Türkiye’de kuir estetik, 2015’ten 2025’e; kavramsal ve yöntemsel değişiklikler geçirdi. Aktivizm örgütlendikçe, sergileme yöntemleri de çeşitlendi, dikkatini başka yönlere çekebildi. Kamusallığın daraldığı, yasak ve sansür mekanizmalarının arttığı bu 10 yılda mağduriyet algısına takılmadan karşı-hegemonik bir hat geliştirdi.
Bu yazı dizisi; kuir sanatın bu dönüşümünü aktivizm ve kültür ekosistemindeki gerilimler üzerinden izliyor…
BÖLÜM 1: BURADAN NEREYE GİDİYORUZ?
Kuir sanatın bugün nasıl tariflenebileceği veya sanatsal pratiklerin hangi biçimlerde kuirleştirildiği; LGBTİ+ hareketinin tarihsel mücadelesinden ve örgütlenme deneyimlerinden ayrı değil.
Kuir estetik, heteronormatif anlatı biçimlerinin yerinden edildiği bir eylem alanı olarak işlev gördü. Türkiye’de ise kuir sanat, 1990’lardan bugüne aktivistlerin kolektif eylemleri ve kamusallık talepleriyle beraber şekillendi. LGBTİ+ hareketinin güçlenmesi anlatı repertuarını da çeşitlendirdi. Geride bıraktığımız yıllarda, medyanın, kurumların, kültür sanat aktörlerinin olumlu yönde gözlemlenen değişimleri de mücadelenin sonucuydu.
“OKULDA, İŞTE, MECLİSTE: EŞCİNSELLER HER YERDE”
Türkiye’de 1990’lar boyunca LGBTİ+’lar sokakta ve hayatın diğer alanlarında örgütlenme faaliyetlerine başlamıştı. 1993’te Lambdaistanbul, 1994’te Venüs’ün Kız Kardeşleri ve Kaos GL, 1996’da Kadın Kapısı, 1997’de Gacı dergisi, 1998’de Sappho’nun Kızları, 2001’de Siyah Pembe Üçgen, 2002’de Lambdaistanbul Kültür Merkezi, 2005’te Kaos GL Derneği, 2006’da Pembe Hayat, 2007’de Voltans, Diyarbakır Piramit, Eskişehir MorEL, 2010’da Hevjin, İstanbul LGBTT, 2011’de ise SPoD ve Hebûn LGBT kuruldu.
1993’te ilk Onur Yürüyüşü denemesi yapıldı. Kaos GL, 2001 1 Mayıs’ına, “Eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleştirecek” sloganıyla katıldı. 2003’te 1 Mart Tezkeresi’ne karşı yürütülen kampanya, “İslamcılarla eşcinseller yan yana” denilerek tanıtılacaktı. Aynı yıl 40 kişilik bir grup ilk defa Onur Yürüyüşü yapabildi.
YÜRÜYORUZ!
2006 yılına gelindiğinde artık İstanbul ve Ankara gibi merkezlerin dışında da bir hareketlilik başlamıştı. Bursa Gökkuşağı Derneği’nin ifade özgürlüğü için yapmak istediği eylem, kamusallık talebinin merkez-dışındaki sembolü olacaktı. Bursaspor taraftarları üzerinden organize edilen saldırıyla bu talebin önüne geçildi. Aykut Atasay'ın yönettiği, Boysan Yakar'ın yapımcılığını üstlendiği “Yürüyoruz” filmi bu süreci kayda geçirdi. Bursa eylemi engellenmiş olsa da sürecin kaydedilmesi kuir bir karşı-tarih yazımının görsel örneklerinden biri olacaktı.
LGBTİ+ Hareketi büyüdükçe, eleştirel odağını kendi içindeki eşitsizliklere ve homofobik pratiklere çevirmeye başladı. Kadınların hareket içinde yeterince görünür olmadığı tartışması dikkat çekiciydi. Bu tartışma, lezbiyen-biseksüel kadın yazınını geliştiren “Kadın Kadına Öykü Yarışması” gibi buluşmaların yapılmasına da imkân sağladı. Seçilen öyküler “Aşkın L Hali” ismiyle kitaplaştırıldı. 2007 senesinde Nevruz Ebru Aksu, “Aç Yüzünü” isimli fotoğraf sergisiyle lezbiyen görünürlüğüne dikkat çekti. Aynı tartışma 2009’da Aykut Atasay, İzlem Aybastı ve Zeliha Deniz yönetmenliğinde “Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme” filminin de odak noktasıydı. Bu dönem yayınlanan Hande Öğüt’ün “Biliyor(mu)sun(?) Her Kadın Heteroseksüel Değildir” kitabı, lezbiyenliğin partiyarkayı ifşa edebilmesinin üzerinde duracaktı.
ÖRGÜTLENMELER, KESİŞİMLER
2007 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde kurulan Bilgi Gökkuşağı’nın ardından, başka üniversite kampüslerinde de LeGaTo (Lezbiyen Gay Toplulukları) deneyimlerinin mirası üzerinden örgütlenmeler başladı. Boğaziçi Üniversitesi’nde luBUnya, İstanbul Üniversitesi’nde Radar İnisiyatifi kuruldu.
Aynı dönemde Parlamento’dan bir ses, Kürt siyaseti ile LGBTİ+ hareketinin yollarının kesişmesi için çabaladı. 2007 seçimlerinde Bin Umut Adayı olarak İstanbul’dan milletvekili seçilen Sebahat Tuncel’in, 16 Nisan 2008’de dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in yanıtlaması için hazırladığı soru önergesinde; hükümetin “lezbiyen, gay, biseksüel, travesti ve transseksüellere yönelik ayrımcı uygulamaların değiştirilmesine dair” bir gündemi olup olmadığını sorması, LGBTİ+’lar için tarihsel bir an kabul edildi.
Tuncel, katıldığı etkinliklerde bu kesişimi, “eşcinsellerin hak mücadelesine destek vermek, barış ve özgürlük mücadelesiyle örtüşmektedir” diye tarif etti. DEHAP’ın, Anayasanın 10. maddesine “cinsel yönelim” ifadesinin eklenmesini teklif etmesinin ardından LGBTİ+’ların yolları diğer hak hareketleriyle kesişti.
“KAOS, MEMLEKETİ YAŞANILIR KILIYOR”
1995’ten beri yayın hayatını sürdüren Kaos GL dergisi kuir politikanın ve literatürün gelişmesine katkı sunan mecraların başında gelir. O yıllarda Kaos GL alternatif film yapımlarına da destek verdi. 2006’da Oktay İnce’nin yönettiği “Devrim Beni Aramadı” filmi gibi…
Film, homofobinin sol hareketlerde nasıl yerleşik olduğunu ve LGBTİ+’ların da homofobiden azade olmadığını tartışır. 29 Nisan 1995’te, o dönem haftalık olarak yayınlanan Express dergisinin "Gay-Lezbiyen" sayfasında Yıldırım Türker, Kaos GL için şöyle yazacaktı:
“Bu memleketi hala yaşanılır kılan şeylerin başında geliyor Kaos, benim içim. Bir avuç öfkeli gencin çok iyi bildiği Ankara akşamlarında birbirlerinin evlerinde toplanıp heyecanla dergiyi hazırlayışlarını görür gibiyim. Tartışıyorlar, bağrışıyorlar, gülüşüyorlar ve Türkiye Cumhuriyeti’nin loş tarihinde ‘kendileri’ gibi olmanın cüretkâr öyküsüyle bir gedik açıyorlar.”
Dergi, 1999’da bir çizim gerekçe gösterilerek kapalı zarflarda satılmaya zorlandı; verilen mücadelenin sonucunda zarflardan çıkabildi. 2006’da sanatçı Taner Ceylan’a ait bir resim gerekçe gösterilerek bir sayısı hakkında toplatma kararı verildi. Bu karara yapılan itirazlar sonucunda AİHM, 2016 yılında ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetti. Mahkeme, kamu makamlarının soyut ve genelleyici biçimde “ahlak” gerekçesine dayanmasını, çoğulculuğa yönelik bir müdahale olarak değerlendirdi.
Kaos GL dergisi, 2006-2009 yılları arasında Ankara, İzmir, Eskişehir, Diyarbakır, Van ve İstanbul’da “Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşmalar”ı organize edecekti.
2008’İN AKP’Sİ: “EŞCİNSELLERİN TEMİNATIYIZ”
O yılların bir başka önemli gelişmesi, dönemin Aile ve Kadından Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın “Eşcinsellik hastalıktır” sözleriyle başlattığı nefret kampanyasından hemen önce yaşandı. AKP Mersin Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül, 3. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma’ya katılarak AKP hükümetinin “cinsel tercihlerinden dolayı ayrımcılığa uğranılmamasının teminatı” olduğunu ifade etti. Aynı buluşmada Üskül, LGBTT bireyler İnsan Hakları İzleme Hukuk Komisyonu üyeleriyle yaptığı görüşmede, sanatçı Esmeray’a yönelik saldırıları gündeme getirme sözü verdi. Aslında Üskül’ün 2008’de yaptığı bu konuşma, AKP’nin ilk yıllarında LGBTİ+’lara verilen yasal güvence taahhütten farksızdı.
Ancak Üskül, yargı ve medya eliyle derinleştirilen düşmanlığın önünde duramadı. Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği, “Anayasa’nın 10. maddesinde LGBTT bireylerin kapsanmadığı” yorumu üzerinden “hukuka ve genel ahlaka aykırı” bulunarak kapatıldı. Karar, daha sonra Yargıtay kararıyla bozulacaktı. 2008 yılında, yazıları sebebiyle Lambdaistanbul tarafından Hormonlu Domates ödülüne aday gösterilen, kendisine ödül verilirse dini kitaplarla törene katılacağını sağcı militan edasıyla açıklayan Yeni Şafak yazarı Ali Murat Güven, Lambdaistanbul’un kapatılmasının ardından bir yazı kalem aldı. Güven, yazısında “Bütün dünyayı kapatamazsınız, bütün dünyayı içeri atamazsınız” ifadelerini kullanarak; kararın Necmettin Erbakan’a getirilen siyasi yasaklarla benzerlik taşıdığını ileri sürecekti.
“HOŞGÖRÜ” ZAMANLARI
O yıllarda iktidar tarafından çıkan sesler Üskül’le sınırlı değildi: AKP Kütahya Milletvekili İdris Bal, ABD’deki bazı eyaletlerde eşcinsel evliliklerin yasal olduğunu söyleyerek Türkiye’de de bu konunun tartışılabileceğini dile getirdi. AKP Sivas Milletvekili Nursuna Memecan Arnavutluk’ta Avrupa Parlamentosu tarafından düzenlenen Temel Haklar, Ayrımcılık Yasağı ve LGBTİ’ler Dâhil Olmak Üzere Hassas Grupların Korunması seminerine katıldı.
Dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ, bir yandan “fobik” konuşmalar yapıp öte yandan “Türkiye'de eşcinsellik, yaşayanlarca zor bir şeydir. Ayrımcılık sebebi olabilir. Hoşgörülü olmak zorundayız” diyecekti. Mehmet Bekaroğlu, “homoseksüelmiş, lezbiyenmiş hiç ayırmadan” dört yıl Refah Partisi’nde milletvekilliği yaptığını açıklamıştı.
Medyada da kimi istisnai anlara rastlamak mümkündü. Şiddet faili olmasıyla bilinen Fatih Altaylı dahi Lambdaistanbul’un kapatılmasına karşı çıkıp yer aldığı yayınlarda homofobik bir dile izin vermeyeceğinin sözünü verdi.
SAHNELERDE GÖRÜNÜRLÜK MÜCADELESİ
2010’lar Türkiye’si, kuir sanatçıların kültür sanat sahnesinde görünürlük kazandığı bir dönem oldu. Tiyatro yazarı Ebru Nihan Celkan, Türkiye tiyatro tarihinde LGBTİ+ karakterlerin en fazla sahnelendiği yıl olarak bu döneme işaret edecekti. Artık tiyatro oyunlarında trans karakterlerin gülünçleştirilmediği örnekler öne çıkmaya başlayacaktı. Ancak bu kez de trans karakteri oynayan natrans oyuncularla...
Celkan’ın yazdığı, Sumru Yavrucuk’un bir trans kadını canlandırdığı “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi” oyunu Afife gibi ‘prestijli’ tiyatro ödüllerini alabilmişti. 1996’dan beri tiyatro çalışmalarında yer alan, Mezopotamya Kültür Merkezi çıkışlı sanatçı Esmeray, sokak topluluklarından Amargi’nin tiyatro grubuna uzanan pratiğiyle ve tek kişilik oyunu “Cadının Bohçası”yla dönemin üretken sanatçıları arasındaydı. Oyun, Melisa Önal’ın 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi İlk Belgesel Ödülü’nü aldığı “Ben ve Nuri Bala” ve Emre Azizlerli’nin “Pembe Teskere” filmlerine de ilham oldu. DOT’un “Kürklü Merkür”ü, İkincikat’ın “Limonata”sı, Craft’ın “Uğrak Yeri”, Devlet Tiyatroları’nın “Sessizlik”i, D22’nin “Bent”i, Galata Perform’un “İZ”i, Sahne Hal’in “Örümcek Kadının Öpücüğü”, Ekip’in “Parti”si, Domus Sanat Çiftliği’nin “Kadınlar Aşklar Şarkılar”ı… Bugün Aşık Olucam, Utanç, Mark Raso...

Dönemin popüler bir başka tiyatro oyunu ise “Garaj”dı. Craft Tiyatro tarafından sahnelenen, Kemal Hamamcıoğlu’nun yazdığı oyunda Enis Arıkan, Orkide isimli trans bir kadın karaktere hayat veriyordu. İzleyicilerin bolca desteğini alan, bir üçlemenin ikincisi olan oyun iki sezon kapalı gişe oynadı.
Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği tarafından yayınlanan “80’lerde Lubunya Olmak” ve “90’larda Lubunya Olmak” isimli kitaplar, Ufuk Tan Altunkaya tarafından sahneye uyarladı.
Ugo Rondinone’un 6. İstanbul Bienali için Taksim Meydanı’na yerleştirdiği gökkuşağı anıtı, “Buradan Nereye Gidiyoruz?” sorusunu sormuştu. küçük iskender 1991’de “Hortum Süleyman” lakaplı Süleyman Ulusoy’un Beyoğlu Ekipler Amiri olmasıyla Beyoğlu Ülker Sokak’ta başlatılan polis operasyonlarına karşı yazdığı “Ülker” adlı şiirinde bu soruya yanıt da verdi:
“ibne değilsen bayrak as diyorlar sana güzel çocuk / bizim tenimiz bayrak verdiğimiz kavgada / saçımızdan tırnağımıza kadar bayrağız biz / azınlıkların mücadelesinde, ön saflarda!”
Proje Hakkında
“Medya Özgürlüğüne Destek – Güçlü Dayanışma, Güçlü Medya” projesi Avrupa Birliği tarafından finanse edilmekte ve Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), Gazeteciler Cemiyeti (GC) ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti (IGC) tarafından yürütülmektedir. Programın genel amacı, “Türkiye’de medya çoğulculuğunun ve özgür basının güçlendirilmesine” katkıda bulunmaktır.