“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

SORULARIYLA HEPİMİZİ SINAYACAK FİLM: BOŞLUĞA HİTAP

Hilal Baydarov

Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali'nde yapan 'Boşluğa Hitap', Azeri yönetmen Hilal Baydarov'un üçüncü filmi. Çölde hakikat arayışı diye özetleyebileceğimiz, hipnotize edici, etkileyici bir film. 45. İstanbul Film Festivali'ndeki gösterimin ardından seyircilerle buluşan yönetmen, sanatı neredeyse yeniden tanımladı. Sinema sanatını ve dinamiklerini, kendi bakış açısıyla üniversite kürsüsünde ders verircesine anlattı.

Bilgi Sinema’dan Fol’e uzanan yolculuğu boyunca önerileri, seçkileri ve film kürasyonlarıyla ufkumu genişleten, genç yönetmenlerimizden Burak Çevik’in yapımcılar arasında olduğu ‘Boşluğa Hitap’, biraz da onun referansı sayesinde festivalde radarıma girdi. Açıkçası film sonu salondan çıktığımda içimden, ardından gelecek filmi bekleyen fuayedeki diğer insanlardan daha şanslı olduğumu düşündüğümü fark ettim. Gerçekten çok şaşırtıcı ancak, bu zorlayıcı filmi izlemiş olduğum için kendimi diğerlerinden şanslı hissettim, istemsizce. Zorlayıcı dememi mazur görün, zira yönetmen Hilal Baydarov gösterim öncesinde açıkça anlattı:

“Bu filmi neden yaptığım, ne için yaptığım soruluyor. Ben filmimi kendim gibi insanlar için yaptım. Film üç defa gitti ve geri geldi. Yani kabul oldu sonra geri çevrildi. Kabul oldu sonra geri çevrildi. Sonra kabul oldu bir daha geri çevrildi. Hepsinde de sebep şuydu: Film sıkıcı, uzun, bir şey anlatmıyor. Ben sinema okumadım. Üniversitede hep yalnız sinemaya giderdim, günde beş film izliyordum o zamanlar. Çok zevk alırdım. Yeminler olsun, o filmler ne anlatıyordu şimdi hiçbirini hatırlamıyorum. Filmi gerçek anlamda kendim gibi insanlar için yaptım ben. Bu filmden önce kendimi bayağı genç hissediyordum. Artık hissetmiyorum. Çünkü bu filme başlar başlamaz yaşlandım. Herhâlde yaşamdan gideceğimi bile düşündüm. Bir tane olsun film yapayım da kendim gibi insanlar için geride bırakayım istedim, öyle bu filmi yaptım. Siz de eğer sıkılırsanız bu cümlelerimi hatırlayın. Şimdi sizler de filmi izlerken sıkılabilirsiniz. Sıkılmayın demeyeceğim, sıkılın. Sıkılmak güzel bir şey.”

Bahsettiğim his, yalnızca uzun süredir beyin kıvrımlarımı bu denli karıncalandıran bir film izlememiş oluşumdan, böyle bir deneyime hasret kalmamdan da kaynaklanmıyor. Ayrıca filmin yönetmeni Hilal Baydarov’un film gösteriminde bizimle olması ve gösterim ardından gerçekleştirilen söyleşide uzun zamandır hasret kaldığım yeni bir deli-dahi sanatçıyla karşılaşmamla ilgili. Gençliğinde matematik şampiyonasını da kazandığını gördüğümde, onun için kullandığım deli-dahi tanımım daha da içime siniyor.

Çölün, hiçliğin ortasında hakikat üzerinde düşünen, hakikati arayan ve tüm gerçekliğini de bu uğurda feda eden hipnotize edici bir film ‘Boşluğa Hitap’. Yönetmeninin de kendisini sekiz ay süreyle çöllere vurduğu, bedensel hastalıklar kazandığı, belki de zamanla çağımızın keşişlerinden biri olarak tanımlayabileceğimiz orijinal bir zihnin sorularıyla dolu bir film. Zorlayıcı soruları ve hipnotize edici görüntüleriyle izleyicinin de gerçeklik algısını kıran bir görsel tasarıma sahip filmin izleyiciye konforlu hiçbir vaadi yok.

Baydarov dosdoğru konuşan biri, belki biraz elitist (ki bu benim için en güzel sıfatlardandır), asla kibirli değil, hatta tam aksine olabildiğince alçakgönüllü bir yerden doğru bildiklerini söylüyor, kimseden çekinmeden. Hatta inandığını keskin ve dolambaçsız söyleyişiyle daha da takdir kazanıyor diyebilirim. Sanat üretilmesi için önce çokça okunması gerektiğini, ancak artık kimsenin okumadığını söylemekten çekinmiyor mesela. Doğru düzgün bir sanat temeli olmadan, saatlerce müzelerde klasikleri incelemeden görsel bir dil yaratılamayacağını ekliyor. Kırsallığın köşeli algısının eğitilmeden estetik bir yaratımın gerçekleşemeyeceğini, Pre-Sokratikleri okumadan asla derinleşilemeyeceğini söylemekten de çekinmiyor. Bunların kulağa başka bir çağdan geldiğini iddia edeceklere karşı ise uzun süredir eksikliğini hissettiğimiz, temelden donanımlı bir çılgın sanatçı portresi çiziyor. Hem sanata çılgınca (en hafif tabiriyle) kafa yoruyor, hem de işin zanaatini bir kenara bırakmıyor.

Uzun zamandır bu denli heyecanlandığım bir karşılaşma yaşamadığım için lafı uzatıyorum, daha da uzatmadan sizi kendisiyle tanışmaya davet ediyorum.

Sizi kısa filmlerinizden itibaren takip ediyorum. Yani Hilal Baydarov’un bir derdinin olduğunu, çok orijinal bir adam olduğunu biliyorum zaten. Bu uzun metraj fikri nasıl gerçekleşti?

Şöyle bir şey oldu son zamanlarda, ticari olmayan film kalmadı. Festivaller de dahil. Ticari filmlerin karşısında bazı insanların izleyeceği farklı ticari filmler konulmaya başlandı.
Yine ticari filmler yani. 15 yıldır buradayım; ama açıkçası film yapabilmemin tek sebebi ailemin ve arkadaşlarımın olması. Normalde bambaşka bir ekiple bambaşka film yapıyorduk, yapamadık. Çöl şartlarında devam edemedik o ekiple. Şimdi bu filmde oynayan zaten annem, bir diğeri de Hüseyin, benden para almıyor. Çok ciddi söylüyorum: Annem yemek yapıyor, Hüseyin yemek yiyor, sonra çekiyoruz. Çıkıyoruz saatlerce, günlerce çölde dolaşıyoruz. Benim aklıma bir cümle geliyor, metinsiz gidiyoruz bakın, o anda geliyor, çekiyoruz. Benim her yerimde sağlık sorunları çıktı sonra. Çölün ortasında, güneşin altında susuz dayanmaktan. Ama sekiz ay boyunca hep Hüseyin’leydik. 250 saatlik çekim yaptık. İkimizdik, filmin %90'ında 10 ay belki de sadece Hüseyin’le ikimizdik. Kurguyu da annemle yaptık. 9 ay boyunca uğraştık, kadın artık ticari film izleyemiyor, dizi izleyemiyor. Diğer filmlerimde de genelde böyleydi, böylece çıktı film. Parayla yapılmadı, ticari bir hedefi de olmadı. (Yani sinema, bazı insanlar için başka bir anlama geliyor.)

Sosyal medyada sinema tartışmalarına çok katılırdınız. Hatta Bela Tarr’ı Tarkovski’nin üstüne koyardınız. Ben Bela Tarr hayranı bir yönetmenin filmi olarak filminizi birazcık fazla süslü buldum. Neden SGI kullandınız?

Filmde SGI yok. Hepsini kendim, ellerimle ekledim. Hep endişelendim bu konuda çünkü görseli animasyon mu bilecekler, efekt mi bilecekler, SGI mi bilecekler, benden mi bilecekler, AI mı bilecekler, Ne düşünecekler? emin olamıyordum. Şanssızlığımız oldu bu döneme denk gelmesi. Halbuki ellerimle yaptım onları ben.
Kimse inanmadı önceleri benim yaptığıma. Lensi bile ben kendim yaptım.
60’larda Sovyetlerin kullandığı mercekler vardır. ‘Stalker’ın da yapıldığı lensler bunlar, ben bir gün pazarda gezerken gördüm de 10 manata aldım, hatta iki tane alınca birini bedava verdiler. Teknik olarak konuşup sizi boğmak istemiyorum ama sokakta bulduğum lenslerden yaptım ben filmi, oturup öğrenci gibi günlerce optik çalıştım. Filmin her şeyini ellerimle yaptım ben.

Hakikat arayışı meselesi gibi tasarlanmış bir film izledik, o nedenle ben de Tarr’la kıyaslıyorum sizi. O hakikat soruları da aslında sizin sorularınız değil mi? Yani sanat dediğimiz şey bir hakikat yolculuğunun bizati kendisiyse; hatta hem hedefi ve başlatıcısı ise, sizin tarafınızdan bu kadar tasarlanmış olması çelişmiyor mu?

Gördüğünüz kadrajda 9 focus point var. Odak noktası, normalde tek olur. Bazen 12’ye kadar çıkıyor. Yani ben sizinle konuşuyorum ya, sadece size bakmamamı sağlıyorum, çevreye bakıyorum. Göz gezebiliyor çevrede. Her yerde odak noktası var, bence bu aşık bir insanın haline benzer. Şimdi bunlar kelimelerle izahı olacak şeyler değil, o yüzden filmini yaptık zaten. Hissiyatla ilgili. Elbette filmin her noktasını, her birini bizzat ben tasarladım.
Ben biraz inat ettim. Olumlu anlamda yani, dedim ki bir tane film yap, Robert Bresson’ın dediği gibi sensiz bu film yapılamasın. Böyle çok büyük isimler andık diye kendimi öyle gördüm sanmayın, beni kardeşiniz bilin; şimdi sadece o zamanlar düşündüklerimi anlatıyorum.

Gözümüz, kulağımız tamamen kırsal, bu iyi bir şey değil

Benim sormak istediğim soru, filmi çekerken sizin etkilenmiş olduğunuz yazarlar, yönetmenler ya da düşünürler kimlerdi? Bizlere neler önerirsiniz?

Eskiden sorsaydınız 100, belki fazla beğendiğim film vardı. Sonra 50’ye indi. Sonra bilmem kaça indi. 2019’dan beri film izlemiyorum ben. Bitti, benim sinemaya olan aşkım bitti. Tamamen bitti. Ve bunda 1 gram şaka olmadığını herkes biliyor.

Çünkü neden biliyor musunuz? Bizler, biz bizim coğrafyaya, Türkler mi diyeyim, ne diyeyim ben şimdi? Bizler işte… Bizim gözümüz ve kulağımız tamamen kırsal. Tamamen kırsal. Bu iyi bir şey değil. Çünkü kimse görüntünün ne olduğunu anlamıyor. Kimse Rönesans’ın tarihini bilmez, kimse Barok’u bilmez, kimse buradan atlayıp İtalya’ya müzeleri gezmek amacıyla gitmez. Kimse, kimse gitse de gezmez yani. Şu an ben Münih’ten geliyorum. 10-14 gün sadece aynı müzeye gittim, gezdim gezdim durdum böyle. Aynı resimlere belki 3-5 saat baktım. Bakıyorum bazen çevreme kimse bilmiyor yani onları. Nasıl olacak böyle?
Geçen gün bir araştırmaya baktım. İngilizcede bilmem kaç kişi %75'ten fazla oranda okuduğunu anlamıyor. Türkçe okuyor, okuduğunu yine anlamıyor. Bu oran yüzde 75. Bu Türkçe, ana dilini söylüyorum, ana dilini. Adam ana dilini mahalle konuşmasında bile bilmiyor, beceremiyor. Edebiyatta da %75 okuduğunu anlamıyor. Cümle kuramayan bilmem kaç kişi var.

Geçmişte nasıldı? Bu arkadaşlar, Rönesans dönemi insanları diyelim, 19 yaşında üç dilde divan yazabilmiş. Bizim devirde konuşamıyoruz bile şu an. Okudun anladın, geçtim o bir şey. Bir de bunu şiir yazma durumuna kadar getireceksin. Şiiri anlama durumuna kadar ustalaşacaksın dilde. Hiç öyle siyasi bir şey de değil bu. İngilizce bir kitap okuyanınız var mı mesela? Bilmiyorum. Bizim eskiler Rusçayı çok iyi bilir. Hepsi. ‘Karamazov Kardeşler’i hepsi okumuşlar. 1000 sayfa kitap orada belki 100.000 kelime var. Okumuşlar ama.

Bir zamanlar bütün okuduklarım Nobel’liydi, bütün izlediklerim de Cannes’dan gelmişti. Sonra şöyle bir düşündüm, yani bu Pre-Sokratikleri kim okuyacak? Eski Yunan’ı, Roma’yı kim okuyacak? Lütfen beni yanlış anlamayın ama ciddi anlamda temelden kendisini eğitmiş bir insan bana üç devirden konuşabilmeli: Sokratikler bile değil, Pre-Sokratikler, romancılar ve ön Rönesans. Belki 7-8 senedir modernlerle bağımı kopardım ben. Mesela filmin başındaki Fuzuli alıntısını çıkar dediler bana, bu yüzyılda aklın önüne bir şey konulur muymuş? Böyle bir eleştiri geldi mesela, ben neysem oyum. Gizlemeye saklamaya da çalışmıyorum. Bu kadarım ben. Asla çıkarmam o yüzden. Çıkartmadım da.
Bu bakış açısıyla artık zor…

Sinemanın yeniden doğduğunu da göremeyeceğiz. Sinema artık yitip giden bir sanat. Edebiyatın, resmin, şiirin, müziğin büyüklerini gördük. Ama sinemada artık yenisi gelmeyecek, en büyükleri de o kadar büyük gelmiyorlar açıkçası bana. Daha da büyüğünü de göremeyeceğiz bence, daha da derinleşilmeyecek çünkü bundan sonra. Mümkün gelmiyor bu bana, diğerleri gibi değiller. Çok büyük konuşmak, konuşmuş olmak istemiyorum ama benim inancım yok artık sinemaya dair.

Not: Bu söyleşi Azeri Türkçesinden İstanbul Türkçesine dönüştürüldü, yabancı bir dilden çevrilmedi; sadece deşifre edip editlerken bildiğim Türkçemizi unuttuğum anlar yaşandı. Sürçü lisanlar affola.