Edebiyat ve popüler kültür araştırmalarıyla birlikte gelen Serdar Soydan, ilk romanı 'Lütfen Alkışlamayın - Safiye Ayla ve Komando'yı nereden yazdınız: 60'larındaki yalnız ve uzaktaki Safiye Ayla ile 30'larındaki komando sevgilisi… Eski Türk romanlarındaki sadeliği, basitliği çok seven biri olarak 'Lütfen Alkışlamayın'dan aynı kopyayı aldınız. Fazla mizojini yok, iğneleyici dil yok, cinsiyetçi olarak yok. Deli gibi aşık olmuş bir kadın ve idealize edilmemiş, cinsellikten arındırılmamış, gerçek hayatta kalacağı gibi bir ilişki var. Şehveti, romantizmi ve toksikliğiyle. Serdar Soydan sürekli tartıştığımız toksik maskelemeyi ve manipülatif karakteri bir erkeği çok derin anlatabilmiş bence. Safiye Ayla'nın oyunluğunu, yanlışlarını ve doğruyu bulmasını okuyacağınıza eminim herkese iyi gelecek.
Serdar Soydan ilgisi, merakı ve çalışkanlığıyla uzun yıllardır takip ettiğim ve aynı mahallede yaşadığımız için komşuluk yapmaktan gurur duyduğum bir yazar. Yaptıklarını sayayım desem ilk aklıma gelenler, Suat Derviş eserlerine yaptığı editörlük, kütüphanelerde geçirdiği vakitlerde keşfettiği ve paylaştığı popüler kültüre dair gazete kupürleri, derlediği Hüseyin Rahmi röportajları, Sel Yayıncılık’ın LGBTİ kitaplığı için hazırladığı kitaplar ve ülke tarihinde hep ötekileştirilmiş lubunyalara dair arşivlediği haberler... Geçtiğimiz günlerde “İlk romanım çıkıyor” yazdığı gönderisini gördüğümde epeyce şaşırdım, aslında şaşırmamam gerekirdi, bunca çalışkan bir insan elbette roman da yazabilirdi.
Kitabın Safiye Ayla’lı kapağı Serdar Soydan’ın bildiği yerlerden yazdığını işaret ediyordu ki bence bir yazar için, hele ilk kitabında en doğrusu da bu. ‘Lütfen Alkışlamayın’ın sunuşunda Serdar Soydan gerçek bir olaydan hareketle kurmacaya yöneldiğini, romanın içinde Safiye Ayla’nın röportajlarından, haberlerinden yararlandığını, lakin aşk ilişkisinin bilinmeyen kısmını kendisinin hayal ettiğini ve kendi komandosunu yarattığını açık yüreklilikle aktarıyor.
“Altmışını geçmiş bir Safiye Ayla, daha sonra pek çok röportajında inkâr etse de, tanıştıklarında evli, hapiste ve yarı yaşında olan bir komandoyla büyük bir aşk yaşamıştı. (...) Safiye Ayla’yı düşündüm aylarca. Hakkında yazılan her şeyi bulmaya, okumaya çalıştım, videolarını izledim. Biraz ben, çokça o, daha doğrusu zihnimde yarattığım, kendimce yorumladığım bir Safiye çıktı ortaya. Komandoya mesafeli kalmayı seçtim. Hatta ondan esinlenerek kendi komandomu yarattım diyebilirim. Bu yüzden romanda ismini de değiştirdim. Tolga Ersoy’un, Safiye Ayla’nın komandosuna benzer tarafları vardır mutlaka ama o bambaşka biri.”
Yalnız, mutsuz, umutsuz
Safiye Ayla’nın kocası Şerif Muhittin Targan’ın ölümünün birinci yılında başlayan romanda, hastalığı süresince baktığı kocasının ölümüyle yalnızlığa düşmüş ve Etiler’deki evini dahi kapatıp Beyoğlu’nda otele yerleşmiş, depresif, altmışlarındaki Safiye Ayla’yla karşılaşıyoruz. Zamanının büyük yıldızı, Atatürk’ün huzurunda şarkı söylemiş (romanda bu karşılaşmaya dair anlatılan çok çirkin bir hikâyenin de aslı olmadığı sıkça tekrarlanıyor, hemen herkesin bildiği bu anı aslında Türk halkının fiziksel güzellik konusunda ne denli acımasız olabileceğinin de kanıtı), gönüllerde taht kurmuş, evlenince kocası pek taraftar olmasa da içkisiz yerlerde bazen şarkı söylemeye devam etmiş ama şimdi yalnız, mutsuz, umutsuz bir halde.

Sokaklarda karşılaştığı hayranları sayesinde yaşama tutunsa da otel odasında aklına hep anıları geliyor. Serdar Soydan’ın ustaca geri dönüşleri sayesinde yetimhanede büyüyen Safiye Ayla’nın çocukluğunu, kimsesizliğini, hatta ilk aşkından itibaren kocası da dahil kendisinden oldukça büyük yaştaki erkeklere olan meylini ve bunlara dair kendini sorgulamalarını öğreniyoruz. Yalnızlığıyla boğuşurken kendisine gelen mektuplardan birisini öylesine cevaplaması ‘Lütfen Alkışlamayın’ı oluşturan aşk hikâyesine doğru ilerleyecek.
Eski Türk romanlarının tadı
Romanın konusunu uzun uzun anlatmak istemiyorum, bu yazıda söylemek istediklerim daha çok Serdar Soydan’ın yarattığı farklara dair. Bir kere eski romanların kıymetini bilen biri olarak, pek çok tekniğin, oyunun denendiği, klasik yazılmaya çalışıldığında da yazarın sesinin buram buram duyulduğu günümüz edebiyatında tertemiz, dümdüz -bunu kötü manada söylemiyorum çünkü bu düzlüğü becerebilmek çok önemli-, insanın merak duygusunu hep ayakta tutan bir roman yazmış. Eski Türk romanlarındaki sadeliği, basitliği çok seven biri olarak ‘Lütfen Alkışlamayın’dan tam olarak aynı tadı aldım diyebilirim. Araya sokulmuş haberlerin, söyleşilerin romandaki olayların gelişimindeki önemli yeri, hem kurgunun ustalığını hem de o dönem yazılı basının hayatımızdaki yerini gösteriyor.
Şehveti, romantizmi ve toksikliğiyle
Yine de Serdar Soydan’ın romanını eski Türk romanlarından ayıran çok önemli bir özelliği var. 60 yaşında bir kadının yarı yaşındaki bir adamla ilişkisinde hiçbir biçimde eski yazarlarda sıkça gördüğümüz mizojini yok, iğneleyici dil yok, cinsiyetçi sözcükler yok. Deli gibi aşık olmuş bir kadını ve bu aşkın tam da olması gerektiği gibi, 60’larında da 15’indeki gibi yaşanabileceğini gösteren detaylarla dolu, idealize edilmemiş, cinsellikten arınmamış, gerçek hayatta olacağı gibi bir ilişki anlatılıyor, şehveti, romantizmi ve toksikliğiyle.

60’ındaki Safiye Ayla kendisini sıkça sorgulasa da diri bedeni, zayıflığı ve çocuksu kalbi onun artıları. Ayrıca çok cesur, romanın başında kocasının ölümünden sonra verdiği ilk konserde bikini üzeri tül denebilecek bir giysi seçmesi, bunun kanıtı. Etrafındaki herkesin iki yüzlülüğünü hissettiği bu ilişkide hep kalbinin sesini dinliyor ve yanlış yapıyor belki, neden olmasın, hepimiz yapmadık mı?
Yine ahlakçı bir zihniyetten arınmış olarak okuduğumuz sevişme sahneleri, seksin de ilişkide vazgeçilmezliğin bir parçası olması çok önemli romanın hakikiliğinde. 60 yaşında, ömrü boyunca kendisinden büyük erkeklerle birlikte olmuş bir kadının kendisini 30’larında ve durmadan sevişebildiği genç bir erkeğe kaptırmasından daha doğal ne var?
“Kendisinden on beş yaş büyük Şerif Muhittin’den sonra Tolga onun için cinsel devrim olmuştu. Geceler boyu sevişmişlerdi. İlk zamanlar sabah uyandığında, yahut ertesi gün, diyelim eğilip bir şey alması gerektiğinde kaslarının ağrıdığını hisseder, bu tatlı ağrılar onu tebessüm ettirirdi. Kısa sürede hamlığını atmış, yirmilerinde, otuzlarındaki gibi kıvrak, esnek bir genç kadına dönüşmüştü.”
Açıkçası eski Türk romanlarını çok severim ama erkek yazarların 40’larındaki kadınların fiziğini neredeyse ölecekmiş gibi aktarması, sevişmek isteyen kadınların histerik olarak betimlenmesi gibi örneklerden de çok sıkılmıştım. Bana eski romanlar tadı veren bir romanda 60’larındaki bir kadının menopozundan bahsedilmesi, hatta bunun içe boşalma detayıyla verilmesi iyi geldi.
“Ancak Tolga kendisini geri çekerken onu kollarından tuttu ve fısıldadı. ‘Lüzumu yok sevgilim, kesildim.’ Tolga önce anlayamadı Safiye’nin ne demek istediğini. İçinden çıkmak için uğraştı ama Safiye onu kollarından tutmuş, kendine çekiyordu. Tolga ‘kesildim’ lafının ne anlama geldiğini anlayınca kalakalmıştı. Safiye de pişman olmuştu. Tolga’nın da kendisinin de zevklerinin içine etmişti. Fakat Tolga birden, hem de oldukça sert bir şekilde yeniden içine girdi. Tuhaf, sanki garip bir şekilde bu ‘kesildim’ itirafı hoşuna gitmişti.”

Yukarıda örneklerini verdiğim ayrıntılar, alıntıladığım sahneler dışında bu romanın hakikatini en çok aşkın anlatıldığı anlarda ve Tolga’nın kıskançlığının gitgide arttığı olaylarda hissediyoruz. Serdar Soydan bugün hâlâ ve sürekli tartıştığımız toksik masküleniteyi ve manipülatif karakterli bir erkeği çok derin anlatabilmiş bence. Hayatta hemen herkesin birkaç kez karşı karşıya geldiği bu insanları anımsamak, kurtulmuşsak şükretmek ve Safiye Ayla’nın toyluğunu, yanlışlarını ve doğruyu bulmasını okumak eminim herkese iyi gelecek.
Serdar Soydan araştırmacılığını, edebiyatçılığını ve kurmaca başarısını bir ilk romana ustalıkla yansıtmış. Devamını da merakla bekleyeceğim.
