“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

DOSTLAR ARASINDA: OLUR BÖYLE ŞEYLER

Hal Ebbott

Üniversiteden iki arkadaş, 30 yıl sonra bir doğum günü için buluşuyor. Her şey mükemmel, iki ailede herkes birbiriyle dost, herkes zengin, sorunsuz ve mutlu. Oysa biliyoruz ki hiçbir zaman böyle olmaz, hele ortada egosu yüksek erkekler varken. Hal Ebbott, ilk romanı ‘Dostlar Arasında’da bu buluşmayı ve geçmişi ustaca geriye dönüşlerle bir arada anlatılıyor. Beyaz Amerikan dünyası yine kendini okutuyor. Kadın karakterlerin tek boyutlu olması ve çok fazla benzetme yapması romanın iki zayıf yönü.

Holden Kitap bizi yeni yazarlarla tanıştırmaya devam ediyor. ‘Dostlar Arasında’ romanının yazarı Hal Ebbott, Amerikalı. Kendi adında çok havalı, şiiri sevdiğini belli eden bir web sitesi var ama yaşını maalesef bulamadım, neyse ki fotoğraflarına ulaşmak mümkün, genç olduğunu söyleyebilirim. ‘Dostlar Arasında’ ilk romanı ve 2025’te yayımlanmış. Türkçeye oldukça hızlı kazandırılan roman ilgi çekici kapağıyla da anlattıklarıyla da popüler olabilir.
Okuyan ve yorum yapanların genelde rahatsız edici bulduğu roman bence sanatın tam da yapması gerekeni yapıyor. Rahatsız ediyor. ‘Dostlar Arasında’ iki gencin üniversitede tanışmasıyla başlıyor, üstelik bu tanışma biraz rekabet içeriyor. Filmlerden, dizilerden, John Cheever’dan, Raymond Carver’dan, Joyce Carol Oates’tan aşina olduğumuz bu beyaz Amerikan hayatı, Ivy League üniversiteleri, banliyö aileleri yine karşımızda. Amos ve Emerson’ın arkadaşlığı ve sonrasında kurdukları aileler…

Atletik, sporcu, göz önünde, başarılı iki gencin tanışmasının hemen ardından romanda birinci bölüm başlıyor ve 30 yıl sonrasına atlıyoruz. Emerson’ın 52’nci yaş günü kutlaması nedeniyle New York kırsalındaki, ahırları, özel bahçeleri, tenis kortları olan kır evine şehirde yaşayan Amos ve ailesi ziyarete geliyor. 30 yıldır arkadaş olan bu iki erkeği ve ailelerini şöyle özetlemek mümkün: Emerson başarılı iş adamı, karısı Retsy tiyatro yönetmeni, bir de 16 yaşındaki kızları Sophie var. Belli ki Emerson kadar zengin olmayan Amos ise ailesiyle New York’un merkezinde yaşıyor, psikolog, kendi başına çalışıyor. Emerson’un tanışmalarına vesile olduğu karısı Claire ise hekim ve Emerson’la bebekliğinden beri arkadaş. Amos ve Claire’in de Anna adında annesiyle biraz çatışma yaşayan 16 yaşında bir kızları var.

Görüldüğü üzere her şey mükemmel, iki ailede herkes birbiriyle dost, herkes zengin, sorunsuz ve mutlu. Oysa biliyoruz ki hiçbir zaman böyle olmaz, hele ortada egosu yüksek erkekler varken. Tersliklerle başlayıp ilerleyen hafta sonu ve geçmiş ustaca geriye dönüşlerle bir arada anlatılıyor. Emerson tam da cuma günü kaza yapmış, intihar etmeye çalışan bir kadın arabasının önüne atlamış, neyse ki ölmemiş ama terslik tersliktir. Akşam yemeği sırasında Emerson ve Amos’un insana, hastalığa bakış açıları biraz çatışıyor, hep olduğu gibi kadınlar arayı bulmaya çalışıyor ki Retsy bu anlamda roman boyunca epey yalnız çünkü Claire kocasıyla çok yakın arkadaş, kendisiyle değil.

Yemekte kendi kendine gerilip duran, sonrasında her şeyi takan, Amos’la arkadaşlıklarını düşünen Emerson’ın romanın arıza tipi olduğunu en baştan biraz seziyoruz aslında. Gece sevişirken karısının sıkıldım deyip yarıda bırakması Emerson’a vurulan ikinci darbe oluyor. Maalesef darbeler ikiyle de kalmıyor, sabah her şeyi unutup güne taptaze başlama planları yapan erkekler (bu arada Emerson’ın gidip Amos’u uyandırması, sonra yatağında zıplaması, sonra kahkahalarla yatağa düşüp kalmaları gibi 52 erkeği için oldukça tuhaf durumlar da var bence) tenis oynarken Emerson bu kez de bileğini burkup yürüyemez hale geliyor.

Amerikan hayatına dair okuduğum romanlarda, izlediğim dizi ve filmlerde her seferinde nasıl hayatlar bunlar diye şaşırıyorum çünkü gerçekten anlayamadığımız bir biçimde sahte her şey. Sevgileri, bağlılıkları, dostlukları, her şey garip bir rekabet içeriyor. Bunu biz mükemmeliz anlamında söylemiyorum elbette ama 30 yıllık arkadaşın ayağını burkup diğerine yaslanarak yürümek zorunda kalması, arkadaşının kazayı anlattığından şüphelenmesi (ki niye anlatmasın), sürekli yenildiğini, başrolü kaybettiğini hissetmesi o kadar komik ki. Erkek egosunun, narsisizminin farkındayım ki burada Emerson öyle bir tablo çiziyor ama “Madem bu kadar sorguluyorsun, niye arkadaşsınız o zaman” diye sorma ihtiyacı hissediyor insan. Mecbur kaldığın akraba değil sonuçta.

Emerson istediği havayı atamamış, doğum günüyle hayal ettiği sükseyi sağlayamamışken duruyor, duruyor ve hayatlarını değiştirecek bir hareket yapıyor. Romanın çatışma noktasını doğuran bu olay maalesef taciz. Rekabet hissettiği adamın kızının dahi ona acıdığını, ona bazı sinyaller verdiğini düşünen, andropozdaki acınası bir erkeğin acınası hareketi.

Romanda Claire ve Retsy karakterlerinin çok derinlikli yazılamadığını düşünüyorum. Biri güçlü biri zayıf iki kadın prototipi çizilmiş, yazarın ilk romanı olduğu düşünülürse çok da önemli değil. Fakat yaşanan olayı detaylıca anlatmayıp sezdirmesi ve sonrasında atladığı zamanla Anna’ya odaklanması bence başarılı. Özellikle Anna karakteri, yaşadığı olaydan sonraki davranış bozukluğu, anlatamaması çok gerçekçi. Biz kadınlar her şeyi kendimize yontmayı, her şeyde kendimizi suçlu bulmayı öyle bir başarıyoruz ki burada da Anna yaşadığı gerçek miydi, değil miydi diye bile düşünüyor. Ailelerin gelecekte ne olacağını, anlatırsa dostluklarının biteceğini düşünmesi ise on altı yaşındaki bir kızın naifliği diyelim… Çünkü roman tam da gerçek hayat gibi ilerliyor. Anna babasına anlatıyor, karı koca arasında kıyamet kopuyor ama burada maalesef genç kızların çok yalan söylediğini savunan bir anne var, kızına sahip çıkan değil. Claire çocukluk arkadaşına inanmayı seçiyor ve evliliklerini de sallantıya sokuyor. Hal Ebbott gerilimi tırmandırıyor ve romanı başarılı bir plot twist'le bitiriyor.

Okuduğum yorumlarda yazar epey eleştirilmiş, çok mizojin olduğunu, böyle olayları anlatan erkek yazarlardan bıktıklarını yazanlar olmuş. Üzgünüm, edebiyat bizim olmasını umduğumuz hayatı anlatmak zorunda değil. Kızlarıyla garip bir anlaşmazlık içine giren çok fazla anne var ve romanda olup biten her şey gerçek hayatla son derece uyumlu. Son yıllarda duyduklarımızı, popüler figürlerden Mia Farrow’u, Alice Munro’yu bildikten sonra yazara kızmak neden, bilmiyorum. Oysa evet, ideal dünyada Anna için dünyanın camını penceresini indirmek gerekirdi. Dünya ideal değil, dostlar, hele aileler arasında olur böyle şeyler…

Hal Ebbott bu ilk romanında çok zor bir konuyu ele almış, beyaz Amerikan dünyası yine kendini okutuyor. Kadın karakterlerin tek boyutlu olması ve çok fazla benzetme yapması bence bu romanın iki zayıf yönü. Yazar her şeyi bir başka varlığa benzeterek kuruyor imgeleri ve bu bir yerden sonra okurun asıl anlatılandan uzaklaşmasına sebep oluyor: “Çünkü arkadaş sevgisi yer çekimi gibidir, parçacıklar nedensiz yere doğru çekilir… Mevsimler, güzel çekmeceli bir sandığın üstündeki örtüler gibiydi… Doğuştan sahip olduğu şiddet bilinci ve hafızasıyla, bir sürüngene benziyordu.”
Bence Amerikan edebiyatını asıl başarılı yapan sadeliği ve vurucu noktaları sezdirmesi, burada Emerson’ın karısını azarlarken Anna’ya yakalanması, Claire’in Anna’yı izlerken rahatsız olması gibi detayların anlatımı çok daha etkili. Tanrı anlatıcının araya girip açıklamalar ve benzetmeler yapmasına hiç gerek yok. Okur yorumlarından bahsettim, çok güldüğüm ve katıldığım biriyle yazıyı bitirmek istiyorum: “Dostlar Arasında, iki adamın birbirlerini becermek istediklerini itiraf etmeleri halinde kolayca önlenebilecek bir krizi konu alan romanlar arasında haklı yerini alıyor.” Meltem Yılmaz Deniz’in başarılı çevirisiyle.