“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

KUİR SANATIN 10 YILI BÖLÜM 4: KUİR SANAT YERALTINA İNMEDİ 

Türkiye’de kuir estetik, 2015’ten 2025’e; kavramsal ve yöntemsel değişiklikler geçirdi. Aktivizm örgütlendikçe, sergileme yöntemleri de çeşitlendi, dikkatini başka yönlere çekebildi. Kamusallığın daraldığı, yasak ve sansür mekanizmalarının arttığı bu 10 yılda mağduriyet algısına takılmadan karşı-hegemonik bir hat geliştirdi.

Bu yazı dizisi; kuir sanatın bu dönüşümünü aktivizm ve kültür ekosistemindeki gerilimler üzerinden izliyor…

2025’e doğru, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin İstanbul’a kazandırdığı Feshane’de açılan “Ortadan Başlamak” sergisi, “LGBT propagandası yapıldığı” iddiasıyla hedef gösterildi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, sergiye “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan soruşturma başlattı. Eskişehir’deki Odunpazarı Modern Müze’de (OMM) “Yas ve Haz” sergisi, açılışından yaklaşık on ay sonra sosyal medyada dolaşıma sokulan paylaşımlarla hedef gösterildi. Bunun üzerine Eskişehir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından soruşturma başlatıldı ve müze, sergiyi erkenden kapatma kararı aldı.

RTÜK ise kültürel alanın tamamını hizaya çekmek istiyordu. MUBI, Prime Video, beIN ve Netflix “Türk aile yapısına aykırı” içerikler yayımladıkları gerekçesiyle; BluTV, “The Book of Queer” dizisinde “LGBT öğeler barındırması” iddiasıyla cezalandırıldı.

Melike Şahin’in, Elle Style Dergisi'nin düzenlediği ödül töreninde "Style 2023 Ödülü"nü LGBTİ+'lara ithaf etmesinin ardından; Şahin’in ve Mabel Matiz’in Denizli’de farklı tarihlerde gerçekleşmesi planlanan konserleri belediye kararıyla iptal edildi. BEKSAV Sinema Kollektifi’nin “Pride” filmi gösterimi ile Üniversiteli Feminist Kolektif’in “Diren Ayol” belgesel gösterimi yasaklandı. Mubi Film Festivali kapsamında İtalyan yönetmeni Luca Guadagnino’nun Queer isimli filminin gösterilmesi Kadıköy Kaymakamlığı tarafından; Trans hareketin 40 yıllık tarihine bakan Depo’daki “DÖN-DÜN-BAK” sergisi Beyoğlu Kaymakamlığı’nca yasaklandı.

--- Cüneyt Çakırlar

2015-2025 aralığı, kuir estetik üretimin Türkiye’de yalnızca görünürlük kazandığı değil, aynı zamanda kavramsal ve yöntemsel olarak dönüşümler geçirdiği bir dönem olarak öne çıkıyordu. Bu dönüşümü sorduğum isimler arasında yer alan, film ve medya alanındaki çalışmalarını sürdüren akademisyen Cüneyt Çakırlar’a göre 2010’lar boyunca “kuir öznellik, zaman ve/veya mekân içinde dönüşebilen, diğer toplumsal hareketlerle stratejik olarak birlikte hizalanabilen, kurduğu herhangi bir ittifakı kendi siyasal gündemi doğrultusunda bozabilen akışkan ve kıvrak bir eleştirel özelliğe sahip”ti. Çakırlar, on yıllık dönemde kuir görünürlüğün kodlarının köklü biçimde değiştiğine de dikkat çeker:

“On sene içinde Türkiye’de queer sanat pratiklerinin seyrine baktığımızda, kuir görünürlüğün kodlarının değiştiğini ve bu görünürlüğün kurumların değişen politikalarına rağmen sürebildiğini söylemek mümkün. Kültür-sanat ekosistemi emek hakkı anlamında güvenceli olmasa da kuir sanatçılara görece güvenli bir alan sunuyor. Kuir sanatçıların Türkiye’de (ve büyüyen diyasporasında) siyasi ve kültürel bağlamla nasıl ilişkilendikleri ve sektörel/kurumsal dinamikleri nasıl göğüsledikleri ayrı bir araştırma konusu benim için. Ancak bana “kuir görünürlük” üzerine bir soru sorulduğunda, gitgide otokratikleşen siyasi bağlamın ve iktidarın aileci kültür savaşlarının, neyi imkânsız kıldığını konuşmak yerine, ne gibi kapılar açtığına odaklanmayı tercih ediyorum. Kuir sanatın, her şeye rağmen, yeraltına inmediğini söyleyebiliriz.”

YENİ KUİR SANAT DALGASI 

Çakırlar, on yıllık dönemecin, yeni bir kuir sanat dalgasının yükselişiyle şekillendiğini savundu:

“Son on senede, pratiklerine halihazırda aşina olduğumuz sanatçıların solo sergilerinin yanı sıra (Taner Ceylan [Âheste Çek Kürekleri Mehtâb Uyanmasın (2022), Nilbar Güreş [Kadife Bakış (2025)], Murat Morova [Â’MÂK-I HAYAL (2021)] ve Erinç Seymen [Homo Fragilis (2017) ve Kipuka (2024)), yeni bir kuir sanat dalgasının (ve hatta yeni genç bir neslin) daha görünür olduğunu gözlemliyorum. Burada, bu “yeni dalga”nın bana ilham veren bazı isimlerini saymak isterim: İstanbul Queer Art Collective, Ateş Alpar, Murat Balcı, Okyanus Ç. Çamcı, Onur Hastürk, Akış Ka, Şafak Şule Kemancı, İz Öztat, Furkan Öztekin, Aykan Safoğlu, ve Kübra Uzun. Son on yıl içinde, aklımı meşgul etmeye devam eden ve bir araştırmacı-akademisyen olarak beni derinden etkileyen ve kuir sanatın/estetiğin ufkuna dair inanç tazelememi sağlayan iki projenin de ismini zikretmek isterim: Erinç Seymen’in Homo Fragilis’i (2017) ve İz Öztat’ın Askıda’sı (2017).”

KÜRATÖRYEL DAMAR

Bu dönem aralığına ait bir diğer kritik başlık olarak küratöryel pratikleri vurgulayan Çakırlar, 2000 sonrası kuir eleştirinin Batı’da temsil ve “onur” merkezli söylemlerin ötesine geçerek deneysel ve kesişimsel bir hatta evrildiğini ekliyor. Çakırlar, Türkiye’deki LGBTİ+ hareketinin bu kesişimselliği uzun süredir pratiğinde barındırdığı görüşünde:

“2000-sonrası kuir eleştiri, hatırı sayılır derecede dönüştü. Bu dönüşüm, Batı’da, ‘temsil’, ‘görünürlük’ ve/veya ‘onur [pride]’ odaklı kültürel söylemlerin ötesine geçen, neoliberal kapitalizmin araçsallaştırdığı anaakım LGBT kimlik tahayyüllerine direnen daha deneysel, kavramsal ve kesişimsel [intersectional] ittifaklara odaklanan bir damarın ortaya çıkmasıyla şekillendi. Oysa Türkiye’deki LGBT hareketinin halihazırda bu kesişimsellikten beslendiğini söyleyebiliriz. Bu çoksesliliğin imkanlarını (kakofoniye dönüşmesine izin vermeden) değerlendirip ondan kuir bir anlatı ve eleştirel müdahale çıkarmanın küratöryel bir mesele olduğunu ve son on yılda bunu dava edinen Türkiyeli bir küratöryel dalganın ortaya çıktığını düşünüyorum. Sanat-akademi-aktivizm ekseninde bir muhalefet platformu olarak KIRIK, bu küratöryel dalgaya dahil edebileceğimiz özel bir örnek.”

Çakırlar’ın işaret ettiği küratöryel projeler, kuir sanatın kolektif müdahaleler yoluyla nasıl genişlediğini de ortaya koyuyor:

“Burada listeleyeceğim küratörlerin grup projeleri, kuir sanatın imkanlarını tartışırken, belirli sanatçıların bireysel pratiklerinin seyrini ele almanın yanı sıra, bu çokseslilikten ufuk açıcı kuir müdahaleler tahayyül eden küratörlerin de pratiklerini göz ardı etmememiz gerektiğini gösteriyor bize:

Kevser Güler, Derya Bayraktaroğlu and Aylime Aslı Demir’in Koloni’si (2018), Misal Adnan Yıldız’ın Auditions for An Unwritten Opera: Around the Works by Mutlu Çerkez (Staatliche Kunsthalle Baden-Baden, 2023) ve Unbecomings’I (Zilberman Galleri, 2025), Can Akgümüş’ün Kürklü Venüs’ü (Martch Art Project, 2019), Emre Busse ve Aykan Safoğlu’nun ğ – queer forms migrate sergisi (Schwules Museum, 2017), Alper Turan ve Onur Karaoğlu'nun Anlatı Gücü İttifakı (2024), Göze Parmak (Protocinema, poşe, İstanbul, 2021) ve Pozitif Alan: Queer, kirli, tehlikeli (2018) projeleri, ve Selen Ansen’in Farz Et Ki Sen Yoksun’u (Arter, 2024).”

KUİRFOBİK BASKIYA CEVAP 

Küratör-araştırmacı Alper Turan ise ilk olarak kuir sanatın ne olduğu sorusuyla başlıyor: “Bir sanat veya kültür objesini 'kuir' olarak nitelendirmenin çıkmazları var. Açık kimlikli kuir bir sanatçının herhangi bir işini kuir yapıt olarak okuyamayız. Benim tercihim bir sanat işi öncelikle kendini kuir düşünce, politika, yaşam tarzından hareketle, ona referansla, doğrudan ülkedeki kuirfobik baskıya cevaben yaptığını açık etmeli veya başka bir okumaya imkân tanımayacak şekilde kuir politika ve topluluğa hitap ettiğinin sinyallerini verecek şekilde tasarlanmalı diye düşünüyorum.”

Turan, kuir imge ya da imaların bugün için yetersiz olduğunun da altını çiziyor:

“Tahmin etmediğiniz -kurumsal veya daha genel anlamda kamusal- bir kontextte karşılaştığınız kuir bir imge, bir ima, bir jest veya hakkı teslim edilen bir kuir sanatçı sizi o anda evinizde hissettirebilir, ‘varız, hep vardık ve hep var olacağız’ dedirtebilir. Bu politik de bir eylemdir, ama bugün için yeterli midir, artık emin olamıyorum. Saklanmaya, opaklığa, stratejik kamuflaja, soyutlamaya ne kadar gönülden bağlı olsam da bugün gereken politik tavrın kör göze parmak soka soka kamusal alanı işgal etmek, gösterilen işi saklamadan, en köşeye itmeden, künyesini veya bağlamını eğip bükmeden, basın bülteninde satırlar arasına saklamadan bunu yapabilmenin yollarını, alanlarını bulmayız gibi hissediyorum. Buna aşeriyorum. Estetik pratiklerde görmeyi temenni ettiğim katmanlar ve soyutlamalar ile politik gerçekliğin bas bas bağırılmasına duyduğum arzu birbiriyle çelişiyor sanki. Kamusal alanda var olabilmek için saklanmak zorunda kalmayı normalleştirmeden, buna güzellemeler yapmadan, her saklanmak zorunda kalanın her saklanmak zorunda kaldığı anı bastıra bastıra vurgulamasını, gözümüze sokmasını, bizim de her seferinde bunun karşısında tekrar öfkelenmemizi arzu ediyorum. Bugün Türkiye'de yapılan her filmin Çiğdem Mater'le ilgili olduğunu, her sergide Osman Kavala'nın olduğunu unutmadan hareket ettiğimize inanmak istiyorum.”

BASKIYA KARŞI MANEVRALAR

Pozitif Alan (2018), Göze Parmak (2021), Anlatı Gücü İttifakı sergisi (2025) gibi önemli küratöryal projeleri hayata geçiren Turan, bu projeleriyle ilgili olarak şöyle bir ekleme yapıyor:

“Giderek daralan bir kamusal alan görüyorum. Bağımsız bir pratiği sürdürmeye çalışan biri olarak, statükoyu beslemek yerine kamusal alanda, diskurda, sokakta bir tansiyon yaratmasını hayal ettiğim veya var olan tansiyona kendi önerimi sunmak istediğim ve ateşimi bundan aldığım için baskıya karşı manevralar geliştirmek beni asıl yaptığım işe tutunduruyor. Bu bazen Operation Room gibi bir hastane bünyesinde bulunan bir galeri alanına HIV'le enfekte kanı, jilet kadar keskin bıçaktan bir ters üçgeni, gay hamamlardan toplanan bakterileri sokup o alanı de-sterilize etmek ve güvensiz hale getirmek; bazen soyutlamayı ve renksizleşmeyi 'kabul' eden ve sanatçılardan kendi işlerini sansürlemelerini istemek ve böylece devlet aygıtları tarafından 'deşifre' edilmesi güç bir kuir estetik kurmak; bazen anonim, kolektif, her an kaçıp gidebilecek bir tasarlamak oldu. Dünyanın başka yerlerinde işler yapan biri olarak her zaman Türkiye'de yaptığım işlerden öğreniyor, onları özlüyor ve en büyük tatminimi buradan alıyorum.”

--- Elçin Acun

KUİR BEDENLERİN KAMUSAL ALANDAKİ GÖRÜNÜRLÜĞÜ

Sanatçı ve akademisyen Elçin Acun, 2015–2025 aralığını Türkiye’de kuir sanat üretimi açısından hem yoğunlaşma hem de ciddi kırılmalarla tanımlanabilecek bir dönem olarak tanımlıyor:

“Bu on yıl, kuir estetiğin yalnızca kimlik temsili üzerinden değil; beden, mekân ve zaman kavramları etrafında genişlediği, aynı anda ise artan politik baskılar, sansür, güvencesizlik ve ekonomik daralmayla sürekli kesintiye uğradığı bir zaman dilimine işaret ediyor. 2015 yılı, Türkiye’de kamusal alandaki kitlesel görünürlüğün bariz yasaklarla sınırlandırıldığı; kamusal alanın kullanım biçimlerinin bu bağlamda yeniden tanımlandığı bir eşik olarak okunabilir. Onur Yürüyüşü ’nün, kuir bedenlerin kamusal alandaki görünürlüğüne dair taşıdığı tarihsel gerilimi; barışçıl stratejileri ve festival havasıyla dönüştürebilme potansiyelinin Türkiye’nin politik atmosferine neden uymadığı oldukça bariz; kontrol mekanizmaları, bu denli çok renk ve çeşitliliği bir arada görmeye tahammül edemiyor, herkesin aynı olduğu varsayıldığında sistemin de bu stereotipleri denetleyebilmesi çok daha mümkün hale geliyor.”

İKİ BİÇİMLİLİK DAYATMASI 

‘Bir aradalık’ kavramının altını özellikle çizen Acun, Onur Yürüyüşlerindeki kalabalığın kuirlerin sistematik biçimde yok sayılmasına karşı en güçlü kanıtlardan biri olmasının ötesinde, var olma hakkını talep eden somut bir tanıklık alanına dönüştüğünü ifade ediyor:  “Kamusal hayatın gölgelerine itilenlerin, varlıkları inkâr edilerek görmezden gelinenlerin, anormal sayılanların, ırkçılığa ve fobik şiddete maruz kalanların; yaşamdan payı kolaylıkla silinebilen ve yokluklarında adları unutulanların, yası tutulmayan ve sadece sayılara indirgenenlerin, toplumsal konumları, bu kitlesel görünürlük sayesinde yeniden yazılıyor. Geçtiğimiz on yılda, özellikle Batı’da kapsayıcılığın önemine dair farkındalık artarken; sosyal medya gibi mecralar aracılığıyla kuir görünürlük belirgin biçimde çoğaldı. Buna karşın Türkiye siyasetinde sabit iki biçimliliğin dayatılması her geçen yıl daha da yoğunlaştı ve toplumun kuirlere karşı kutuplaştırılması sistematik bir biçimde sürdürülüyor.”

AKTİVİST OLMANIN YENİ YOLLARI

Tüm bu koşullara rağmen Türkiye’de sanat alanında kuir üretimin yoğunlaştığını da tespit eden Acun, paranın el değiştirmesiyle oluşan yeni koleksiyoner profili nedeniyle ana akım galeriler ve fuarlarda sergilenen işlerin politik alandan uzaklaştığının; sansür ve otosansürün arttığının da altını ısrarla çiziyor: “Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet perspektiften üretim yapan sanatçıların sayısı azımsanamayacak kadar fazla. Elbette sansür çok fazla bu yüzden direkt anlamlar içeren işler yapmak belki biraz zorlaştı ama kuir en ufak çatlaktan sızabilecek stratejileri bünyesinde barındırır. Bu nedenle aktivist olmanın yeni yollarını da üretmeyi sürdürüyor. Ben kendi sanatsal ve akademik pratiğimde bu düşünceyi benimsiyor ve üretimlerimde mesele haline getirdiğim konularda da bu yaklaşımı takip ediyorum.”

KUİR SANATIN 10 YILI BÖLÜM 1: BURADAN NEREYE GİDİYORUZ? okumak için tıklayın.

KUİR SANATIN 10 YILI BÖLÜM 2: MAĞDURLARIN DEĞİL, ÖZNELERİN DİLİ okumak için tıklayın.

KUİR SANATIN 10 YILI BÖLÜM 3: GÖKKUŞAĞININ ÖTESİNE okumak için tıklayın.

Proje Hakkında
“Medya Özgürlüğüne Destek – Güçlü Dayanışma, Güçlü Medya” projesi Avrupa Birliği tarafından finanse edilmekte ve Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), Gazeteciler Cemiyeti (GC) ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti (IGC) tarafından yürütülmektedir. Programın genel amacı, “Türkiye’de medya çoğulculuğunun ve özgür basının güçlendirilmesine” katkıda bulunmaktır.