Ayşegül Kökkılınç’a
Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı, İzmir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nun yeni oyunu. Haftada üç gün o da küçük sayılabilecek İsmet İnönü Sahnesi’nde sergilendiği için “kapalı gişe” oynuyor. Daha önce Cadı Kazanı oyunu için de bilet bulunamıyordu ve bunu dile getirdiğimde, söz konusu oyunun büyük prodüksiyon olduğu için haftada üç gün ancak oynanabildiği bilgisi verilmişti.
Bu ünlü Bertolt Brecht oyununun bu sahnelemeyle büyük prodüksiyon mu sayıldığını bilemiyorum. Büyüklükten 16 oyuncunun varlığı kastediliyorsa doğrudur. Ancak Ankara Devlet Tiyatrosu’nca oynanan ilk Brecht oyunu olup, çevirmeni Yücel Erten tarafından 1979’da sahnelendiği halini seyretmiş biri olarak, aradan neredeyse yarım asır geçmiş olmasına da bakıp “büyük bir prodüksiyon” ile karşı karşıya değildim doğrusu, belirtmeliyim. Ne Brechtiyen yabancılaştırma efekti olarak görkem ne de yine aynı ekolün parçası olarak seyirciyi yükselten belirgin müzik katkısı bu rejide yer almıyor. Denilebilir ki, bu oyunda zaten Brecht’in yoldaşı Kurt Weill müzikleri sürgün sebebiyle yoktu ve sahnelendiği koşullara göre zaman zaman müzikler eklendi. Doğrudur. Ancak rejide, metnin durağan ve yoğun bir ezberin resitaline dönmesine neden olmuş bu tercih. Yine denecektir ki orkestra yok ama acapella müzik var zaten. İlk perdede neredeyse hiç yok ama, ikinci yarıda temponun hızlanmasında bu tarz müziğin de yoğunlaşmasının payı var.
Evet ilk yarı, oldukça deneyimsiz izlenimi veren oyuncuların kurguyu “okumaları” gibi son derece durağan ve müsamereye yakın. Yönetmenin, değişen anlatıcılarla Hitler’in tarihsel yükselişini alt bölümlerin girişinde seyirciye aktarması bile; karnabaharcılar üzerinden hikayeleştirilmiş oyunun anlam ve önemini seyirciye iletmekte başarısız.
Oyunun girişindeki açıklamada kişilerin değil, o kişileri yaratan çerçevelerin önemine dikkat çekiliyor ve bu yüzden Ui/Hitler oyuncuların yaklaşık yarısı tarafından dönüşümlü oynanan bir karaktere büründürülmüş. Konjonktür ve iktidarın kendine gerekli kişiyi yaratacağı fikri bağlamında değerli bir katkı. Hele bu oyuncuların hem erkeklerden hem kadınlardan seçilmeleri, iktidarın cinsiyetsizliğini de çok çağdaş bir biçimde görünür kılıyor.
Hitlerin “yükselişiyle” gangster Al Capone paralelelliğinin Arturo Ui rolüne yüklendiği oyunda, her adımda seyircinin de yükselerek hem yabancılaşıp hem bütünleşmesi gerekirken, maalesef seyirciye geçen bir tempo yakalayamadım. Ui rolünü üstlenenlerin kimisi bu yükselişi oyunculuk manasında sembolik olarak yansıtabilirken, bir sonraki tekrar düşürdü. Zaten genel reji de bu yükseliş trendini ve bağlı coşkuyu başaramıyor.
İkinci perdede, güvenlik güçleri, askerler üzerinden faşizmin yükselişinin yanı sıra; ideolojik aygıtlar olarak devreye giren hukuk, basın ve dinin halkın sindirilmesi konusundaki “çabaları” rejinin başarılı katkılarından. Yargıcın parayla beslenmesi, gazetecinin korkuyla sindirilmesi, askerlerce başka ülkelerin işgali ve din adamının verdiği destek adeta L. Althusser’in devletin baskıcı ve ideolojik aygıtları teorisinin sahneye taşınması gibi.
1945-1950 yılları arasında Avni Dilligil yönetiminde var olan İzmir Şehir Tiyatrosu’nun yeniden faaliyete geçmesi, arada Özdemir Nutku’nun sanat yönetmenliğindeki 1989-1991 dönemini unutmazsak, ancak 2021’de oldu. Maalesef internet sayfasından online bilet satışına, gişeden salona engellilerin ulaşabilmesine, oyun günlerinden salonlara oturmamış bir amatörlük, bir İzmirli olarak sıkılarak söylüyorum ama, bir taşralılık egemen. Birkaç beden büyük bir oyunun sergilenmesi de bu tespitle iç içe. Üstelik tartışmalardan anlıyoruz ki oyunların bütçesi pek de az değil.
Sanat daima politiktir. Ancak İzmir Belediyesi Şehir Tiyatrosu şehirden toplanan vergilerle yaşamaktadır tüm ödenekli tiyatrolar gibi. Az oynanırsa her oyun kapalı gişe olur. Bunun bir anlamı yok. Önemli olan şehri yükselten kültür politikalarını ve pratiklerini şehirliyle buluşturup şehri “yükseltmektir.” İzlediğim oyun ise, Brecht’i biraz “düşürmek” olmuş sadece her ne kadar bu mümkün değilse de…
