“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

ZEYNEP KAÇAR SENİ SEVİYORUM UÇURDUN BENİ

Zeynep Kaçar

Okuduğum ilk andan beri zihnimi meşgul eden, dönüp dönüp yeniden okuyup yeni anlamlar keşfettiğim ‘Kabuk’un yazarı Zeynep Kaçar, Doğan Kitap’tan çıkan yeni romanı ‘Seni Seviyorum Uçur Beni’yle yine sürpriz bir kroşeyle mest ediyor okuru. 20’li yaşlarda üç ‘ev genci’ni merkeze yerleştiren Kaçar, yapısal olarak bilgisayar oyunu gibi kurgulanmış güçlü bir metin ortaya koyuyor, kendini tekrar etmiyor, yeni ve özgün bir anlatı sunuyor. Yer yer eğlenceli, çoğunlukla trajik, bazen felsefi ve oyunsal yapısına rağmen epeyce gerçek bir hikâye. Tüm karakterleri gözle görüp elle tutabiliyoruz. 

Oyuncu, oyun, roman ve öykü yazarı Zeynep Kaçar’ın 2018’de yayımlanan Kabuk’ romanı Türk edebiyatının mihenk taşlarından biridir. Okuduğum ilk andan beri zihnimi meşgul eden, dönüp dönüp yeniden okuyarak yeni anlamlar keşfettiğim, üzerine düşündüğüm neredeyse kusursuz bir romandı. Tüm karakterler ve sahneler zihnimde capcanlı, üzerinden bunca sene geçmesine rağmen. İşte yazarı takip etmeye, ne yazdıysa okumaya başlamam o efsunlu romanı keşfetmeme denk düşüyor. Elbette pek çoğumuz gibi ben kendisini çocukluğumun en renkli parçalarından biri olan Çılgın Bediş’ dizisinin Ayşegül’ü olarak tanırdım fakat Zeynep Kaçar aynı zamanda Türk tiyatrosunun önde gelen oyun yazarlarından biri, 20’den fazla yazdığı oyun var. Bilhassa feminizm temasının öne çıktığı, kadınların yaşamlarını tüm şeffaflığıyla aktaran, canlı ve somut oyunlar bunlar. Hatta yazdığı oyunlar Amerika ve İsveç’te bile oynandı.

Kabuku ise 2021 senesinde yayımlanan romanı Yalnız’ izledi, bu romanla Attila İlhan Roman Ödülü ve prestijli Notre-Dame de Sion Edebiyat Ödülü aldı. Feray da, bir önceki romanda zihnimi renklendiren, keyiflendiren, güldürürken düşündüren ve kimi vakit ağlatan karakterler arasına girdi. Yeni bir roman daha beklerken bu kez 2023’te ilk öykü kitabı Tanrı ve Memeli Hayvanlar’ yayımlandı. Tiyatro oyunu ve romanın ardından öyküde de maharetini kanıtladığı, yine müthiş bir gözlem yeteneğiyle harmanlanmış metinlerdi. Hatta yeteri kadar üzerine düşülmedi, konuşulmadı diye düşünüyorum dönüp bakınca. Arada bir öykülere geri dönüyorum. Sözgelimi kitaptaki ‘Bir Minyatür Roman/Oluşmak’ öyküsünü atölye yapsam kullanırım. Bana göre yazarın en büyük başarısı, hangi türde olursa olsun metinlerine geri dönme itkisi oluşturması, zirâ tüm bu kitapların katmanlı yapısı, toplumun nabzını tutması ve okurunun yaşamından izler bulabilmesi çok kıymetli; ben buna ‘ayağı yere sağlam basan metin’ diyorum kendimce. Şanslıyız ki ilk kitabından beri bu çizgiden ödün vermedi yazar.

Okurunu yine sürpriz bir kroşeyle mest ediyor

İki buçuk senelik bekleyişin ardından Nisan 2026’da, Zeynep Kaçar’ın yeni romanı ‘Seni Seviyorum Uçur Beni’Doğan Kitap etiketiyle yayımlandı. Haberi alır almaz havalara uçtum çünkü  yazardan yeni bir roman okumak burnumda tütüyordu. Okurunu yine sürpriz bir kroşeyle mest etmiş diyebilirim, çünkü yapısal olarak bir bilgisayar oyunu gibi kurgulanmış metin. 

Temelde üç kahramanımız var: Sefa Kaya, İzzet Can ve Beyza Nur. Çok uzak bir evrende geçiyor hikâye; hayır değil tabii ki. Tam da yaşadığımız gerçekliklerin göbeğinde olan olayları üç karakterin oyundaki (!) seçimleriyle ve buna bağlı olarak da alternatifleriyle takip ediyoruz. Aslında roman bittiğinde bende kalan cümle, tüm romanın nüvesini de anlatıyor diye düşünüyorum: “Bizi bir araya getiren el Tanrı’nın eli miydi? Acımasız bir Tanrı’nın aklından geçenlerden miydik biz?” diyor bir noktada Beyza Nur. 

20’li yaşlarındaki bu üç farklı genci bir araya getiren bir figür var: Peri. Bu, hem Beyza’nın ev arkadaşı, kurtarıcısı, ateşe atanı diyebileceğimiz Züleyha’nın sahne adı; aynı zamanda Peri, Sefa’nın büyük aşkı, sevgilisi; eş zamanlı olarak da İzzet Can’ın (karakterin kendi arzusu üzerine bu iki ismi birbirinden ayıramıyorum, lütfen siz de bu yazıyı okurken iki ismini zikrediniz) da rehbersiz hayatına bir yön duygusu veren anne imgesi olarak dahil olan genç bir kadın. 

Zeynep Kaçar ilk kitabından beri alametifarikası olan ikilikleri isimlerle eşleştirmeyi müthiş bir oyunbazlıkla yapmış yine. Ünlü dizinin jeneriğinde dediği gibi Züleyha hem gerçek hem de peri fakat masallar diyarından gelmiyor elbette, onun da bir yolu var bu oyunda. Hayat denilen oyunda; çevrimiçi yahut hakiki. Buna karar veren biziz. Fakat bu noktada üç karakterin de hem bekledikleri Godot hem de kaybettikleri geçmiş gıyabında bir metafor oluyor Züleyha/Peri.

Müthiş gözlem yeteneği

Romanda göze çarpan temel unsurlardan biri de yazarın müthiş gözlem yeteneği: toplumun nabzını iyi ölçen, bunu da eserlerine yansıtmayı tercih eden biri Zeynep Kaçar. Bu romanda da gündemimizi meşgul eden ne varsa gözler önüne seriliyor fakat bunu hususi olarak genç jenerasyon üzerinden vermeyi tercih ediyor. Geçen sene yaşamımıza dahil olan bir tanımı anımsattı bana bu karakterler: ev genci; elbette üçü de çalışıyor, para kazanmaya gayret ediyor, ne denli meziyetlerinin altında işler yapsalar da -belki Sefa Kaya hariç- en azından kendi ayakları üzerinde durmaya çalışıyorlar. 2026 itibarıyla 6.5 milyon ev genci nüfusuna sahibiz, artık üniversite diploması yeterli olmuyor iyi işlerde çalışmak için, hatta birkaç diploma bile yetmiyor. Oyundaki/romandaki gençler de bu kesimi hatırlattı bana, hatta birtakım yanılsamaları da görebiliyoruz roman boyunca. Örneğin Beyza, Züleyha’nın lüks yaşamının nereden kaynaklandığını bilmediği için onun baba parası yediğini düşünüyor; fakat gerçek çok farklı. Aynı zamanda bizi, gücü elinde tutan, paranın esas sahibiyle insan eliyle oluşturulmuş oyunların içinde yem olanlar arasındaki dengesizliği görmeye itiyor. Toplumsal olanı işaret ederken eskinin parmak sallamak, alay etmek yahut küçümsemek anlayışından uzak duruyor yazar, bilakis güldürü ögeleriyle de kara mizahı diri tutuyor. Gerçeği anlatmanın binbir çeşit yolu vardır, edebiyat da bunun en temel yollarından biridir.   

Zeynep Kaçar’ın oyunlarında da görülen, başat bir nokta da karakter temsilleri, bu roman için de geçerli: Can’ın, Metin ve Naci’nin, Züleyha/Peri’nin, Nazik’in, Ümit’in, İrfan’ın ve hatta başdanışmanın bile güçlü birer temsil olduğunu, söz konusu ülke mozaiğinin bir rengini temsil ettiğini okurken görebiliyor, bu temsillerin de neyle bağdaştırılacağının ayırdına varabiliyoruz. Oyun yazarlığının imkânlarından faydalandığını da söyleyebiliriz mutlaka.

Kadın olmanın envai çeşit sunumu

Türk edebiyatında feminist damarın da önde gelen isimlerinden biri bence Zeynep Kaçar, sadece oyunlarında değil, diğer janr üretilerinde de görebildiğimiz kadın olmanın envai çeşit sunumunu görmek mümkün. Seni Seviyorum Uçur Beni’ romanının kadın karakterleri de bu damardan kopup geliyor bana göre, biçem olarak oyunlaştırılan metnin ayaklarını yere değdiren unsur bu. Nazik karakteri mesela, anneliğin bir başka yorumu, farklı bir okuması olarak karşımıza çıkıyor. Yahut Songül. O da, Sefa’nın level atlamasının önünde bir engel teşkil ediyor. 

Yukarıda bahsi geçen güç dengelerinin, kadınlar arası, aile için ya da yetişkin-çocuk şeklinde çeşitlendirilmesini görüyoruz esasında. Bu da rollarcoaster diyebileceğimiz, duyguların ve düşüncelerin iniş-çıkışlar yaşadığı bir okuma deneyimi sunuyor. Bir yandan üzülüyor, bir yandan gülüyoruz okurken, diğer taraftan da düşünüyoruz: hayatımızı, seçimlerimizi, Frost’un seçmediği yolunu, bizim seçtiğimiz yolumuzu. Bu gençler, o vapura binmeselerdi ne olurdu diye düşünüyoruz, ya ben, o adamla/kadınla gitmeseydim ne olurdu, o okulda okumasaydım, o şehirden kaçıp gitseydim, veyahut Peri’yi görseydim, bulsaydım… Soruların ve cevapların iç içe geçtiği bir roman bu. Cevap belki de soruda gizli.

Romanda ilgimi çeken bir başka nokta ise Beyza’nın eğitimi. Dramaturji bölümünde okuyan genç kadının Fuat isminde bir hocası var, roman boyunca trajedinin yapısını, özelliklerini anlatıyor kısım kısım. Onlardan trajedi okumalarını istiyor. Belki de Fuat hoca bizim de eğitmenimizdir? Belki biz de bir trajedi okuyoruz roman boyu. “Trajik karakter, yenileceğini bile bile karşılaştığı güçlüğe, zorbalığa karşı gelendir” diyor Fuat hoca. Sefa da, İzzet Can da, Beyza da trajik karakterler elbette ama yaşadıkları şeye trajedi diyebilir miyiz, bunu irdeliyoruz. Belki de kurtuluşa giden yol seviye atlamaktan geçiyordur? Bu dünya da bir başka seviyedir? Onlar kendi oyunlarının kahramanı olmaya çabalarken biz hangi oyunda, hangi karakteri canlandırıyoruz? Bu bağlamda romanın sağlam bir felsefeye dayandığını söylemek yanlış olmaz. O da bir yanılsama değilse elbet…

Okurun zihninde patlayan bombalar

Bir de roman boyu patlayan bombalar var. Bunu sözlük anlamıyla almamız bile gerekmiyor çünkü hayat bir bomberman olabilir, gerçeğin dışında patlayan bombalar da vardır, ruhumuzda meydana gelebilir. Çocukluk da bir bomba gibidir, her an patlamaya hazırdır. Roman boyunca üç karakterin de - hatta buraya Züleyha/Peri de dahil olabilir - çocukluğuna dair bilgi ediniyoruz, bu da bir nevi okur zihninde bomba patlatıyor, bazen de yangın çıkarıyor. Düşünce fitilini ateşlemekten imtina etmeyen bir yazar Zeynep Kaçar.

Neticede güçlü bir roman ortaya koyuyor, kendini tekrar etmiyor, yeni ve özgün bir metin sunuyor yazar. Yer yer eğlenceli, çoğunlukla trajik, bazen felsefik ve oyunsal yapısına rağmen epeyce gerçek bir hikâye. Tüm karakterleri gözle görüp elle tutabiliyoruz. Bıraktığı tortularda da hayatın özüne dair düşünme imkânı sunuyor. Her halükârda çağdaş edebiyatımızda yerini buluyor Seni Seviyorum Uçur Beni’ romanı.

Bonus: Bu romanı unutup yeniden okumak isterseniz bir yumurta alıp çatlatmanız önemle rica olunur!