Athens International Literature Festival, daha ilk yılında Atina’nın kültür takvimine iddialı bir giriş yaptı. László Krasznahorkai, David Szalay, Paul Lynch, Selva Almada ve Kevin Barry gibi güçlü yazarları aynı programda buluşturması, festivalin baştan çıtayı epey yukarı koyduğunu gösteriyordu. Bu da doğal olarak, Festivale katılan Paul Lynch’in dediği gibi gelecek yıllar için beklentiyi şimdiden büyüttü.
Festival, Atina’nın Pireos 100 bölgesindeki Technopolis’te yapıldı: bir zamanların gaz fabrikası, bugünün kültür kompleksi. Bu yönüyle İstanbul’daki Müze Gazhane’yi hatırlatıyor. Elbette ölçekleri aynı değil. Yine de her iki mekân da sanayi yapılarının kültür hayatına yeniden açılmasının güçlü örnekleri. Böyle bir yerde edebiyat konuşmak, festivale yalnızca atmosfer kazandırmıyor, aynı zamanda ona hafıza, dönüşüm ve kamusal alan duygusu da veriyor.
Atina Uluslararası Edebiyat Festivalinin üç güne yayılan programı da bu hissi destekliyordu. Oturumlar yalnızca kitapların etrafında dönmüyor; hafıza, erkeklik, kadın cinayetleri, dilin politikası, kolektif okuma, estetik deneyim ve romanın bugün hâlâ ne yapabileceği gibi daha geniş sorulara açılıyordu. Bu yazıda da festivalin bütünü içinden, Türkiye’de de karşılık bulan yazarlara biraz daha yakından bakıyoruz.
Şiddeti adlandırmak, hafızayı diri tutmak
Festivalin ilk günündeki dikkat çekici oturumlardan biri, Arjantinli yazar Selva Almada’nın gazeteci Tina Mandilara ile yaptığı “A Wind That Lays Waste” (Yıkıp Geçen Rüzgâr) başlıklı söyleşiydi. Festival metni bu konuşmayı, yazıyla toplumsal koşullar arasındaki ilişkiyi hafıza, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve doğa üzerinden ele alan bir oturum olarak tanımlıyordu. Aynı çerçeve, Almada’nın Dead Girls (Ölü Kızlar), The Wind That Lays Waste (Yıkıp Geçen Rüzgâr) ve Not a River (Bir Nehir Değil) kitapları için de geçerliydi.

Söyleşide en açık biçimde görünen şey şuydu: Almada’nın metinlerinde Arjantin taşrası yalnızca bir fon değil. Dil, yoksulluk, suskunluk ve doğayla kurulan sert ilişki, doğrudan doğruya metnin maddesine dönüşüyor. Almada, özellikle nehirlerden söz ederken bunu iyice hissettiriyordu. Doğa onun kitaplarında dekor olarak durmuyor; karakterlerin kaderine, hafızasına ve ruhuna işliyor. Bu yüzden Almada’yı okurken manzara ile yazgı, coğrafya ile şiddet, su ile hafıza birbirinden kolay kolay ayrılmıyor.
Türkçede yayımlanan Bir Nehir Değil ile Ölü Kızlar, onun yazısındaki iki ana damarı oldukça iyi ortaya koyuyor. İlki erkeklik, dostluk, suçluluk ve kırsal hayatın sertliği etrafında ilerlerken; ikincisi kadın cinayetlerini kişisel acının ötesine taşıyıp toplumsal hafızanın konusu hâline getiriyor.
Ertesi gün düzenlenen “Don’t Call It Murder. It’s Femicide” (Buna Cinayet Demeyin, Kadın Kırımı Deyin) başlıklı panelde ise bu meseleler daha açık bir siyasal çerçeve içinde konuşuldu. Bu oturumda Almada’ya Katharina Volckmer ve Vicky Tselepidou eşlik etti; moderasyonu Anastasia Grigoriadou üstlendi. Festival programına göre panelin odağında, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin dil yoluyla nasıl görünmezleştirildiği, edebiyatta nasıl temsil edildiği ve ataerkil bir toplumda yazmanın ne anlama geldiği vardı.

Bu panelde Almada’nın sesini özellikle Ölü Kızlar kitabı üzerinden duyduk. Festival tanıtımında da kitap, Arjantin’deki kadın cinayetlerini soruşturma ile kurmacayı bir araya getiren bir “gazeteci roman” olarak sunuluyordu. Almada da konuşmasında buna açıklık getirdi; kitapta gazeteciliğin araçlarından yararlanıyor ama derdi yalnızca belge toplamak değil. Asıl ilgilendiği şey, bu ölümleri kayda geçirmek kadar, şiddetin hafızada, dilde ve toplumsal yapıda nasıl yer ettiğini göstermek. Böylece Ölü Kızlar, üç genç kadının öldürülmesini izleyen bir araştırma olmanın ötesine geçerek kadın cinayetlerinin sınıfsal, coğrafi ve tarihsel boyutları olan yapısal bir şiddet biçimi olduğunu görünür kılan bir kitaba dönüşüyor.
Almada’nın konuşmasında Arjantin’de feminist hareketin son yıllarda nasıl güç kazandığı da önemli bir yer tuttu. 2015’te kitlesel biçimde görünür hâle gelen Ni Una Menos hareketi, kadın cinayetlerine karşı öfkeyi daha örgütlü bir siyasî güce dönüştürdü; kürtaj hakkı mücadelesi de bu süreçle birleşti. Arjantin’de isteğe bağlı gebelik sonlandırmasını ilk 14 haftaya kadar yasal güvenceye kavuşturan 2020 tarihli düzenleme, bu uzun feminist mücadelenin önemli sonuçlarından biriydi. Bu arka plan, Almada’nın kadın cinayetlerini neden tek tek suç vakaları olarak değil, daha geniş bir toplumsal düzenin belirtisi olarak düşündüğünü de açıklıyordu.
Panelin diğer iki konuşmacısı bu tartışmayı farklı yönlere açtı. Katharina Volckmer, dili merkeze aldı. Kadınlara yönelik şiddeti konuşurken kullandığımız ifadelerin çoğu zaman faili görünmez kıldığını, “kadına yönelik şiddet” gibi kalıpların uygulayanı arka plana ittiğini hatırlattı. Bu, yalnızca bir kelime tercihi meselesi değil şiddetin nasıl perdelenip nötrleştirildiğini gösteren temel bir noktaydı. Volckmer’in Türkçede yayımlanan Randevu adlı kitabı da bu ilgiyi yansıtıyor. Bir doktor muayenehanesinde geçen bu tek sesli roman, beden, cinsellik, kimlik ve tarihsel yükler etrafında dolaşıyor. Bu yüzden onun paneldeki varlığı da dışarıdan eklenmiş bir katkı gibi değil, aynı meseleleri başka bir yönden açan bir ses gibi duruyordu.
Vicky Tselepidou ise meseleyi daha geniş bir toplumsal cinsiyet düzeni içinde ele aldı. Toplumsal cinsiyet rollerinin ne kadar erken ve ne kadar görünmez biçimde yerleştiğine dikkat çekerken, kadın cinayetlerini de tek tek olaylar olarak değil, eşitsizlik üzerine kurulmuş bir dünyanın vardığı en uç şiddet biçimlerinden biri olarak düşündürdü. Böylece panel, yalnızca acıyı kayda geçiren değil, şiddeti mümkün kılan dili ve yapıyı da sorgulayan çok sesli bir tartışmaya dönüştü.
Kevin Barry: Dili duyan bir yazı
Kevin Barry’nin cumartesi öğleden sonraki “An Andalusian Dog in Montana” (Montana’da Endülüs Köpeği) başlıklı oturumu, festivalin en canlı söyleşilerinden biriydi. Barry’ye bu konuşmada yazar ve çevirmen Christos Asteriou eşlik etti. Festival programı, söyleşiyi Night Boat to Tangier (Tanca’ya Gece Feribotu) ile The Heart in Winter etrafında, dil, anlatı tercihleri ve alışılmadık kahramanlar üzerinden kuruyordu.

Barry’nin konuşmasında en akılda kalan nokta, yazıyı neredeyse işitsel bir şey gibi düşünmesiydi. Onun için belirleyici olan yalnızca olay örgüsü ya da karakter değil; cümlenin nasıl aktığı, sesin nasıl kurulduğu, metnin okuru hangi ritimle taşıdığı. Müziği de bu yüzden bir ilham klişesi gibi değil, doğrudan yazı disiplininin parçası olarak anlatıyordu. Bir metne başlamadan önce onun havasını ve ritmini aradığını söylerken, neden böylesine duyulur bir yazı kurduğunu da açıklamış oluyordu.
Barry’nin yazısında İrlanda İngilizcesi, işçi sınıfı aksanları, sözlü anlatımın enerjisi ve sömürge tarihinin dilde bıraktığı izler belirgin biçimde hissediliyor. Mizahı da buradan besleniyor: yalnızca güldürmüyor, melankoliyle ve sınıf duygusuyla birlikte çalışıyor. Onu özel kılan şeylerden biri, sert olanla lirik olanı aynı cümlede buluşturabilmesi.
Türkçede yayımlanan Tanca’ya Gece Feribotu ve O Eski Türkü, Barry’nin sesini duymak için iyi başlangıçlar. Festivalde konuşma daha çok Tanca’ya Gece Feribotu ile 2024 tarihli The Heart in Winter çevresinde dönüyordu; ama Barry’nin asıl gücü, hikâyenin nereye vardığından çok, nasıl söylendiğinde yatıyor.
David Szalay ve Nicole Krauss: Bir insan ne kadar anlaşılabilir?
David Szalay ile Nicole Krauss’un katıldığı “Male, Female, and the Idea of the Literary Character” (Erkek, Kadın Ve Edebî Karakter Fikri) başlıklı oturum, festivalin en sakin ama en yoğun söyleşilerinden biri olmaya adaydı. Konuşmanın merkezinde karakter vardı: Bir insan romanda nasıl kurulur, ne kadar açılır, ne kadar kapalı kalır? Festival programı bu tartışmayı, modern düzyazıda erkek ve kadın seslerinin nasıl kurulduğu, erkeklik ile kırılganlığın nasıl temsil edildiği ve bugün “edebî karakter” fikrinden ne anladığımız üzerinden tanımlıyordu.

Szalay’un yaklaşımı özellikle dikkat çekiciydi. Booker Ödüllü yazar, karakterin bütünüyle çözülebilen bir şey olmadığını, hem yazar hem okur için belli ölçüde kapalı kalması gerektiğini söyledi. İnsan davranışlarıyla, sessizlikleriyle ve seçimleriyle belirir ama tam da bu yüzden hiçbir zaman bütünüyle ele geçirilemez. Szalay’un romanlarındaki duygusal mesafenin kaynağı da biraz burada. Karakteri içeriden uzun uzun açmak yerine, dışarıdan görünen ayrıntılar, kısa geri çekilişler ve kırılmalarla kuruyor.
Bu bölümü ayrıca önemli kılan bir başka şey de Szalay’un, Flesh ile 2025 Booker Ödülü’nü almış olmasıydı. Roman Türkçede kısa süre önce Beden adıyla yayımlandı. Daha önce çevrilmiş olan Erkek Dediğin kitabı ile birlikte düşünüldüğünde, onun erkeklik, içsellik ve parçalı benlik üzerine kurduğu dünya Türkçede de daha net izlenebiliyor.
Nicole Krauss’un katkısı ise tartışmaya başka bir derinlik kattı. Krauss, tek bir hayatın yetmediğini; edebiyatın bize başka hayatların içine girme imkânı verdiğini söylerken edebiyatın temel gücünü hatırlattı. Bu, basit bir empati çağrısı değil. Daha çok, insanın kendi sınırlarını aşmasının ve başka bir zihne yaklaşmasının en güçlü yollarından birinin edebiyat olduğunu savunan bir bakış. Krauss’un Türkçede yayımlanan Aşkın Tarihi romanı da bu yönünü buradaki okur için ayrıca somutlaştırıyor.
Szalay’un karakterin tam anlamıyla çözülemeyeceğini söyleyen tavrıyla, Krauss’un başkasının hayatına yaklaşma imkânını öne çıkaran yaklaşımı arasında açık bir akrabalık sezdik. Biri karakterin gizini koruyor, diğeri de tam bu yüzden edebiyatın dönüştürücü gücünü hatırlatıyordu.
Paul Lynch: belirsizlik, korku ve hafıza
Peygamberin Şarkısı kitabıyla 2023 Booker ödülü alan Paul Lynch’in oturumu, festivalin en merakla beklenen oturumlarındandı ki başlığı da bunu açıkça söylüyordu: “Literature in Turbulent Times: The Writer as Creator and Preserver of Memory” (Çalkantılı Zamanlarda Edebiyat: Hafızayı Kuran ve Koruyan Olarak Yazar). Lynch burada edebiyatı yalnızca olayları kayda geçiren ya da güncel olanı yorumlayan bir alan gibi değil, insanın belirsizlik karşısındaki kırılganlığını anlamaya çalışan bir uğraş olarak düşündüğünü hissettirdi.
Özellikle Denizin Ötesinde kitabı etrafında söyledikleri, bu yaklaşımını belirginleştirdi: Denizde kaybolmak onun için yalnızca fiziksel bir hayatta kalma meselesi değil; insanın toplumdan, güvenceden ve alışkanlıklarından koptuğunda geriye ne kaldığını görme biçimi. Babasının denizci olması ve çocukluğunda dinlediği hikâyeler de belli ki bu dünyayı besliyor. Lynch’te deniz yalnızca bir mekân değil adeta korkunun, rastlantının ve insanın kendi sınırlarıyla karşılaşmasının alanı.
Konuşmanın en güçlü taraflarından biri de romanın işlevine dair söyledikleriydi. Lynch’e göre kurmaca, hayatı sadeleştirmek için değil, onun karmaşıklığını geri çağırmak için var. Bu yüzden okuru güvenli bir mesafede tutmuyor; onu başkasının korkusuna, belirsizliğine ve kırılganlığına yaklaştırıyor. Türkçede Peygamberin Şarkısı ve Denizin Ötesinde ile izlenebilen bu dünya, festivalde de aynı soruya dönüp durdu: Düzen çözüldüğünde insanı ayakta tutan şey nedir?
László Krasznahorkai: Karanlığın estetiği
Ve en çok bekleneni en sona sakladık. 2026 Nobel Edebiyat ödülü sahibi László Krasznahorkai Festivale iki oturumda katıldı. Yazarın Merve Emre’yle yaptığı söyleşi, başlığından başlayarak onun edebiyatının temel meselelerine yakından bakma imkânı veriyordu: “Longing-Anguish-Melancholy: The Emotinal Spectrum ve Resistance” (Hasret, Acı, Melankoli: Direnişin Duygusal Yelpazesi). Konuşmasında öne çıkan şey, yazıyı tamamlanmış ve kapanmış bir nesne gibi değil, bir noktadan sonra yazardan ayrılan canlı bir varlık gibi düşünmesiydi. Kitaplarını yayımlandıktan sonra yeniden okumadığını söylemesi de bu noktayı özetliyordu. Sanki metin, dünyaya çıktıktan sonra artık yazara değil, kendi kaderine ait hâle geliyor.
Yazarı dinlerken anlıyoruz ki bu tavır, onun estetik anlayışıyla da yakından ilgili. Kusursuzluk fikrine mesafeli; küçük bir sapma, hafif bir bozulma, kusurun içinden gelen yoğunluk ona daha sahici geliyor. Uzun cümleleri de burada anlam kazanıyor. Bunlar yalnızca bir üslup tercihi değil; ritmi, baskıyı ve düşüncenin akışını taşıyan yapılar. Okuru rahatlatmıyor, içine çekiyor.
Güzellik, doğa ve müzik üzerine söyledikleri de aynı çizgideydi. Güzelliği yalnızca estetik bir kategori olarak değil, bir uygarlık meselesi olarak düşünmesi; doğayla kurduğumuz ilişkinin bozulmasını da insanın kendi varlık koşullarını tahrip etmesi olarak görmesi, onun yazısındaki karanlığın yalnızca atmosferden ibaret olmadığını gösteriyordu. Türkçede Şeytan Tangosu, Direnişin Melankolisi ve Savaş ve Savaş, bu dünyaya girmek için hâlâ en güçlü kapılar arasında.
László Krasznahorkai: umut bir hata mı?
Cumartesi günkü “Is Hope a Mistake? Literature and Politics in Dark Europe” (Umut Bir Hata mı? Karanlık Avrupa’da Edebiyat ve Siyaset) başlıklı panel ise Krasznahorkai’yi bu kez doğrudan siyasal bir zeminde düşünmeye açtı. Krasznahorkai’nin yanı sıra Alman gazeteci ve yazar Caroline Emcke’nin yanı sıra Yunan tarihçi Kostis Karpozilos ve Festival’in düzenlediği Technopolis’in başkanı Kostis Papaioannou’nun katıldığı panelde yalnızca aşırı sağın yükselişi ya da Avrupa’daki otoriterleşmeyi değil daha derinde, insanın karanlık tarafının nasıl yeniden örgütlendiği konuşuldu. Faşizm, Nazizm, aşırı sağ: bunların hepsi farklı tarihsel anlarda ortaya çıksa da aynı kötülük imkânına, insanın içindeki aynı karanlığa işaret ediyor.
Panelin en rahatsız edici ama en güçlü tarafı, faşizmi şeytanileştirmek yerine insan davranışının içinden düşünmesiydi. Bir faşiste uzaktan bakıldığında onu mutlak bir yabancı gibi görmek kolay ama yaklaştıkça bu ilişkinin o kadar rahat kurulamayacağı ortaya çıkıyor. Cehalet, güvencesizlik, yön kaybı ve kırılganlık içinde yaşayan insanlara büyük idealler sunulduğunda, saldırganlığın nasıl kolayca örgütlenebildiği de burada belirginleşiyor. Krizi artık istisna değil, neredeyse süreklilik gibi yaşamaya başlamamız da panelin temel fikirlerinden biriydi.
Bu noktada umut meselesi konuşmanın merkezine yerleşti. “Umudun bir hata olması” fikri, umudu basitçe reddeden bir önerme gibi durmuyor. Daha çok, umudun mantıklı ve güvenli bir sonuç olmadığını, çoğu zaman tam da umutsuzluğun içinden doğduğunu söylüyor. Burada umut rahatlatıcı bir duygu değil, insanın en karanlık koşullarda bile tutunmak için ihtiyaç duyduğu kırılgan bir dürtü. Panelin sonunda geriye iyimser bir cevap değil, daha sert ama daha dürüst bir düşünce kalıyordu: Umut bazen bir yanılgı gibi görünebilir; ama onsuz yaşamak da kolay değildir.
Festivalden bize kalan
Festivalden geriye, dinlediğimiz yazarların yanında, edebiyatın bugün hâlâ neden bu kadar gerekli olduğuna dair sorular da kaldı. Selva Almada’da şiddet ve hafıza, Kevin Barry’de ses ve ritim, David Szalay’da karakterin kolayca ele vermeyen tarafı, Nicole Krauss’ta başka bir hayatın içine girme ihtimali, Katharina Volckmer ile Vicky Tselepidou’da ise şiddetin dili ve toplumsal kökleri öne çıktı. Paul Lynch’te belirsizlik ve kırılganlık, Krasznahorkai’de ise estetikle felaket, güzellikle çürüme, umutsuzlukla direnç yan yana geldi.
Ama akılda kalan yalnızca oturumlar değildi. Biz de bir salondan ötekine koşarken, imza kuyruklarında bekleyip yazarlara “Türkiye’den geldik, bunlar da kitaplarınızın Türkçe baskıları” deme heyecanını yaşadık. Kitaplarının Türkçe baskılarını görünce gösterdikleri ilgi ayrıca hoştu. Çoğunun “İlk kez bir Türkçe basılmış kitabımı imzalıyorum” demesi, işin içine küçük bir ülke tanıtımı duygusu da kattı doğrusu.
Gündem bambaşka, biliyoruz. Yine de insanın içinden aynı cümle geçiyor: Keşke bizim de böyle festivallerimiz olsa.