“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

TRACEY EMIN’İN İKİNCİ YAŞAM’I: GERÇEK BİR KUTLAMA

Tracey Emin A Second Life Tate Modern installation view of Why I Never Became a Dancer (1995). Photo © Tate (Yili Liu)

Tracey Emin’in ham ve sakınmasız üslubu; aşk, kadınlık, arzu, kayıp ve yas gibi temalar etrafında dolaşırken eserleri her zaman seyircisinin derisinin altına işleyecek denli açık sözlü ve duygusaldı. Onu çağdaş sanat dünyasının tabu yıkıcısı yapan da bu yanıydı. Alabildiğine dürüsttü, zayıf yanlarını göstermekten çekinmiyordu. Gerçek bir yaşam kutlaması olarak nitelendirdiği Tate Modern’deki son sergisi ‘Second Life’ (İkinci Yaşam), onun için aşk, yas, acı ve kederle derin bir yüzleşme. Seyircisine gül bahçesi vaad etmiyor ama hayatın dikenlerini beraber ayıklamaya çağırıyor.

Tracey Emin sanatında en mahrem ve kişisel deneyimlerini paylaşmak konusunda hep gözüpek oldu. Ham ve sakınmasız üslubu; aşk, kadınlık, arzu, kayıp ve yas gibi temalar etrafında dolaşırken eserleri her zaman seyircisinin derisinin altına işleyecek kadar açık sözlü ve duygusaldı. Onu çağdaş sanat dünyasının tabu yıkıcısı ve hatta yeni kural koyucusu yapan da bu yanıydı. Alabildiğine dürüsttü, dolaysızdı ve zayıf yanlarını göstermekten çekinmiyordu. Tate Modern’de ziyaretçiyle buluşan ‘Second Life’ (İkinci Yaşam), Emin’in kariyer yolculuğuna yani yaklaşık 40 yıllık bir zaman dilimine yayılırken seyircisini de onun inişli çıkışlı yaşam yoluna tanıklık etmeye davet ediyor.

Sergi Emin’in erken dönem işlemeli battaniyeleri, çizimleri ve videolarından başlayarak, ikonik yerleştirmesi ‘My Bed’e son olarak en yeni ve büyük ölçekli resimleri ile bronz heykellerine uzanıyor. Girişte seyirciyi karşılayan şey 180 küçük fotoğraftan oluşan bir duvar yerleştirmesi. Bu küçük fotoğraflar, kumaş üzerine monte edilmişler ve Emin’in sanat okulundayken yaptığı resimleri belgeliyorlar. Fakat bunların orijinalleri artık yok. Çünkü Emin 1990 senesinde geçirdiği kürtajın ardından kendi ifadesiyle yaşadığı ‘duygusal intihar’ sebebiyle hepsini yok etmiş.

Tracey Emin’in kalbinin en kuytularında

Sergi boyunca Emin’in kendine yazdığı mektup ve notlar, içinden geçtiği tüm hislere dair seyircisine rehberlik ediyor. “İlk kürtajımdan sonra, şeylerin özünün ve nereden geldiklerinin bilgisi hakkında, herhangi bir sanat okulu, ders ya da kimsenin bana öğretebileceğinden daha fazlasını öğrendim. Ayrıca kürtajdan çıktığım anda sezgisel olarak, o zamana kadar yaptığım tüm sanatın büyük bir saçmalık olduğunu ve derhal yok edilmesi gerektiğini anladım. Kendime, hayatımla paralel bir şekilde bunu gerekçelendirebileceğim noktaya gelene kadar yeniden sanat yapmayacağıma söz verdim.” Burada bir not, sanatçı bu olayın ardından resim yapmaya beş sene ara vermiş.

Ve bu sayede daha serginin en başından Emin’in kalbinin en kuytularına adım atmış oluyoruz. Bu kuytularda kayıp, acı ve hayata dair anlam arayışı var. Emin bu duyguları ne kendinden ne seyirciden sakınıyor. Öyle ki bir noktadan sonra ona ‘Emin’ demek bile zor geliyor; sizi kendine o kadar yaklaştırıyor ki sanki zaten bunca zaman hep birlikteymişsiniz gibi. Ve bu yüzden o artık yazının devamında da olacağı üzere sadece ‘Tracey’.

İkinci oda 1995 tarihli video eserini ağırlıyor: Why I Never Became a Dancer’ (Neden Asla Bir Dansçı Olmadım). Tracey bu erken dönem video işinde, 13 yaşındayken okulu bırakmasını, aynı yıllarda günlerini sokaklarda aylak aylak dolaşarak geçirmesini, daha yaşlı erkeklerle yaşadığı aşağılayıcı ve istismara dayalı ilişkileri, büyüdüğü Margate sokaklarında gezinirken arkasından hakaret eden erkekleri anlatıyor. Ancak bir an geliyor ve acı yine onun ellerinde neşeye dönüşüyor, genç Tracey Sylvester’ın ‘Mighty Real şarkısıyla kameraya dönüyor ve gözlerinizin içine bakarak neşeli şekilde dans etmeye başlıyor.

Tracey: Türkiye’de biz gülü seven dikenine katlanır deriz

Hayatındaki yaraları bir şekilde tekrar tekrar dönüştüren Tracey’nin bir sonraki bölüme yayılan devasa battaniyeleri üzerinde, işittiği hakaretler, toplumsal tabular, yaşadığı hayal kırıklıkları ve ihanetler birer anlatı aracına dönüşüyor. 1993 tarihli Mad Tracey’ (Deli Tracey), isimli battaniye eserinin altında İngilizce bir cümle hemen kendini fark ettirmekle kalmıyor gülümsetiyor: “Türkiye’de biz gülü seven dikenine katlanır deriz.” Tam Tracey’lik bir deyişimiz sahiden de.

O, dikenli yollardan geçtiği yaşamında kendine hep sanatıyla yeni pencereler açmış olsa da bu bölümün aynı zamanda bir uyarı işareti olduğunu sezmek zor değil. Çünkü bir sonraki bölümde Tracey’nin ölümden dönmesine sebep olan o çok sancılı kürtaj deneyimi ve sonrasında ürettiği eserler var. Burası karanlık, hırçın ve seyirci için de acı dolu. Bir gül ağacının önünde durup da uzun uzun anlattığı bu kayıp sürecini dinlemenin tuhaf şekilde hipnotize edici bir etkisi var. Oradan ayrılmak isteseniz de sanki bir şeyler sizi ayaklarınızdan çekiyor gibi. Acı tam da şimdi ve burada. Ama buraya gelene dek Tracey ile çoktan yoldaş olduk, o yüzden onun acısının yükünü sırtlamaya, ona omuz vermeye hepimiz gönüllüyüz. O zaman devam.

Çığlık attığımı duyun

“Bu bir şaka mı?” diye yazıyor bir nakışta. Bir tablonun üstüne “Çığlık attığımı duydun” diye karalamış. Yatağın üzerinde bir kadın figürü ve altına işlenmiş “Bana bir hiçmişim gibi hissettirdin”, defalarca tekrar eden “Neden korkalım, neden korkalım, neden korkalım”, işlemeli bir başka kumaş çalışması. Tracey acıyı oya gibi işliyor. Ve ardından gelen 1998 tarihli My Bed’ elbette serginin en etkileyici eserlerinden biri. Dağınık bir yatak etrafında ağrı kesiciler, içki şişeleri, kirli çoraplar ve bir sürü buruşturulmuş peçete. Bu çalışmanın yıllara meydan okuyan gizemli büyüsü, bu denli ikonik olmasına rağmen görkemli hissettirmemesinde saklı belki de. Bir başkasının acısına tanıklık ederken hissedilen tanıdıklık…

Ruhsal acılara bir katman daha ekleniyor, fiziksel acılar

Bundan sonra gelen kısım seyirci için en zorlayıcı olan alan. İçine girince keşke öncesinde bir uyarı koysalardı dedirtiyor. Son yıllarda hayatı daha da zorlaşan Tracey, mesane kanseri teşhisinin ardından bedenindeki değişimin fotoğraflarını karanlık bir koridor boyunca sergiliyor. Sağ tarafta genç ve sağlıklı bedeninin fotoğrafları, sol yanda kanamalı stomalar ve ameliyat kesikleri. Burada Tracey’nin bu ana gelene dek hissettiği ruhsal acılara bir katman daha ekleniyor, fiziksel acılar.

Fakat hayat devam ediyor. Koridor bitiyor ve nihayet aydınlık. İyileşme süreci; sergiye adını da veren “ikinci hayat” fikrinin temsilcisi, Tracey ödenen tüm bedellerin ardından yeniden doğuyor. Son odaya gelindiğinde 2024 tarihli Ascension’ (Yükseliş) adlı devasa bronz heykel, onun kanser sonrası bedeniyle kurduğu yeni ilişkiyi incelerken, bu alandaki resimleri acı ve kalp kırıklığına rağmen içinden geçtiği ruhani ve dönüştürücü sürece odaklanıyor.

Sanat yapmak dağa tırmanmak gibidir

Tracey, ikinci yaşamından bahsederken “Benim için sanat yapmak, adım adım bir dağa tırmanmak gibiydi. Ve sonunda zirveye ulaştığımda, bayrağımı diktim. O bayrak, şimdi sahip olduğum inanç ve odaktır; çünkü dağın da üzerine çıkar, rüzgârı yakalar” diyor. ‘Gerçek bir yaşam kutlaması’ olarak nitelendirdiği bu son sergisi onun için aşk, yas, acı ve kederle derin bir yüzleşme. Seyircisine gül bahçesi vaad etmiyor kabul, ama hayatın dikenlerini beraber ayıklamaya çağırıyor.

Tracey Emir’in ‘Second Life’ (İkinci Yaşam) başlıklı sergisi 31 Ağustos 2026’ya kadar Tate Modern’de.