“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

NEW YORK’TA BİR APARTMANDA PANDEMİDE ON DÖRT GÜN

Pandemi nedeniyle dünyanın içerdiği 2020'de New York'ta köhne bir bina çatısında bir grup komşu bir araya gelir. Her akşam saat yedideki ritüellerinin ardından, belirsizliğe karşı en kadim silahlarını kuşanırlar: Hikâyeler.
Amerikan Yazarlar Sendikası'nın pandemi projesi 'On Dört Gün', Doğan Kitap etiketiyle Türkçede. Margaret Atwood ve Douglas Preston tarafından derlenen 'On Dört Gün', edebiyat dünyasındaki en parlak 36 kısa anonim anlatılarla bir araya gelen modern bir Decameron projesi. John Grisham'dan Celeste Ng'ye, Tess Gerritsen'den Dave Eggers'a kadar pek çok seçkin yazarın sesinin karıştığı heyecan verici bir ortak roman.
Okuru karantinanın klostrofobik atmosferine götüren aşk, ihanet ve hayatta kalma arzusuyla dokunmuş bu anlatılar, öykü anlatımı eyleminin ruhunu iyileştiren sihirli gücü bir kez daha kanıtlıyor. 'On Dört Gün'den tadımlık bir bölüm sunuyoruz.

Birinci Gün
31 MART 2020
Bana 1A derler. New York’un Aşağı Doğu Yakası’ndaki Rivington Sokak’ta bir apartmanın yöneticisiyim. Utanmadan Fernsby Konak adında, altı katlı asansörsüz bir apartman; daha inşaattan hurda, çoktan müteahhide verilmiş olması gereken bir mezbele. Gitgide mutenalaşan mahallemizin ortasında bir bataklık gülü. Bildiğim kadarıyla burada ünlü hiç kimse yaşamadı; seri katiller, tabu deviren grafiti sanatçıları, sarhoşluğu pis alkolik şairler, radikal feministler ya da Artistler Mahallesi’nin yolunu aşındıran Broadway şarkıcıları oturmadı. Sırf binanın tipine bakacak olsak bir iki cinayet işlenmiştir mutlaka ama New York Times’a haber olacak bir şey yok. Kiracıları doğru dürüst tanımıyorum. Yeni başladım: Birkaç hafta önce, Covid nedeniyle şehir kapatılırken girdim işe. Daire de lojman olarak veriliyor. Numarası 1A olunca birinci katta gibi düşündüm. Ama buraya geldiğimde –ki artık vazgeçemeyecektim– aslında bodrum katında olduğunu, Hades’in kömürlüğü kadar karanlık ve üstüne üstlük telefon da çekmeyen bir yer olduğunu gördüm. Bu binanın bodrum katı birinci kattır, ikinci kat gerçek birinci kattır ve bu şekilde altıya kadar devam eder. Yersen.

(…)

Her şey çok çabuk oldu. Bir gün Wuhan mıdır Muhan mıdır bir yerlerde koronavirüs patladı, ertesi gün bir de baktık Birleşmiş Amerika’mızın nur topu gibi bir pandemisi olmuş. Yeni bir eve taşınır taşınmaz babamı ziyaret etmeyi planlıyordum, bu arada da bir hastabakıcının yardımıyla neredeyse her gün Kusyeşil Köşkü’ndeki babamla görüntülü konuşuyordum. Sonra birdenbire orduyu göreve çağırıp New Rochelle’i kuşattılar, merkez üssünde de babam mahsur kaldı ve dünyayla bağlantısı kesildi. Daha da kötüsü, birdenbire resepsiyona da, hastabakıcıya da, babamın kendi telefonuna da ulaşamaz oldum. Aradım da aradım. Ya uzun uzun çaldı açılmadı ya açık bırakmışlardı sürekli meşgul çaldı ya da telesekretere bağlandı. Mart ayında Covid nedeniyle şehir kapatıldı ve kendimi köhne bir apartmanda, tanımadığım apartman sakinleriyle, ıvır zıvırla dolu yukarıda bahsettiğim kömürlükten bozma dairede buldum. (…)

✽ ✽ ✽
Cennetteki yalnızlığım uzun sürmedi. Birkaç gün önce, mart ayının bu son haftasında, Covid şehri yakıp kavururken, kiracılardan biri kapının kilidini kesti ve çatıya plastik bir sandalye, bir sehpa ve bir saksı sardunya koydu. İfrit olmuştum. Wilbur Amca sağ olsun diğer ıvır zıvırlarının yanı sıra bir kilit koleksiyonuna da sahipti, ben de öküz bayıltacak kadar ağır, sertleştirilmiş, krom ve çelikten devasa bir asma kilit alıp kapıya taktım. Kesilirse paranızın üç katı iade garantisi vardı. Ama onlar da benim kadar özgürlük düşkünü olacaklardı ki, biri kapıyı levyeyle kanırtıp açarken orta yerinden çatlattı. Ondan sonra kilit filan tutmadı. Covid sırasında yeni kapı taktırın da görelim.

✽ ✽ ✽
Kimin yaptığını biliyor gibiyim. Kırılan kapıyı bulduktan sonra çatıya çıktığımda, suçlu “ana rahmine dönme koltuğu” dediğim yapay kürk kaplı yumurta şeklindeki bir koltuğa kıvrılmış, elektronik sigara içiyor ve kitap okuyordu. O koltuğu ta çatıya çıkarmak onu çok zorlamıştır. 5B’deki genç kiracıydı bu, Wilbur’un İncil’inde Hello Kitty dediği, çünkü hep üzerinde o karakter olan kazaklar ve üstler giyiyordu. Kapıyla ilgili bir laf edeyim diye meydan okurcasına soğuk bir bakış attı bana. Ben bir şey söylemedim. Ne diyecektim ki? Diyeceksem de önce ona biraz saygı duymam gerekiyordu. Bana kendimi hatırlattı. Birbirimizle konuşmak zorunda da değildik; o da benim onu görmezden geldiğim kadar beni görmezden gelmeye hazırdı. Bu yüzden mesafemi korudum.

Derken tek tük diğer kiracılar da çatı katını keşfetmeye başladı. En çirkin koltuklarını dar merdivenlerden yukarı sürüklediler ve günün deyimiyle “sosyal mesafeli” kalmaya dikkat ederek günbatımına doğru yerleştiler. Durdurmaya çalışmadım değil. Tehlikeli ve yasak olduğunu (teknik olarak doğru!), oraya kimsenin çıkmaması gerektiğini, birinin takılıp alçak korkuluklardan düşebileceğini belirten bir yazı astım. Ama bu noktada karantina adeta bir ömür sürmüştü ve insanların temiz hava ve manzaradan yoksun kalmaya itirazı büyüktü. Haksız değiller. Bina karanlık, soğuk ve cereyanlı; koridorlar tuhaf tuhaf kokuyor; ortalık çatlak ve kırık camlardan geçilmiyor.

Ayrıca dam yeterince büyük, herkes dokunmamaya, yüksek sesle konuşmamaya, hatta sümkürmemeye dikkat ediyor ve ikişer metre mesafeyle duruyoruz. Sıçtığımın şehrinde el dezenfektanı bulunsa, damın kapısına bir damacana alır koyardım. Zaten günde bir kez kapı kollarını çamaşır suyuyla siliyorum. Kendim için de endişelenmiyorum, daha otuz yaşındayım, astımım dışında virüs bana vız gelir diyecek kadar gencim. Yine de özel alanımı özledim.

Bu arada, Covid şehri kırıp geçiriyordu. 9 Mart’ta belediye başkanı, şehirde on altı vaka olduğunu açıkladı; bahsettiğim gibi 13 Mart’ta Ulusal Muhafızlar New Rochelle’i kuşattı; nihayet 20 Mart’ta New York, herkes Tiger King’e yetişebilsin diye tam zamanında kapatıldı. Bir hafta sonra, hasta sayısı yirmi yedi bini aştı, her gün yüzlerce kişi ölüyor ve vakalar artıyordu. İstatistikleri didik didik inceledim ve sonra, sanırım kaderin bir cilvesi olarak, bunları Wilbur’un Fernsby İncili adını verdiği kitabının arkasındaki boş sayfalara kaydetmeye başladım. New York’tan gidebilecek durumu olan herkes gitmişti haliyle. Zenginler ve profesyoneller, batan gemiyi terk eden fareler misali şehirden çığlık çığlığa kaçarak Hampton, Connecticut, Berkshire, Cape Cod, Maine –artık New Covid City dışında neresi varsa oralara sığındı. Biz kılıç artıklarıyız. Yönetici olarak Covid’in buraya girip Fernsby Konak sakinlerini öldürmemesini sağlamak benim görevim –ya da ben üstüme alındım. (Fakirlik belgeli kiracılar hariç –sakın kapı kulplarına çamaşır suyu harcama derdi bence mal sahibi burada olsa.) Kuralları belirleyen bir bildiri dağıttım: Binaya dışarıdan kimse getirilmeyecek, ortak alanlarda herkes iki metre arayla duracak, merdivenlerde toplanılmayacak. Falan filan. Babam da olsa böyle yapardı. Yetkililerden henüz maske konusunda bir yönlendirme gelmedi çünkü eldeki maskeler sağlık çalışanlarına bile yetmiyor. Karantinayla birlikte biz de bu binaya kapandık.

Böylece her akşam, çatıyı keşfeden kiracılar yukarı çıkıp takıldılar. Başta altı kişiydik. Hepsini Fernsby İncili’nden araştırdım. 2B’den Sirke, 5C’den Eurovision, 2D’den Yüzüklerin Hanımefendisi, 6D’den Terapist, 3C’den Florida ve 5B’den Hello Kitty vardı. Birkaç gün önce New Yorklular günbatımında, saat yedide doktorları ve diğer sağlık çalışanlarını alkışlamaya başladılar. Bir şeyler yapmak ve rutinden çıkmak iyi hissettirdi. Böylece insanlar yediden hemen önce çatıda toplanmayı alışkanlık haline getirdiler ve saat geldiğinde hepimiz şehrin diğer sakinleriyle birlikte çatıdan alkışladık, tezahürat yaptık, tencerelere vurduk ve ıslık çaldık. Gecenin başlangıcı buydu. Wilbur’un çöplüğünde bulduğum, içinde mum olan çatlak bir feneri getirdim. Diğerleri de kandiller ve siperli mumluklar taşıdı ve böylece küçük bir ışıklı alan oluşturabildik. Eurovision’da pirinçten, camı kesme, antika bir gaz lambası vardı.

Başlangıçta kimse konuşmadı ve bu da beni hiç bozmadı. Babamın yıllarca birlikte yaşadığı ve yardım ettiği insanlar tarafından nasıl muamele gördüğüne tanık olduktan sonra, onları tanımak istemedim. Onlarla buraya bile çıkmazdım da, önce ben bulmuştum burayı. Kiracıları arkadaş edinebileceğini düşünen yönetici, başına dert arıyor demektir. Böyle bir bok çukurunda bile herkes kendin yöneticiden üstün görüyor. Bu yüzden benim sloganım, mesafeni koru. Belli ki onlar da beni tanımak istemiyorlardı. Güzel. Yeni olduğum için herkes yabancıydı. Zamanlarını telefonlarına bakarak, biralarını ya da şaraplarını yudumlayarak, kitap okuyarak, ot içerek ya da dizüstü bilgisayarlarıyla uğraşarak geçiriyorlardı. Hello Kitty rüzgârın tersine o koltuğa kuruldu ve hiç durmadan elektronik sigarasına asıldı. Bir ara kokusu geldi, iğrenç tatlı bir karpuz aromasıydı. Nefes alır gibi hiç durmadan emiyordu o şeyi. Ölmemiş olması mucize. İtalya’da çoğunlukla yaşlılar da olsa insanların solunum cihazına bağlandığını dinledikçe, o boku bir tokatla elinden fırlatmak istedim. Ama kötü alışkanlıklar hepimizin hakkı herhalde, hem yöneticiyi kim takar? Eurovision, minyatür Bose bluetooth hoparlörler getirip koltuğunun yanına koyarak hafif pop müzik çaldı. Anlayabildiğim kadarıyla binamızdaki kimse market alışverişi ya da tuvalet kâğıdı almak için bile dışarı çıkmıyordu. Tam kapanma halindeydik.

Bu arada Presbyterian Downtown Hastanesi’ne çok yakın olduğumuz için ambulanslar Bowery’de bir aşağı bir yukarı vızıldıyor, yaklaştıkça sirenleri daha da yükseliyor ve geçip gittikçe can çekişen bir feryada dönüşüyordu. Sonra beyaz frigorifik kamyonlar çıktı ortaya. Çok geçmeden Covid kurbanlarının cesetlerini taşıdıklarını öğrendik ve eskinin veba arabaları gibi gece gündüz sokaklarda tangır tungur dolaştılar, iki adımda bir durup kefenlenmiş yüklerini aldılar.

31 Mart Salı –bugün– benim için bir dönüm noktasıydı, çünkü bu kitaba bir şeyler yazmaya başladığım gündü. Başlangıçta sadece sayıları ve istatistikleri kaydetmeyi planlıyordum, ancak iş çığrından çıktı ve daha büyük bir projeye dönüştü. Bugünkü rakamlar bir tür dönüm noktasıydı: New York Times, şehirde Covid’den ölenlerin bin kişiyi aştığını bildirdi. Şehirde 43.139, eyalette ise 75.795 vaka bulunuyordu. Beş ilçeden Queens ve Brooklyn sırasıyla 13.869 ve 11.160 vaka ile Covid’in en sert vurduğu yerler olurken, Bronx’ta 7.814, Manhattan’da 6.539 ve Staten Island’da 2.354 vaka kaydedilmişti. Kâğıda yazılan sayılar adeta evcilleşiyor, korkunçluğunu biraz yitiriyordu.

Öğleden sonra yağmur yağdı. Hep yaptığım gibi günbatımından on beş dakika kadar önce dama çıktım. Akşam ışığı yağmurdan parıldayan Bowery’ye uzun gölgeler düşürüyordu. Sirenler soluklandığında şehir boş ve sessizdi. Garipti, huzurunda bir tuhaflık hissediliyordu. Ne arabalar ne kornalar ne kaldırımlar boyunca evlerine doğru ilerleyen yayalar, ne de tepemizde uçakların vızıltısı vardı. Hava duru ve temizdi, karanlık bir güzellik ve büyülü bir alametle doluydu. Egzoz dumanı olmayınca hava taze kokuyordu ve bana Vermont’taki kısa mutlu hayatımı hatırlattı… Her ne hal ise. Sokaklar karanlığa gömülürken her zamanki kiracılar çatıda toplandı. Saat yedi olduğunda ve çevredeki binalardan gelen ilk tezahürat ve takırtıları duyduğumuzda, ağır hareketlerle koltuklarımızdan doğrularak her zamanki ıslık, alkış, tezahürat şeyini yaptık –2B’deki kiracı hariç hepimiz. O ise oturmuş telefonunu kurcalıyordu. Wilbur beni onun hakkında uyarmıştı: Ampul değiştirmeye bile seni arayan bir prensestir ama prenses gibi de bahşiş verir.

‘On Dört Gün’e katkı sunan 36 yazar: Charlie Jane Anders, Margaret Atwood, Jennine Capó Crucet, Joseph Cassara, Angie Cruz, Pat Cummings, Sylvia Day, Emma Donoghue, Dave Eggers, Diana Gabaldon, Tess Gerritsen, John Grisham, Maria Hinojosa, Mira Jacob, Erica Jong, CJ Lyons, Celeste Ng, Tommy Orange, Mary Pope Osborne, Douglas Preston, Alice Randall, Ishmael Reed, Roxana Robinson, Nelly Rosario, James Shapiro, Hampton Sides, R. L. Stine, Nafissa ThompsonSpires, Monique Truong, Scott Turow, Luis Alberto Urrea, Rachel Vail, Weike Wang, Caroline Randall Williams, De’Shawn Charles Winslow ve Meg Wolitzer. (Hangi yazarın hangi bölümü yazdığı ise kitabın sonunda belirtiyor.)