksel bir iş yapıyor, güçlü bir duruşu var ve sonunda ülkesine dönüp savaşmaya karar veriyor. Bunlar, toplumsal olarak ‘erkeklik’le ilişkilendirilen özellikler. Bu da çekici bir unsur olabilir.

Bunun yanında karakterin geçmişi de önemli. Annesiyle olan ilişkisine baktığımızda, üzerinde büyük beklentiler olduğunu ve kendini hiçbir zaman yeterli hissetmediğini görüyoruz. Bu yüzden, yeterli olduğuna inandığı birine kendi gözünde tamamlanmış bir figüre çekim duyması da çok anlaşılır. Özellikle baba figürü eklemedim filme, hikâyeyi kurarken onun küçük yaşta babası tarafından terk edildiğini düşündüm. Böyle durumları gerçek hayattan da biliyoruz. Bu durumda anne, çocuğu tek başına büyütmek zorunda kalıyor ve çoğu zaman hem anne hem baba rolünü üstleniyor. Karakterin annesi güçlü, kararlı biri; onu elinden gelen en iyi şekilde yetiştirmeye çalışmış. Bu da beraberinde büyük bir sorumluluk ve beklenti getiriyor. Mükemmeliyetçi beklentiler yaratıyor. Tatmin edilmesi imkansız beklentiler bunlar. Bu arka plan, karakterin bugünkü duygusal yapısını anlamak için önemli bir temel oluşturuyor.

Fırsatını bulduğunuzda derhal ‘Tadilat’ı izlemenizi, bu zaman zarfında da çevredeki inşaat ve tadilat seslerine başka bir açıdan bakmanızı öneririm. İyi seyirler!