“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

BU CEHENNEM, BU CENNET BİZİM

Nuns vs. Vatican

Nazım Hikmet’in dizesini bağlamından kopardım ama, Selanik Belgesel Festivali’nde izlediğim ilk filmlerden bazıları cehennem ve cennet simgelerinin yeryüzünde ve günümüzde hâlâ nasıl yan yana varolabildiğini düşündürdü bana… Ütopya ve distopya kavramlarıyla da açıklayabiliriz birbiriyle çatışan insanlık hallerini ve hayallerini… 

Nuns vs. Vatican (Rahibeler Vatikan’a Karşı), Replica (Replica), Derek vs. Derek (Derek Derek’e Karşı) ve Around Paradise (Cennetin Etrafında) birbirinden çok farklı konuları ele alıyor… Öte yandan her biri karakterlerinin ideali ya da travması sebebiyle, kişisel ve duygusal gereksinmelerden dolayı, iyi ya da kötü niyetlerle kendilerine daha iyi bir yer, daha iyi bir hayat, bir cennet, bir ütopya arıyor… Ama ne buldukları ve ne kurdukları çok tartışılır… 

Aryanların Paraguay ütopyası

Festivalin Uluslararası Yarışması’nda yer alan Alman yapımı, Yulia Lokshina imzalı Around Paradise, Almanya’dan Paraguay’a göç edip burada bir Aryan Ütopyası kurmaya çalışan Almanların son dalgasına dair bir yaratıcı belgesel. 1999’dan beri Almanya’da yaşayan Rus yönetmen Yulia Lokshina tarihe ve etnisiteye pek değinmeden halihazırdaki durumu anlattığı bu ironik filmde dramanın sınırlarını zorluyor… 

Ta kavimler göçünden başlayan insan hareketi, savaşlara, istilalara, sömürgeciliğe de yol açarak bugünkü sığınmacı-yerleşimci ikilemine kadar indirgendi. Almanların Paraguay’da saf bir Aryan toplumu kurma hayalinin tarihi 138 yıl öncesine dek uzanıyor. Berlin Film Festivali Panorama bölümünde prömiyer yapan Around Paradise olabildiğince arşiv kullanmaktan kaçınan dramatik bir çalışma olduğu için bu tarihi sürece kısaca değinmekle yetiniyor. İslam karşıtı, aşı karşıtı, ırkçı, kapitalist ve aşırı sağcı görüşlerini dile getiren ve dolandırıcılıklarına tanık olduğumuz bir grup Alman, Avusturyalı ve İsviçreli ağırlıklı bir grup Avrupalının Paraguay’daki konut kooperatifine odaklanıyor. Aşırı sağcı politik aktivitelere katılan ve Avrupa’nın mülteciler aracılığıyla Müslümanlaştırıldığı ve Covid 19 pandemisine karşı geliştirilen aşılarla Avrupalı nüfusun öldürülmeye çalışıldığı komplo teorilerine kendini kaptırmış Avusturyalı avukat Erwin Anna ve ailesinin Caazapá’da kurduğu Reljuv şirketi, bir tatlı su kaynağı etrafındaki arazileri satın almış ve El paraíso verde (Yeşil Cennet) adını vermiş…  Arsa satarak villalarla dolduruyor. Bir yandan da Paraguaylı işgücünden şikayet ediyor! Ancak burada mülk edinmek için ‘seçilmek’ gerekiyor, partilemeyi bilen İngilizler tercih sebebi olabilir ama LGBTİ+ giremez, örneğin…

Yeni gelen kuş gözlemcisi bir ‘yerleşimci’ Panama’dan aktarma yaparken uçağa dört Müslüman binince isyan etmiş, “Oraya da mı gidiyorlar, bari oraya gitmesinler!” demiş kendi kendine… Ruhlarla temasa geçen, hayvanlarla konuşan ve internet üzerinden müşterilerine bu metafizik yetenekleriyle ‘yardımcı’ olan bir aile de var aralarında… 

Paralel kurguda iki öğrenci, Caazapá yerlisi Will ile adından Rus Menonit kökenli olduğunu tahmin ettiğimiz Yoha, rehberlik eğitimini tamamlamış, bölgeye ait ilginç bilgiler edinerek turist çekmek için araştırma yapıyor. Yerlilerin yoksulluğu ile yerleşimcilerin yolsuzluğu arasında salınan bu belgesel bizi de hayret, öfke, istihza ve isyan duyguları arasında çalkalıyor. Fonda şahane bir peyzajla, gündelik hayattan sahnelerle, didaktik ya da militan olmadan, hiçbir noktada fikir beyan etmeden, politik tavır almadan, doğrudan taraf olmadan, sakin sakin bir hikaye anlatıyor… Paraguay’ın Alman kökenli diktatörü Stroessner’in adını Will ve Yoha’nın bölgenin yaşlılarından biriyle yaptığı söyleşide, onun görüşü aracılığıyla geçiriyor… Geçen yıl yine Selanik Belgesel Festivali’nde gösterilen Juanjo Pereira imzalı Under the Flags, the Sun (Bayraklar Altında, Güneş) adlı belgesel Alfredo Stroessner’in ayrıntılı bir portresini çizmişti. 

1888 yılında Nietzsche’nin kızkardeşi ve eşinin, Elisabeth Förster-Nietzsche ve Bernhard Förster’in başı çektiği bir grup Alman’ın Aryan ideallerine bağlı bir tarım toplumu kurmak için yerleştiği, ancak sadece orada bir göçmen grubu yaratmakla kaldığı Paraguay’da kendilerine “settler” yani “yerleşimci” diyen yeni gruba biz de Neo Nazi diyebiliriz… “Yeşil Cennet”leri de mahkemelik… 

Cehennemlik rahipler

Nuns vs. Vatican adından da anlaşılacağı gibi bir yıllarca görmezlikten gelinen yüzlerce taciz ve tecavüz vakasının ayyuka çıkmasını konu alıyor. Papazların kurbanı olan rahibelerin ilk şikayet mercileri olan piskoposlardan başlayarak Katolik Kilisesi tarafından dinlenmemesi, susturulması ve baskı görmesi artık kamuoyu tarafından gayet iyi bilinen bir sorun. Emmy ödüllü yönetmen Lorena Luciano özellikle Cizvit Marko Rupnik davasına odaklanarak, onu ifşa eden ve mahkemeye götüren Gloria Branciani ve Rupnik’in Slovenya’da kurduğu Loyola Cemaati’nden başka rahibelerle, avukatlarıyla ve olayları araştıran gazetecilerle görüşerek, dava sürecini, son derece dinamik bir kurguyla, etkili bir dille özetliyor. Yürütücü yapımcılarından biri, cinsel şiddet kurbanlarının davalarını konu alan Law & Order: Special Victims Unit dizisinin de yapımcısı ve başrol oyuncusu olan, Amerikalı yıldız Mariska Hargitay.

Tıp okuyan, misyoner olmak ve kendini kiliseye adamak isteyen 20’li yaşlarının başındaki Gloria’nın hayali, rahip ve sanatçı Marko Rupnik tarafından dokuz yıl süreyle istismar edilerek yıkılıyor. Yıllarca depresyondan çıkamayan Gloria Branciani’den cesaret alan rahibelerin yaptığı bir düzine istismar şikayeti Rupnik’in kendisinin de eserlerinin de bir utanç kaynağı haline gelmesiyle sonuçlandı. Vatikan’da fresk sanatçısı olarak sükse yapan, Alietti Enstitüsü yöneticisi olarak dünyanın çeşitli şapelleri için yaptığı fresklerle servet kazanan, Papa Francis’in yakın arkadaşı olarak bilinen Rupnik’in hayalinin Slovenya’da kurduğu Loyola Cemaati manastırı aracılığıyla cinsel fantezilerini gerçekleştirmek olduğu artık mahkeme kayıtlarına geçti… Bu belgesel, başka istismar vakalarına ve bunları dile getirenlere uygulanan baskılara da değiniyor ve Vatikan’ın suçlu bulunan rahipleri gözden ırak taşra malikanelerinde rehabilite etmekten öteye geçmediğini de bir kez daha hatırlatıyor. Kadınlara manastır dahil her yer cehennem, erkeklere her yer cennet, hele bir de din adamı olurlarsa, dedirtiyor Nuns vs. Vatican.

Seni telefondan sevmek aşkların en güzeli

Selanik’te dünya prömiyerini yapan Chouwa Liang imzalı Replica da kanlı canlı erkeklerden umudu kesip yapay zeka ürünü erkeklerle  romantik ilişki yaşayan Çinli kadınlara odaklanıyor. Spike Jonze, Aşk / Her adlı filminde yakın bir gelecekte yalnızlıktan bunalan bir yazarın yapay zeka ürünü bir ‘ses’ ile yaşadığı ilişkiyi anlatmıştı. Aşk / Her, 2013 yapımı olduğu için ve muhtemelen Jonze, bir kurmaca içerisinde inandırıcılık sorunu yaşamamak için Samantha adlı yapay zeka karakterine Scarlet Johansson’un sesini vermekle yetindi, ona bir görüntü katmadı…  

Replica’da ise Çinli genç kadınların Japon canlandırmasından fırlamış gibi duran karakterlerle telefon ekranından görüntülü ‘ilişki yaşamasını’ izliyoruz. Sanki kendi istedikleri standartlarda gerçek birer erkek arkadaşları varmış da onunla görüntülü konuşuyorlarmış gibi… Görüntü bir insana değil, bir canlandırma karaktere ait, muhtemelen hukuki sebeplerden dolayı… Fakat ‘ideal erkek’ ile böyle bir ilişkinin / servis sağlayıcının ömrü ne kadar sürer ve algoritması ne kadar kontrol edilebilir, cevabı belgeselde! Yönetmen, karakterlerini yargılamadan, onları ve sistemi anlamaya ve anlatmaya çalışsa da ilk bir saatinde benim gibi analog çağdan kalma bir izleyeni oldukça geriyor, Replica. Fakat çözüm bölümünde bu genç kadınların neden fiziksel gerçeklikten ‘kaçmayı’ tercih ettikleri ve duygusal arayışları netleşiyor. Her yönüyle dijitalleşmiş çağdaş yaşamın tarzı süren kentlilerin duygusal ihtiyaçlarını karşılayacak fiziksel ilişki nedir, nasıl mümkün olur, olmazsa ne yapmalı sorularını sormaya başlıyoruz… 

Tür totalitarizminden dönüş

İnsanlığı tür totalitarizminden dönüşe teşvik eden Britanya mizahıyla yüklü Derek vs. Derek belgeseliyle yazıyı da tatlıya bağlayalım: Yaban hayata son vermek pahasına tarım alanlarına dönüştürdüğümüz toprakları yeniden doğallaştırmak mümkün!

İngiltere’nin Devon bölgesinde komşu arazilere sahip Derek Gow ile Derek Banbury arasındaki ihtilafa odaklanan James Dawson imzalı bu belgesel son derece pozitif bir örnek sunuyor. Derek Gow, insan müdahalesiyle ekosistemin yok oluşuna dur demeye karar verince arazisini yeniden yabanileştirmeye başlıyor. Bir zamanlar bölgede bulunan ama artık hiçbirine rastlanmayan hayvan türlerine yaşam alanı sağlamak için kuruttukları sulak alanları göletler açarak geri getiriyor. Bu göletlerde böcekler, sinekler, kurbağalar, balıklar ürüyor, sazlıklar büyüyor. Böylece kuşlar yuvalarına kavuşuyor. Sonra bölgeye özgü başka canlı türlerini küçük kemirgenleri ve yılanları bu arazide yetiştirip doğaya salıyor. Ancak yaban domuzları zarif leylekler gibi takdir toplamıyor, komşu arazilere girmek için çitleri aşıyor, ekili araziyi eşeliyor, hatta bir koyun yiyorlar… Daha küçük toprak sahibi olup hayvancılıkla uğraşanlar da aletli yoğun tarım yapmakla gurur duyan Derek Banbury de Derek Gow’un domuzlarından şikayetçi oluyor… Sonra da sıra su kaynaklarında barajlar kuran kunduzlara geliyor…

Bütün tarlaları ekilmiş, pestisitlerle ilaçlanmış, aralarındaki çalıları özenle biçilmiş, taşları toplanmış, göletleri kurutulmuş görmek isteyen ve geometrik biçimli arazisiyle gurur duyan Banbury’nin Gow’un doğal arazisi hakkındaki alaycı yorumları filmin başlıca mizah kaynağı! Ancak bu belgesel Gow’un arazisinin yabanileşme sürece kadar Banbury’nin bilinçlenme sürecini anlatıyor: Banbury, git gide iklim krizinin etkisini hissediyor, çocukluğunda o çevrede bulunan canlıların hiçbirine artık rastlamadığını kabulleniyor. Bir çiftçi olarak tozlaşmayı sağlayan böcekler, sinekler, arılar olmazsa tarım da yapamayacağının bilincinde… Gow’un arazisinde uçuşan yusufçuklara hayranlıkla bakarken iki Derek’in ihtilafının bir ittifaka dönüşeceğini tahmin ediyor ve Gow’un bu kadar yoğun tarıma ihtiyacımız var mı sorusunu biz de kendi kendimize soruyoruz. Nitekim, iki Derek de filmin Selanik’teki gösterimine yönetmenle birlikte katıldı. Gow’un ütopyası, yeryüzündeki yeşil cenneti kendi halinde bir doğa parçası…