SEN BEDENİN GÖMLEĞİ MİSİN, YOKSA RUHUN KUMAŞI MI?
Bu sene ikincisi yapılan Tekstil Bienali 22 Şubat- 13 Nisan tarihleri arasında gerçekleşti. Dalga Kumaş temasını işleyen bienal Akdeniz’in derin ritimlerinden ilham alıyor. Korunma içgüdüsünden estetik beğeniye, statü göstergesinden sessiz direnişe kadar kumaş, medeniyetin çok katmanlı hafızasını üzerinde taşır. Küratörlüğünü Nihat Özdal’ın yaptığı 2. Tekstil Bienali bizleri bu hafıza üzerine düşündürdü.
Tarihteki ilk dokuma aletleriyle birlikte insan, doğanın ipliklerini çözmeye, onları sıraya koymaya başladı. Bir bitkinin lifinden ya da bir hayvanın yününden, yalnızca bir giysi değil; bir bakış, bir inanç, bir dünya kurdu. Kumaş, insanın doğayla ilişkisini biçimlendirme biçimiydi—ve zamanla kendi kimliğini yaratma biçimi oldu. Antik Mısır’da keten, saflığın ve ölümsüzlüğün simgesiydi. Çin’de ipek, hem göksel hem de dünyevi bir kudretin yansımasıydı. Anadolu’da dokuma, yalnızca geçim değil, hikâye anlatma biçimiydi.
Bienal, 18 farklı ülkeden sanatçının katılımıyla Selinus ve Lamos Antik Kentleri, Yalan Dünya Mağarası, Kızıl Kule, Alanya Tersanesi ve Syedra Antik Kenti gibi Gazipaşa ve Alanya’nın ilham veren mekanlarında izleyicilerle buluştu. Bienalin küratörü Nihat Özdal’ın bu özel mekanları seçerken özellikle suyla kumaş arasındaki ilişkiye dikkat çekmek istedi. Her yıl dünya genelinde 93 milyar metreküp suyun tekstil sektöründe kullanıldığını hatırlatarak, tekstilin büyüsünün gölgesinde kalan bu önemli meselelerin yeterince konuşulmadığını anlattı. Bir kot pantolonun üretimi için yaklaşık on bin ton, bir pamuklu tişört için ise iki bin beş yüz ton suya ihtiyaç duyulduğuna dikkat çekti. Özdal: “Başka bir kumaş mümkün mü?” sorusuyla, tekstilde daha sürdürülebilir yaklaşımların tartışmaya açılmasının gerekliliğine işaret ediyor.
Bienalde, ekolojik ve sürdürülebilir kumaşlarla çalışan sanatçıların eserlerine yer verilirken aynı zamanda kumaşın hafızayla kurduğu ilişkiyi araştıran işler de öne çıktı. Nihat Özdal, kumaşın insan hayatındaki sürekliliğini de hatırlattı: “Doğduğumuz anda dokunduğumuz ilk nesne kumaş, öldüğümüzde de kefenle birlikte bize eşlik ediyor.”
Felsefi açıdan bakıldığında kumaş, varlığın iki uçlu doğasını temsil eder: örten ve açığa vuran, koruyan ve kısıtlayan, saklayan ve gösteren. Giyinmek, yalnızca örtünmek değil; seçmek, anlatmak ve bir yere ait olmaktır. Giyinme, tarih boyunca yalnızca bir örtünme biçimi değil, aynı zamanda bireyin toplumsal dünyayla kurduğu ilişkinin en görünür yüzeylerinden biri olmuştur.
“Modern”, “zarif”, “kentli”, “başarılı” gibi sıfatlar belirli kıyafetlerle eşleştirilmiş durumda. İnsanlar görünürlük ve kabul için bu kodlara uymak zorunda kalıyor. Foucault’nun “görünürlük tuzağı” burada yeniden devrede: giyinerek görünür olmaya çalışırken, aslında özgünlüğü değil, uygunluğu giyiyoruz. Michel Foucault’ya göre beden, modern iktidarın en temel nesnesidir. Giyimin bu bağlamda taşıdığı anlam, yalnızca fiziksel bir koruma ya da süsleme işlevinden ibaret değildir. Aksine, bedenin disiplin altına alınma sürecinde giyim, bireyin tanınabilir, denetlenebilir ve sınıflandırılabilir hale gelmesini sağlayan bir araçtır. Okul üniformaları, askerî kıyafetler ya da dini örtünme biçimleri, bireyin kendisini değil; otoritenin bedende kurduğu düzeni yansıtır. Foucault’nun sözleriyle: “Görünür olmak bir tuzaktır” — giyinmek, aynı zamanda gözetim altına girmektir.
Jean Baudrillard ise giyimi ve modayı, modern toplumda gerçekliğin yerine geçen bir simülasyon olarak değerlendirir. Ona göre artık giysiler işlevini yitirmiştir; bedenin ihtiyaçlarına değil, arzuların ve gösterinin sahnesine hizmet eder. Moda, kopyaların üretildiği bir evrende, giyilen her şeyin “kim olduğumuz” yerine “kim gibi görünmek istediğimizi” yansıttığı bir alan haline gelir.
Giyim yalnızca bir moda nesnesi değil; bedenin, kimliğin ve ideolojilerin taşıyıcısıdır. Kumaşın dokusunda sadece iplik değil, iktidar, sınıf, cinsiyet ve arzu da gizlidir. Modern tekstil ve moda sisteminin yalnızca kimlikleri silikleştirmediği, aynı zamanda gezegenin kendisine de geri dönüşsüz bir zarar verdiği açık. Bugün dünya üzerinde hızlı modanın dayattığı estetik, sadece bireylerin kim olduklarını unutturduğu bir maske değil; aynı zamanda doğanın kendini yenileme hafızasını da silen bir yıkım biçimidir.
Geleneksel kıyafet biçimleri, çoğu zaman yerel iklim koşullarına, coğrafyaya, ürün döngüsüne ve toplumsal ritme uygun biçimde gelişmiştir. Örneğin Anadolu’daki keten dokumalar, Hindistan’daki elle boyanmış pamuklar, Japonya’daki doğal ipekler; hepsi doğayla barışık, sürdürülebilir ve yavaş bir üretim döngüsüne dayanırdı. Fakat küresel moda sistemi bu yerel dengeleri yok etti. Onun yerine gelen şey, petro-kimya bazlı kumaşlar, toksik boyalar ve aşırı üretim oldu.
Bu süreç sadece doğayı kirletmekle kalmadı, aynı zamanda insanların kendi kültürel üretimlerinden yabancılaşmasına neden oldu. Artık ne giysiyi tanıyoruz, ne onu üreteni. Ne kumaşın kaynağını biliyoruz, ne de onun nasıl bir ekolojik ayak izi bıraktığını. Kendi kimliğini giyemeyen insan, başkasının gölgesine bürünür. Doğa da kendi ritminde nefes alamadığında, endüstriyel gölgelerin altında sessizce tükenir. Kimliksizleşme ile ekolojik yıkım burada ortak bir kaderi paylaşır: Her ikisi de silinmiş bir hafızanın sonucudur.
Bugün bir giysi satın aldığımızda yalnızca bir kimlik değil, aynı zamanda bir nehir, bir toprak parçası, bir tarım işçisi, bir iklim de değişmiş olur. Bu dönüşüm çoğu zaman geri dönülemezdir. Moda bu yüzden sadece estetik değil, aynı zamanda politik ve ekolojik bir meseledir.
Modern toplumda giyim, yüzeyde bireyselliği ve özgünlüğü yansıttığı iddiasıyla sunulur. Ancak yakından bakıldığında bu özgünlük, küresel kapitalist sistemin sunduğu kodlanmış varyasyonlardan ibarettir. Bugün dünya üzerindeki pek çok millet, kendi geleneksel kıyafetlerini gündelik hayatın dışına itmiş durumda. Japonya’da kimono, Hindistan’da sari, Anadolu’da şalvar geleneksel biçimleri yalnızca törensel alanlara sıkıştırılmış durumda.
Bu, yalnızca stil kaybı değil, bir tür hafıza silinmesidir. Çünkü kıyafetler aynı zamanda gelenek, coğrafya, ritüel ve topluluk belleği taşır. Bunların yok olması, bireyin sadece estetik değil, kültürel köklerinden de koparılması anlamına gelir. Kendi hafızasına yabancı bir zihin ve kendi doğasından ayrı bir beden ancak bir simülasyon içinde varlığını sürdürüyor olabilir.
Mevlânâ’nın “Sen bedenin gömleği misin, yoksa ruhun kumaşı mı?” sorusu, benliğin neyle özdeşleştiğine dair derin bir sorgudur. Ruhun Kumaşı olmak hâli, ruhun doğayla olan kadim bütünlüğüne işaret eder. Çünkü ruh, doğadan kopuk değil; doğanın özüyle dokunmuş, onunla bir olan bir varlıktır. Bugünse giysi değil, gösteri giyiliyor. Giyinmek değil, sergilenmek arzulanıyor. Fakat bu arzunun bedelini yalnızca ruh değil, doğa da ödüyor: Her hızlı moda ürünü, susuz kalmış bir nehir; her ucuz tişört, zehirlenmiş bir toprak; her çöpe atılan elbise, alın teriyle örülmüş emeğin inkârı.
Bienal, büyüye kapılmak yerine büyüyü çözmeyi önerir. Kumaşlara, yalnızca bir yüzey değil; bir tanıklık alanı olarak bakar. Bedenle temas eden her doku, aynı zamanda gezegenin yaralarıyla da temas eder. Kumaşın dokusu ne kadar yumuşaksa, ardındaki gerçek o kadar serttir. Pamuğun beyazı, nehrin karalığıdır. Sentetik bir elbisenin parlaklığı, mikro plastiklerin deniz canlılarında bıraktığı izdir.
Alanya’nın denize yaslanmış kıyısında su, sadece estetik bir öğe değil; kirliliğin, aşırı tüketimin, ekolojik borcun taşıyıcısıdır. Sanatçılar suyun, dalgaların izini sürer. Her şeyin başladığı yer, suysa — kaybolmaya başladığımız yer de orasıdır.
Yönünü unutan her varlığa bir çağrı, bir hatırlama için devinir. Akdeniz’in denizle iç içe geçmiş belleğinde, sanatla bedenin, suyla hafızanın birbirine karıştığı o sınırda kendisine düşen soruları sordu.
Bienal’de yer alan eserler, doğa ile kültür arasındaki sınırların çözündüğü, tekstilin yalnızca bir yüzey değil; bir anlatı, bir direniş, bir hafıza aracı olarak işlediği örneklerle dolu. Alison Carpenter-Hughes, mitolojik bir varlık olan Poseidon’un dalgalanan saçlarında zamanın katmanlarını işlerken; Berfin Dolaş, kıyıya vuran bir demir yığını gibi insan eliyle yaratılan yıkımın izlerini Kılçık adlı enstalasyonuna taşır. Cengiz Tekin’in hazır giyim nesnelerinden dönüştürdüğü gelinlik, hem toplumsal cinsiyet rollerine hem de moda ve ritüel arasındaki ilişkilere ironik bir bakış sunar. Dilara Başköylü’nün Suyun Hafızası eserinde generatif görselleştirmesi ise suyun dijital belleğini kodlayarak, geçici olanla kalıcı olan arasındaki dengeyi araştırır. Gözde Ju’nun danteli bedenleştiren işi, ev içi emeğin feminist bir hafızaya dönüşümünü vurgularken; Fatma Tuzluca’nın Gövde ve The banishment of the one who knowsadlı işleri, insan-doğa ilişkisini içsel bir anlatıya dönüştürür. Gülbahar Gümüşten Çelik’in Ütopik adlı çift yüzlü dokuması, distopya ve ütopya kavramlarını kumaşın katmanları arasında aralar.
Beden, bellek ve doğa arasındaki geçişkenlik, kumaşla birlikte yeniden düşünülür. İrem Öyün’ün Özgürlük Yolunda adlı eseri, kadının saçını bir protesto aracına dönüştürürken, Mahsa Amini’nin hatırasını küresel bir çığlığa dönüştürür. Özge Kahraman’ın Agarta serisi, mağaraların içsel karanlığıyla bireysel ve toplumsal hafızayı buluşturur. Yeni Zelanda’dan Manawa Kura’nın Aute adlı geleneksel kumaş uygulaması, kadın bilgisinin kuşaklar arası aktarımını ve kutsal olanla temas kurma arzusunu taşır. Thomas Jackson’un askılı tekstil enstalasyonu, Akdeniz’in dalgalarını tekstil aracılığıyla mekâna yerleştirerek doğayla olan karmaşık ilişkimize görsel bir alan açar. Miray Özcan Al Tai’nin Düzleşen yüzeyler, Kırışan zamanlar işi, ütü metaforunu odağına alan işi ise, doğayı düzleştirme arzusunun ardındaki kırışıklıkları, zamanın ve doğanın geri dönüştürücü kuvvetiyle görünür kılar. Bu eserler izleyiciyi kumaşın dalgasına, zamanın katmanlarına ve insanın kendi dokusuna çağırır. Işığı, kumaşın yüzeyinde değil, derinliğinde akan bir karanlıkta arar.