“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

SESSİZ DOST’UN OYUNCUSU ENZO BRUMM: BU FİLM DOĞAYLA İLGİLİ ALGIMI DEĞİŞTİRDİ

Enzo Brumm

‘Beden ve Ruh’la tanınan Macar yönetmen Ildikó Enyedi’nin 45. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘Sessiz Dost’u (Silent Friend) seyirciyi bitkilerin sessiz doğasına davet eden büyüleyici bir film. Festivaldeki gösterime katılan filmin genç oyuncusu Enzo Brumm, “Bitkilerin de ilişki kuran canlılar olduklarını bu filmde yer aldıktan sonra öğrendim ve bu da benim doğayı nasıl algıladığım konusunda fikrimi değiştirdi. Umarım bu filmin değiştirdiği tek kişi ben değilimdir. Umarım bu film, başka insanların da doğayı nasıl algıladığını ve doğa için ne yapabileceklerini düşünmeleri konusunda bir bilinç uyandırır” diyor.

Macar yönetmen Ildikó Enyedi’nin yeni filmi ‘Sessiz Dost’ (Silent Friend) büyüleyici görüntüleriyle seyirciyi bitkilerin sessiz doğasına davet ediyor. Nezaketle örülü şiirsel anlatımını güçlendiren ses tasarımı, bitkilerin iletişim becerisini araştıran üç ayrı zaman diliminden üç farklı karakterin bitkilerin iletişim için kullandığı dillerini keşfetme arzusunu işliyor. Film, seyirciye yanından çoğunlukla fark etmeden geçip gittiği bir ağacın neler hissettiğine odaklanmasını ve kelimelerin ötesindeki dünyayı anlamaya çalışmasını, böylece yepyeni bir düşünce sistemi inşaa etmesini öneriyor. 

Film eleştirmeni Leila Latif, Indiewire’da Sessiz Dost’u, “Filmin kapsadığı 112 yıl boyunca, kadınların yalnızca iffetleri nedeniyle değer gördüğü bir dönemden, devrim niteliğinde deneyler yapan, cinsel olarak özgürleşmiş, isyankar bilim insanlarına dönüşmelerine, TED konuşmaları yapmalarına ve alanlarında en iyi bilim insanlarına mentorluk yapmalarına kadar, güç dengelerinde çarpıcı bir değişim yaşanıyor” cümleleriyle özetliyor.

2025 yılında Venedik Film Festivali’nde FIPRESCI  ve En İyi Genç Oyuncu ödüllerini kazanan, Chicago’da En İyi Görüntü ödülü sahibi olan film, 45. İstanbul Film Festivali kapsamında Kadıköy ve Atlas Sinemaları’nda eş zamanlı olarak gösterildi. Filmin Atlas Sineması’ndaki gösteriminin ardından Engin Ertan moderatörlüğünde, umut vaad eden genç oyuncu Enzo Brumm ile kısa bir söyleşi gerçekleştirildi. 

Hem filmin çekimleri sırasındaki deneyimleriniz açısından, hem de daha sonra izlediğinde bu filmi sizin için eşsiz kılan nedir? 

Aslında genç bir oyuncuyum. Meslekte daha yeniyim. O yüzden karşılaştırabileceğim çok fazla deneyimim yok belki ama bu film hikaye anlatımı açısından alışık olduğumuz tarzda bir film değil.

Filmde üç ayrı hikaye var. Bunlar birbirine paralel biçimde anlatılıyor ama filmin özellikle mercek altına aldığı şey bu hikayeleri bir giriş gelişme sonuç şeklinde bir finale erdirmek değil daha ziyade seyirciye bir hissiyat geçirmek. Bu hikayelerin anlattığı, gösterdiği insan ve bitkilerin hayatlarını bize aktarmak. O yüzden hikaye anlatma biçimi açısından yaşadığımız dönemin ruh halinden ve alıştığımız filmlerden farklı olduğunu düşünüyorum.

Sizi izlemek gerçekten çok büyük bir keyifti ama sormak istiyorum, insanlarla değil bitkilerle oynamak gerçekten nasıl bir deneyimdi? 

Çok doğru ve yerinde bir soru. Tabii ki bir insanla karşılıklı oynadığınızda sizin verdiğiniz tepkiyi, ondan gelen tepkiyi almak, bazen gözlerinde bile görmek, sizin oyunculuğunuzu, performansınızı besleyen bir şey oluyor. Elbette bir bitkiyle çalıştığınızda böyle bir süreç söz konusu değil ama ben oyunculuk eğitimi aldım.

Oyunculuk eğitimi alırken bize söylenen aslında en önemli şeylerden birisi, kullanılan dekorları, objeleri de bir insan gibi görüp algılamamızdı. Bunu düşündüm hep bitkilerle konuşurken. Dolayısıyla, bitkilerle olan sahnelerde gösterdiğim heyecan, verdiğim tepkiler, bunlar yalnızca kendi içinden çıkarmam gereken şeylerdi. Elbette zor bir süreçti.

Filmde bir yandan doğa, bir yandan insan ortak bir izlenim sürdürürken birden bilim de devreye giriyor. Orada bir müdahale var. Yani bir yandan izlenim var, bir yandan da müdahale var. Burada acaba bir çelişki, iç çelişki ortaya çıkıyor mu?

Sette bizim için kullanılan set-up’ı kuran bir bilim insanı vardı. Bilimin bize gösterebildiği bir şey aslında bitkilerin de dünyayı ve çevresini bir algılama, onlara bir tepki verme biçimi olduğu oldu. Hatta filmdeki bu sistemin gerçek hayatta çalışma oranı da %60’mış. Ama aslında bunun tam olarak nasıl olduğu hiçbir zaman belki tam olarak anlayamayacağız. En azından bu veri bize dünyada yalnız olmadığımızı, bizim insanlar olarak algılama ve düşünme biçimimizin tekil olmadığını gösteriyor ve bizlere bir diyalog alanı açıyor. Bence bu film bunu göstermek açısından önemli. Bilimin buradaki katkısı da öyle.

İnsanların bitkilerle kurduğu ilişki konusunda bu filmi çekmeden önceki hissiyatınız neydi? Filmi çektikten sonra değişti mi?

Açıkçası bu filmi çekmeden önce insanların bitkilerle nasıl ve ne kadar ilişki kurduğu konusunda çok fazla bir fikrim, deneyimim yoktu. Tabii ki bitkilerin de ilişki kuran canlılar olduklarını biliyordum ama dünyayı kendilerince bir algılama sistemleri, düşünce biçimleri olduklarını bilmiyordum. Bunu bu filmde yer aldıktan sonra öğrendim ve açıkçası bu da benim doğayı nasıl algıladığım, bitkileri nasıl algıladığım konusundaki fikrimi değiştirdi. En azından bir empati geliştirmeme sebep oldu ve eğer ki bir değişimden bahsediyorsak empati bunun ilk ve en önemli adımı sayılmalı. Umarım bu filmin değiştirdiği tek kişi ben değilimdir. Umarım bu film, başka insanların da doğayı nasıl algıladığını ve doğa için ne yapabileceklerini düşünmeleri konusunda bir bilinç uyandırır.