“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

BAZILARI SAPLANTILI SEVER: SORELLA DI CLAUSURA

Ivana Mladenović

Variety’den Jessica Kiang’in “Yaşadığımız zamanlar kadar zevkli, komik ve müstehcen bir sosyoseksüel hiciv” olarak tanımladığı ‘Sorella di Clausura’ filmi, televizyonda gördüğü Sırp bir müzisyene olan aşkını saplantıya dönüştüren hayatı paramparça Stella’yı izliyor. Filmin 45. İstanbul Film Festivali’ndeki gösterimine katılan yönetmen Ivana Mladenović: “Bu film, çöküşün eşiğindeki dünyada cinselliğin paranın yerini alıp alamayacağını inceliyor. Stella’yı anormal olarak değil, diğerlerinden daha az uyumlu biri olarak görmeyi tercih ederim.”

Ivana Mladenović’in yönettiği ‘Sorella di Clausura’, 78. Locarno Film Festivali’nin uluslararası yarışma bölümünde dünya prömiyerini yaptı. 12 yaşından beri Boban isimli, eski Yugoslav bir şarkıcıya aşık olan Stella’nın hayatı yaşamayı aslında nasıl da beceremeyip eline yüzüne bulaştırmasının hikayesi bu film. Günümüzde popüler ‘Bir şeyi gerçekten isterseniz, evren sizin lehinize çalışır’ inanışını, gerçek dünyanın kaosu ile paramparça eden filmle ilgili yönetmen Mladenović, “Bu film, çöküşün eşiğindeki dünyada cinselliğin paranın yerini alıp alamayacağını inceliyor” diyor.

‘Sorella di Clausura’ ismini, sadece konserlerinde sessizlik yeminlerini bozan rahibelerin oluşturduğu bir korodan alan filmin 45. İstanbul Film Festivali’ndeki gösterimine katılan Mladenovic, hayatını erken kaybeden bir şarkıcı ve arkadaşının hikâyesinden esinlenmiş. Gerçekten neyin ve neden arzulandığını Stella’nın amansız saplantıları üzerinden düşündüren ve sorgulatan film, iş bulmakta zorlanan ancak iyi eğitimli bir kadının yaşamda kendisine yer bulamamasını -başka bazı acayipliklerle- süsleyip anlatıyor. Sonu gelmez takıntılar birbirinden saçma maceralara kapı açarken hikâyesine bazen kendisinden de absürd karakterler dahil oluyor ve Balkan ruhu, neşesi ve geçmiş günlere özlem teması deyim yerindeyse beyazperdede bedenleniyor. Böylece senaryosunu Ivana Mladenović’in Adrian Schiop ve Momir Milosevic ile birlikte yazdığı film, şenlikli, kaotik, saçmalıklar silsilesi içinde geçen bir komediye dönüşüyor.

Filmin gösteriminin ardından yönetmen Mladenović, kısa bir soru cevap gerçekleştirdi. Yönetmen söyleşiye “Başlamadan önce sizi iki harika oyuncumla tanıştırmak istiyorum, aynı zamanda benim ailem. Bu, babam Boban. Bu da annem; filmde Stella’nın annesini canlandırıyor.” cümleleriyle ailesini tanıtarak başladı.

Film benim için oldukça eksantrik ve çok keyifliydi. Şunu merak ediyorum: Ailenizi filmde oynatmanız finansal bir zorunluluk muydu yoksa tamamen yaratıcı bir tercih miydi?

Öncelikle şunu söyleyeyim bana bu metni, filmde Vera Pop karakteri olarak gördüğünüz Anca Pop verdi. 2017’de bana metni verdi, ancak 2018’de bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Bu filmi yapmamın asıl nedeni de buydu. Yani filmi ailemi tanıtmak için yapmadım. Açıkçası onların filmde yer alması biraz tesadüf oldu. Çünkü aslında büyük oyuncularla çalışmak istiyordum ben, hayalim buydu. Ancak kimse bu projede yer almak istemedi. Bunun üzerine görüntü yönetmenimle birlikte düşündük ve neden olmasın dedik. Böylece önce babamı kadroya dahil ettik. Annem ise biraz daha pratik bir sebeple filmde yer aldı: O yaş grubundaki profesyonel oyuncular küçük rolleri kabul etmek istemedi.

Bu arada filmde sadece iki profesyonel oyuncu var: başroldeki Katia Pascariu ve Vera Pop’u canlandıran Cendana Trifan. Diğer tüm oyuncular amatör.

Filminizde iki boyut gördüm: Biri özel hayat ve aile ilişkileri, diğeri ise politik ve ekonomik boyut. Bu iki katman arasında bir bağlantı kurdunuz mu?

Evet, doğru. Kitabı ilk okuduğumda ve Liliana ile tanıştığımda bu konuyu çok konuştuk. Senaryonun en az 15 farklı versiyonunu yazdık. En önemli hedefimiz, onu bir ‘kurban’ olarak göstermemekti. Karakter çok zor ekonomik koşullar içinde yaşıyor ve sosyal olarak başa çıkması neredeyse imkânsız bir yerde duruyor. Ama buna rağmen kendini bir kurban olarak sunmaması bizim için çok önemliydi.

Ekonomik boyut da bizim için merkeziydi. Aile ilişkileri de aslında bu ekonomik gerçeklikle birleşiyor. Karakterin takıntılı hâli de bir bakıma onun hayatta kalma biçimi. Onu çok sevdiğimiz için, film ne kadar çılgın ya da obsesif görünse de, içinde bir güç ve cesaret barındırsın istedik. Onu anormal olarak değil, diğerlerinden daha az uyumlu biri olarak görmeyi tercih ettik.

Filmde takıntı var ama sanki bundan daha fazlası da var: Gerçeklik ve illüzyon arasında bir alana benziyor. Buna nasıl bakıyorsunuz?

Ben de bunu anlamaya çalıştım. Liliana’ya “Bir insan birine nasıl hayat boyu bu kadar takıntılı olabilir?” diye sordum. Bana bunun saçma bir soru olduğunu söyledi. Kendisi de hayatı boyunca bunun cevabını bulamamış. Dolayısıyla benim de bunu sorgulamamın anlamsız olduğunu söyledi.

Bu yüzden bu film üzerine düşünmek benim için de zordu. Ama Anca’nın bana verdiği o metin ve onun ölümünden sonra kitabın yayımlanma mücadelesi, benim için de bu filmi yapmayı bir takıntıya dönüştürdü.

Üçüncü bölümde aslında takıntının biçim değiştirdiğini görüyoruz. Bu kez bir erkeğe değil, paraya ve hayatta kalma meselesine yöneliyor. Yani takıntı sabit değil, dönüşüyor.

Boban karakteri eski Yugoslavya’yı temsil ediyor olabilir mi?

Film aslında birçok farklı kaynaktan besleniyor. Özellikle Yugoslav ‘Black Wave’ akımının önemli yönetmenlerinden Dušan Makavejev’den ilham aldık.

Boban tek bir karaktere dayanmıyor; Balkan kültürünün bir yansıması. Ama içinde farklı figürlerin izleri de var, Johnny Depp bile bunlardan biri. Gerçek hayatta Liliana’nın hayran olduğu kişiyle karşılaştığında ona hiçbir şey sormaması beni çok rahatsız etmişti. Bu yüzden senaryoda bu karşılaşmayı daha “anlamlı” hale getirmek istedim.

Bu noktada ilginç bir anekdottan ilham aldım: Bir müzik grubunun, dünyayı dolaşırken bir noktada 500 euro bulamadığı ve borç için Johnny Depp’i aradığı bir hikâye. Bu absürd durum hoşuma gitti ve senaryoya ekledim. Elbette hikâye gerçek mi bilmiyorum.

Filmi kaç günde çektiniz?

Toplamda 34 günde çektik ama parça parça. Çünkü farklı mevsimlerin olması gerekiyordu. Ocak ayında başladık, sonra Nisan’da devam ettik. Üçüncü bölümü ise Mayıs’ta çektik. Filmi 16 mm formatında çektik, bu nedenle hem çok pahalıydı hem de fazla zamanımızı aldı.