Kleber Mendonça Filho’nun yönettiği ‘Gizli Ajan’ (O Agente Secreto), 1977 Brezilya’sının portresini çizen etkileyici bir politik gerilim. Cannes’da en iyi yönetmen ve FIPRESCI, Altın Küre’de en iyi erkek oyuncu (Wagner Moura) ve yabancı dilde en iyi film ödüllerini kazanan ‘Gizli Ajan’, Oscar’da da en iyi uluslararası film ödülünün en büyük favorisi. Çok katmanlı yapısı, muzip metaforları, selam gönderdiği sinema tarihi klasikleri bir yana, otoriter rejimlerin güç kazandığı günümüz dünyasına toplumsal hafıza, kişisel bellek ve dayanışmaya dair çok şey söyleyen bu filmi kaçırmamanızı tavsiye ediyorum.
Brezilya’da 1964 ile 1985 arasında 21 yıl süren askeri diktatörlüğün hüküm sürdüğü karanlık döneme ışık tutan ‘Gizli Ajan’, kusursuz planları, doygun renkleri ve göz alıcı nostalji dozunu hemen ilk planda bertaraf edecek bir açılış yapıyor. Kendisi de başlı başına bir film olabilecek anlatısıyla bu etkilebici açılış, baş karakterimiz Marcelo’nun, aracına benzin almak için mola verdiği benzincide, hemen yolun ortasında yatan bir cesetle, onun oradaki varlığını çoktan normalleştirmiş çevrenin alelade yaşamını merkeze alıyor. Çok geçmeden bir polis arabası geliyor. Ancak polisler, başıboş köpeklerin bir elini alıp kaçtığı sineklenmiş cesede değil, Marcelo’ya ve onun aracına odaklanıp ceza yazabilecekleri bir husus arıyor. Büyüteçle bakarmışçasına ciddiyetle giriştikleri araştırmalarından elleri boş dönen ekip, en sonunda Marcelo’dan, “Polis Karnaval Fonu”na bağış yapmasını istiyor, elbette nakit olarak. Elindeki tek şeyi, cebindeki yarısı dolu sigara paketini polise veren Marcelo yola çıktığında, Chicago’nun “If You Leave Me Now”u çalmaya başlıyor. Ve seyirci üç saatlik filmin daha ilk dakikasından nasıl bir dünyaya giriş yaptığını idrak ediyor.
Wagner Moura’nın canlandırdığı, nereden geldiğini pek bilmediğimiz ancak bir şeylerden kaçtığını anladığımız Marcelo’yu, sapsarı arabası içinde takip etmeye başlıyoruz. Henüz nereye gittiğini de nedenini de bilemediğimiz Marcelo, sokakları hayat dolu bir mahalleye vardığında, aracına Dona Sebastiana biniyor. İşte bizim yeni ikonumuz.
Yepyeni bir ikon
Dona Sebastiana, hiç kuşkusuz filmin en çok konuşulan karakteri. 80’lerindeki bu yaşam dolu “genç kadın”, rengarenk çiçekli elbiseleri, elinden düşürmediği sigarası, polisler hakkında tükürürcesine konuşup hakaret edişi, devrimciler ve sürgünler için işlettiği bir konuk evi benzeri oluşumu, dansları, birlik beraberliğin ve onurlu yaşamanın ne demek olduğunu gösterme şekliyle bu ilgiyi sonuna kadar hak ediyor.
New York Times için yazan Ana Ionova’dan aktaralım: “Ekranda yalnızca 11 dakika görünmesine rağmen, Tânia Maria uluslararası film eleştirmenlerinden övgüler aldı, gazete manşetlerine çıktı ve yalnızca birkaç ay içinde sosyal medyada 100 bini aşkın takipçiye ulaştı. Onu bir gecede şöhrete taşıyan film ise perşembe günü dört Oscar adaylığı kazandı. Tânia Maria’ya göre bu ilginin kaynağı, gerçekliğinden ödün vermemesi. Canlandırdığı karakter, gerçek hayattaki kişiliğinden çok da uzak değil. ‘Sanırım bu, sadeliğimden kaynaklanıyor,’ diyor bu ay verdiği bir röportajda, yeni filmi için çekim aralarında. ‘Ben o insanım. Ben Bayan Dona Sebastiana’yım.’”
Dona, izleyen istisnasız herkesi kendisine hayran bırakacak biri. Tüm daireleri dolu, çevresinde yaşayan herkesin peşinde bir seri katil, ciddi ölüm riski var. Rejime direnen bu birbirine pek benzemez grubun yalnızca ev sahibesi de değil o, sırdaşı, dert ortağı, akıl vereni, hatta bazen de çöpçatanı.
Filmi seyrederken -ister istemez- aklıma sürekli geçtiğimiz yıl göğüs kafesimize bir kaya gibi oturan Walter Sallesimzalı Brezilya’ya en iyi uluslararası film dalında ilk Oscar’ını getiren “I’m Still Here” geldi. Sanırım iki filmin de birer başyapıt olarak görülüp ödüllere boğulması, aklımıza geldiğinde bile hala tüylerimizi diken diken edişi, biraz da acının demlenme şekliyle ilgili. “I’m Still Here”da nasıl tüm aile kameralara karşı hala dimdik, inatla kocaman gülümsüyorsa, Dona’nın evinden de müzik ve dans eksik olmuyor. Her şeye rağmen, hayat devam ediyor.
Hayat nasıl devam eder?
Köpekbalığı midesinden fışkıran bir bacak, kan ter içinde çoğunlukla gömleksiz ve terli adamlar, İkinci Dünya Savaşı’nda aldığı yarayı gösterdiğinde polisler tarafından alaya alınan biri… Örnekler çoğaltılabilir ancak film her bir on dakikaya eklediği bambaşka bir kırıntı ile çizdiği yekpare tablonun gücünü artırıyor, temelini hemen her yönden doldurmaya çalışıyor.
Sokaklardaki tüm insanlar, üniformalı birilerini gördüğünde çirkin bakışlarla cevap veriyor. Herkes korkup sinmiş belli ki, kelimelerle ve cümlelerle tavır gösterebilmek mümkün değil. Zaten bu bakışlarla kıyaslandığında, fazla söze de gerek kalmıyor. Devlet, başlı başına ve tüm kurumlarıyla, öyle bir çürüme içine girmiş ki, sokakta alelade biri çok cüzi bir meblağ ile birilerini öldürme anlaşmasına girebiliyor. Ölecek kişinin kim olduğu, ne yaptığı ise sadece pazarlıkta payı artırmak için sorulan formalite bilgiler.
Yaşamın hiçbir değerinin olmadığı, insan onurunun bahsi dahi geçmeyen bu toplumda Marcelo, yalnızca gizli kimliğiyle ifade veren bir ajan değil, aynı zamanda da annesinin kayıp kimliğini, onun varlığını ispatlayacak bir doğum belgesi arayan biri, hayatını tehlikeye atmamak için birlikte yaşayamadığı bir çocuğunun da babası.

“Hayat böyle nasıl devam eder?” diye düşünmeye başladıkça film eli yükseltiyor. Marcelo’nun gizlenmek için girdiği işte, arşivlerin düzenlenmesinden sorumlu bir devlet dairesi, henüz ilk sabahından işe erken gelmesi isteniyor. Geldiğinde ise, işe iki üç saat içinde başlayacaklarını, bugün erken gelmelerinin tek nedeninin polis komutanının eşinin hayatını kolaylaştırmak olduğunu öğreniyor. Komutanın evindeki hizmetçinin çocuğu, evlerinin önünde ezilip ölmüş. Bu nedenle de eşinin konuya dair ifade vermesi gerekiyormuş. Hayır, burası polis merkezi değil, sadece “zengin kadın”ın daha konforlu biçimde ifade verebilmesi için bu sabahlık, erken saatlerde polis merkezi olarak kullanılıyor. Bunu anladığımız anda içeriye alınmayan, çocuğu ölmüş hizmetçi kadının çığlığı 70’lerin Brezilya koridorlardan günümüz sinema salonlarına ulaşıp yankılanmaya başlıyor. Çığlıklara karışan ağlama devam ettikçe bir ülke için ağıta dönüşüyor.
Çok katmanlı yapısı, muzip metaforları, selam gönderdiği sinema tarihi klasikleri bir yana, otoriter rejimlerin güç kazandığı günümüz dünyasına toplumsal hafıza, kişisel bellek ve dayanışmaya dair çok şey söyleyen bu filmi kaçırmamanızı tavsiye ediyorum. Özellikle özenli dekorları, renkleri ve görüntü yönetimiyle sinema salonunda izlenmeyi sonuna kadar hak eden 160 dakikalık bu şaheseri, daha çok konuşacağımız kesin.