“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

BİR HALI ATÖLYESİ HAYATINIZI DEĞİŞTİREBİLİR Mİ?

SALT Beyoğlu, 90’lardan Beri Halı’dayız

Sanatçı Burak Delier’e göre evet, değiştirebilir. MSGSÜ’ye bağlı ama kapısı herkese açık özgür bir ortam sunan Halı Atölyesi’ni merkeze alan SALT Beyoğlu’ndaki ‘90’lardan Beri Halı’dayız’ sergisi, sanat eğitiminin başka türlü de olabileceğine dair güçlü örnekler sunuyor. 

SALT Beyoğlu’nda izleyiciyle buluşan ‘90’lardan Beri Halı’dayız’ sergisini, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Halı Atölyesi öğrencilerinin dokuduğu halıları görmeyi bekleyerek ziyaret etmeyi düşünenler olabilir. Ancak bu beklentiyle dolaşacak izleyicileri, karşılarına çıkacak olanın nesnelerden çok Halı Atölyesi’nin felsefesi, üretim süreci ve birlikte düşünme hâli olduğunu; bu sürecin serginin ve de sanatın kendisi olarak okunması gerektiğini baştan söylemekte fayda var.

Bu sergiyle birlikte; ‘Bir atölye ne öğretir, üretim ne zaman bir sonuca değil bir sürece dönüşür, sanat eğitimi nasıl mümkün olur?’ gibi pek çok soruyla baş başa kalıyoruz. Bu sorular oldukça gerekli. Çünkü 2024 yılında aramızdan ayrılan sanatçı ve akademisyen Gülçin Aksoy’un uzun yıllar öğrencileriyle birlikte var ettiği Halı Atölyesi, sanat eğitiminin başka türlü de olabileceğine dair en güçlü örneklerden birini sunuyor. Bu sebeple bu yazı, sergiyi, sanatçı ve akademisyen Burak Delier ve SALT Programlar Sorumlusu Amira Akbıyıkoğlu eşliğinde gerçekleşen, ismiyle de Halı Atölyesi’nin kelime oyunlarını seven ruhuna atıfta bulunan ‘Sanat ve Müfredaaat! başlıklı eleştirel turun açtığı perspektiften ele alıyor.

Bir halıyı da dokuyabilirsiniz, bir fikri de

Halı Atölyesi, MSGSÜ Resim Bölümü’ne bağlı bir uygulama atölyesi olarak 1970’lerden bu yana varlığını sürdürüyor. Bu atölye, ikinci sınıf öğrencilerinin seçmek zorunda olduğu atölyelerden biri. 1992’de Gülçin Aksoy’un atölyeye ilk asistan olarak girişi ve ardından atölyeyi Zekai Ormancı’dan devralmasıyla birlikte, bu alan giderek “açık atölye” olarak anılmaya başlanıyor. Kapısının günün her saati açık olması, Halı Atölyesi’ni geleneksel kapalı sınıf tanımından ayıran en belirgin özelliklerden biri.

Bu noktada ‘halı’ meselesine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Reyhan Polat’ın vurguladığı gibi, Halı Atölyesi’nde hiçbir zaman bildiğimiz anlamda, yere serilen türden, havlı ve düğümlü halılar dokunmadı. Atölyede üretilen işler, Ormancı’nın döneminden itibaren, Batı sanat terminolojisinde ‘tapestry’ olarak adlandırılan, duvara asılan dokumalara daha yakındı. Polat’ın ifadesiyle, Halı Atölyesi aslında bir ‘halı atölyesi’ değildi. [1] Peki o hâlde neden Halı Atölyesi ismi kullanılmaya devam etti? Aksoy’un aktardığı üzere, Ormancı’nın tapestry için kullandığı ‘resim halı’ tanımı, bu ismin yerleşmesinde belirleyici oluyor. [2] Ancak Gülçin Aksoy’un atölyeyi devralmasıyla birlikte bu tanım giderek genişliyor. O dönemlerde Halı Atölyesi’nde üretim, elle tutulabilir ya da duvara asılıp sergilenebilir bir nesne ortaya koymaktan çok, ‘Bir halıyı da dokuyabilirsiniz, bir fikri de’ düşüncesinden yola çıkan, düşünmeye ve sürece dayalı bir pratiği işaret ediyor. Sergide karşılaştığımız arşiv de bu yaklaşımı öne çıkarmış olduğu oldukça bariz şekilde; duvara asılabilecek türden ‘üretimler’den ziyade, atölyenin benimsediği düşünme hâlini, süreci ve ortak üretim biçimini aktarmaya odaklanıyor.

Kolektif üretim: Çembere gelelim

Halı Atölyesi’nde üretim, Aksoy’un atölyeyi devralmasıyla birlikte belirgin biçimde kolektif bir hâl kazanıyor. Bu kolektiflik, yalnızca birlikte bir şey dokumak ya da üretmek demek değil. Atölyede, düşünme biçimi, alınan kararlar ve sürecin kendisi de paylaşım içinde şekilleniyor. O dönem kullanılan yatay masa düzeninin de bu yaklaşımı somutlaştırdığı söylenebilir. Dört-beş kişinin aynı masa etrafında çalıştığı bu düzen, bugünün Halı Atölyesi’ndeki dikey ve bireysel dokuma masalarından oldukça farklı. Masa, Halı Atölyesi’nde bir metafor olarak da iş görüyor; birlikte yemek yenilen, konuşulan, tartışılan ve üretilen bir alanın ifadesi hâline geliyor.

Atölyenin ‘Ayrı yöne aynı pedal, aynı yöne ayrı pedal’ sloganı, bireysel üretimle kolektif hareket arasındaki dengeyi hafif bir mizahla hatırlatıyor. Aksoy’un ‘çokluk ve birlik meselesinin simgeleştirilmesi’ olarak tanımladığı koro olma durumu öne çıkıyor; tek bir ses yerine, yan yana duran, bazen uyumlanan bazen ayrışan çok seslilik. [3] Aksoy’un öğrencilerine sıkça söylediği “Çembere gelelim” cümlesi de bu ortak düşünme ortamını kurmaya yönelik. Bu örneklerde olduğu gibi, atölyede bolca metafor, kelime oyunu, slogan ve tekrar eden ifadelerle örülü bir atmosfer hâkim.

Üretimi özgürleştiren hafiflik

Aksoy’un bu üretim ve yaratma biçimini bilinçli bir yöntem olarak tasarladığını söylemek zor. Daha çok, o anın getirdiğiyle, doğal biçimde gelişen bir süreçten söz ediyoruz. Amira Akbıyıkoğlu’nun sözünü ettiği ‘hafiflik’ de bu sürecin önemli bir parçası. Sanatın her zaman ağır, ciddi ve sonuç odaklı olmak zorunda olmadığı fikri. O dönemde bir şey ‘üretmek’ için yola çıkılmıyor; biri bir fikir ortaya atıyor ve diğerleri buna eşlik ediyor. Yani, ortaya atılan bir fikrin uzun uzun sorgulandığı bir ortam yok. Onun yerine denemek var, yapmak var. Delier’in de eklediği gibi, bu hafiflik, kolektif üretimi özgürleştiriyor. Sanatçıyı asıl tıkayanın çoğu zaman üretme fikrinin yarattığı baskı olduğu düşünülürse, bu hafifliğin yarattığı özgürleştirici ortamın neden bu kadar belirleyici olduğu daha iyi anlaşılıyor. 

Bir dönemin imkânları

“Sanat eğitimi, öğrencinin kendi sorusunu bulmasına yönelik olmalıdır” diyor eleştirel sergi turunda Burak Delier. Geçmişin cevaplarının çalışılmasını ve taklit edilmesini öne çıkaran bir eğitim anlayışıyla, başyapıtı bir pisuvar olan bir işi nasıl öğretebileceğimizi sorguluyor. Resim eğitimiyle kıyaslandığında, çağdaş sanatın bambaşka bir öğrenme biçimi gerektirdiğini özellikle vurguluyor. Aksoy’un yürüttüğü Halı Atölyesi de, Delier’in tarif ettiği bu sanat eğitimi anlayışının pek çok pratiğini barındırıyor gibi görünmekte. 

Atölyede öğrencilerden belirli, tamamlanmış bir sonuç üretmeleri beklenmiyor; aksine, onlara neyi neden yaptıklarını sorgulayabilecekleri bir alan açılıyor. Üretim, düşünme sürecinin kendisi. Delier, bu gibi pedagojik yaklaşımların bir ‘yöntem’ olarak kodlanamayacağını belirtiyor. Bugün kendi öğrencileriyle bu anlayışın ne kadarını uygulayabildiği sorulduğunda verdiği cevap kısa ve net: “Fırsat buldukça.” Çünkü ona göre asıl belirleyici olan, öğrencinin arzusu. Bu arzu yoksa, bu yaklaşımı uygulamanın zor olduğunu, ancak “Ya varsa?” diye öğrenciyi kurcalamanın da önemli olduğunu söylüyor.

Aynı ortam bugün yeniden kurulabilir mi?

Halı Atölyesi’nde şekillenen bu pedagojik sanat eğitimi pratiğini, yalnızca atölyenin iç dinamikleriyle açıklamak eksik kalır; ortaya çıkan üretim biçiminin 1990’ların zamanının ruhuyla kurduğu ilişkiyi de göz ardı etmemek gerekir. Bienalin yeni başladığı, çağdaş sanatın Türkiye’de ivme kazandığı, kurumsal yapıların henüz bu kadar katılaşmadığı bir dönemden söz ediyoruz. Denemenin, risk almanın ve birlikte düşünmenin daha fazla alan bulabildiği; sonuçtan çok sürecin tolere edildiği bir eşik bu. Aksoy’un da bu dönemin ruhunu çok iyi kullandığı açıkça görülebiliyor. 

Bugünden geriye bakıldığında ise şu soru kaçınılmaz hâle geliyor: Aynı ortam bugün yeniden kurulabilir mi? Bugünün sanat eğitimi, sanatçı üzerinde giderek artan performans beklentileri, görünürlük baskısı, portfolyo zorunlulukları ve piyasayla kurulan erken temaslar içinde şekilleniyor. Zamanın kendisi daha parçalı, daha hız odaklı ve daha ölçülebilir hâle gelmiş durumda. Böyle bir ortamda, sonucu belirsiz bir sürece uzun süre alan açmak, ‘boşa gitme’ ihtimalini göze almak ya da yalnızca denemek için denemek eskisi kadar mümkün mü, sorusu havada kalıyor.

Belki de Halı Atölyesi’ni bugün bu kadar güçlü kılan şey, yalnızca ne yaptığı değil; neyi, hangi tarihsel anda yapabildiği. O dönemin sağladığı boşluklar, tolerans alanları ve henüz sertleşmemiş sınırlar, Aksoy’un sezgisel olarak kurduğu pedagojik yapıyla birleştiğinde, bugün geriye dönüp bakıldığında neredeyse istisnai görünen bir deneyim ortaya çıkıyor. Bu nedenle Halı Atölyesi, yalnızca bir eğitim modeli olarak değil, belirli bir zamanın imkânlarıyla şekillenmiş bir özgürlük alanı olarak da düşünülmeli. 

Atılkunst ile ortak üretimler

Halı Atölyesi ile kurduğu ortak üretimlerle serginin önemli bir bölümünü oluşturan Atılkunst sanatçı kolektifine de değinmek gerekiyor. Hatta Atılkunst kolektifi ile o dönemin Halı Atölyesi’ni birbirinden ayrı düşünmemek lazım.

Atılkunst, Gülçin Aksoy, Gözde İlkin ve Yasemin Nur Toksoy’un bir araya gelmesiyle 2006 yılında kurulan bir sanatçı kolektifi. Bu üç ismin yolları Halı Atölyesi’nde kesişiyor. Atılkunst’un üretimlerine bakıldığında güncel olana temas eden bir refleks dikkat çekiyor. Gündemde olan bitene dair söz almayı, tepki vermeyi ve bunu mümkün olduğunca hızlı yapmayı önemsiyor. Sergide de karşımıza çıkan ‘Gündem Fazlası’ başlığı altında ürettikleri çıkartmalar bunun bir örneği. Gündemi takip eden, haftalık olarak üretilen ve dijital ortamda dolaşıma sokulan bu çıkartmalar; isteyenin basıp yapıştırabileceği, çoğaltabileceği, yayabileceği bir format öneriyor. Atılkunst’un kendi ifadeleriyle, gündeme müdahale onlar için bir varoluş alanı. [4] Bu noktada Delier ve Akbıyıkoğlu’nun sözünü ettiği hafiflik ve özgürleşme durumu yeniden karşımızda: herhangi bir baskı olmadan, hızla, üzerine fazlaca düşünmeden üretme pratiği burada da kendini gösteriyor.

Sergide Halı Atölyesi ile üretimlerinin nasıl iç içe geçtiği, ‘Garip Bir Pandik 1’ ve ‘Garip Bir Pandik 2’ye ayrılan arşivde hissediliyor. Bu iki proje, Atılkunst ile Halı Atölyesi’nin birlikte düşünerek ortaya koyduğu işlerden. ‘Garip Bir Pandik 1’, mekân olarak Halı Atölyesi’nde gerçekleşiyor. Ancak bu performans için kurumdan bir izin alınmıyor. Hatta Aksoy’un bu sebepten okul yönetimi tarafından ceza da aldığı da bilinmekte. İzin almamak; atölyenin edindiği prensiplerden birisi, ve de bir tepki aynı zamanda. ‘Garip Bir Pandik 1’in, kurumun erkek egemen geçmişini, Halı Atölyesi’nin itilmişliğini, itaat, baba figürü ve izin gibi kavramları sorguladığı düşünüldüğünde, bu ceza pek de şaşırtıcı değil.

2011’de sanatçı Cevdet Erek’in, ardından CANAN’ın davetli olduğu bu projelere ait arşiv, serginin giriş katı ile birinci katı arasında yayılıyor. Özellikle Rumeli Han’da gerçekleşen ‘Garip Bir Pandik 2’ye ayrılan giriş bölümünde, izleyicinin kendini sanki o akşam oradaymış gibi bulması mümkün. Video kayıtları ve performanslar sırasında kullanılan nesneler bir araya geldiğinde yoğun bir karşılaşma ile baş başa kalıyoruz.

Halı Atölyesi’nin hikayesini görüp, süreçlerine ortak olduğumuz bu sergiden sonra, Delier’in tur sırasında Orhan Pamuk üzerinden verdiği bir örnek de bu noktada anlam kazanıyor. Pamuk’un ünlü romanındaki “Bir kitap okudum, hayatım değişti” cümlesini hatırlatarak, bir dersin de böyle bir etki yaratabileceğini söylüyor Delier. Yolu Halı Atölyesi’nden geçenlerin de aynı cümleyi Aksoy ve o dönemin atölyesi için kurabilecek olması, oldukça olası.

İlham, cesaret ve enerjisiyle ‘90’lardan Beri Halı’dayız’, 1 Mart 2026 tarihine kadar SALT Beyoğlu’nda izlenebilir.

Not: Bu metinde Burak Delier ve Amira Akbıyıkoğlu’na atfedilen ifadeler, SALT Beyoğlu’nda gerçekleşen Sanat ve Müfredaaat! başlıklı eleştirel sergi turu sırasında yapılan konuşmalardan derlenmiştir. Halı Atölyesi’nin işleyişine, pedagojik yaklaşımına ve üretim pratiklerine dair aktarılan fakat yazılı bir kaynağa dayandırılmayan bilgiler de aynı tur sırasında paylaşılan anlatılara ve sözlü aktarımlara dayanıyor.

Kaynakça

[1] Reyhan Polat, “İçinde Halı Dokunmamış Bir Halı Atölyesinin İnandırıcılığı.” Sanat Dünyamız, no. 206 (Güz 2025): 31–32.

[2] Gülçin Aksoy, “Halı Atölyesi.” Ortak Müfredat (blog). 14 Mart 2012.
https://ortakmufredat.wordpress.com/2012/03/14/gulcin-aksoy-hali-atolyesi/

[3] Ayşegül Oğuz, “Gülçin Aksoy ile Söyleşi.” Bir+Bir. Erişim tarihi: 15 Aralık 2025.
https://birartibir.org/umurdaki-umut/

[4] Atılkunst. “Gündem Fazlası.” Atılkunst Resmî Web Sitesi. Erişim tarihi: 15 Aralık 2025.
https://atilkunst.blogspot.com/


Ayrıca okuyun