“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

DİSTOPİK EVRENDE EVDE HİSSETMEK

Yeşer Sarıyıldız Fotoğraf: Memo Ömür

Yeşer Sarıyıldız, distopik öykülerden oluşan kitabı ‘Çınlayanlar'da karanlık bir dünya kurarken aynı zamanda bugünü, şu anda yaşadığımız ülkeyi ve içimizde taşıdığımız kırılganlıkları anlatıyor. Soyut distopik atmosfer ile gündelik hayat gerçekliği arasındaki denge, duyusal detaylar sayesinde kuruluyor. Hikâyeler bitiyor ama sorular zihninizde yankılanmaya devam ediyor. Karakterlerin hayatları kapanıyor ama onların hayaletleri okurun kendi hayatına değmeyi sürdürüyor.

Distopik edebiyat denince aklıma hep uzak gelecekler, steril koridorlar, korkutucu rejimler geliyor. Ama Yeşer Sarıyıldız'ın ‘Çınlayanlar'ını okuduğumda bu beklentilerimin yerini merakla akan hikâyeler, karakterleri ve mekânları tanıma heyecanı aldı. On üç öyküden oluşan bu kitap, karanlık bir dünya kurarken aynı zamanda bugünü, şu anda yaşadığımız ülkeyi ve içimizde taşıdığımız kırılganlıkları anlatıyor.

Kitabı tanımlamak için edebiyat dışına çıkmak istiyorum. Son günlerde sosyal medya hikâyelerinde bolca Tarkan konseri videosu gördüğümden olsa gerek, kitabı bitirdiğimde aklıma ‘Kız Hepsi Senin mi?’ albümünü kasetten dinlediğimiz yıllar geliyor. O albümde favori parçam sürekli değişirdi; 15 yaşında bir şarkıya bayılırken 25’inde bambaşka bir parçada çok daha farklı bir anlam bulurdum. ‘Çınlayanlar’ da tam olarak böyle bir kitap. İlk okumada sizi yakalayan öykü, diğer hikâyelere geçtikçe sessizce geri çekilip yerini bir başkasına bırakıyor. Sabit bir "en iyi öykü" yok; değişen, büyüyen, olgunlaşan hikâyeler bütünü var.

Gündelik Kırılmalar

Sarıyıldız karakterlerini büyük dramatik çıkışlarla değil, küçük gündelik kırılmalarla inşa ediyor. Kimse barikata koşmuyor, kimse sisteme yumruk atmıyor. Onun karakterleri, sistemin baskısını sürekli hissederek ama onunla doğrudan çatışmadan ayakta kalmaya çalışarak büyütüyor. Bu, bana göre kitabın en cesur yanı: sıradan olmayı seçmek, büyük jestlerden kaçınmak.

Metnin yüzeyinde sakin görünen cümleler var; ama o cümlelerin altında başka bir anlam katmanı sezildiğinde okuma deneyimi değişiyor. Sadece hikâyeyi takip etmiyorsunuz, anlatının arka planını da kurmaya çalışıyorsunuz. Bu çift katmanlılık, kitabı tüketilen bir şey yerine yaşanılan bir alana dönüştürüyor. Bazı hikayelerde yüksek teknoloji arasında gezinirken diğerinde ‘Elalem ne der?’ yüzeyselliğinin içinde süreğen bir akışta bulabiliyorsunuz kendinizi.

Matrix'in Yereli

Teknoloji, ‘Çınlayanlar'ın en ısrarcı temalarından biri. Dijital dünyanın yarattığı yapay gerçeklik hissi, kimi bölümlerde Matrix evrenini çağrıştıran metaforlarla örülmüş bir his veriyor. Öte yandan günümüzün en büyük sorunlarından olan "doğayı korumak" meselesi de pek çok hikâyenin can damarını oluşturuyor. Eternum'da kuryeye bahşiş olarak oksijen verebildiğiniz bir dünya var mesela. Ya da Terra Protokolü'nde bir şeyler yapmaya çalışan (!) politikacıların uzun lafları arasında hiçbir şey söylenmediğini tespit eden sıradan bir yapay zeka ajanının sürdürülebilirlikle ilgili çıkarımları.

Sarıyıldız bu referansları gösteriş olsun ya da sofistike görünsün diye kullanmıyor; onları İstanbul'a, beyaz yakalı çalışma düzenine, bürokratik toplantı odalarına taşıyor. Kontrol mekanizmaları görünmez; baskı, bir kamera ya da bir yasak aracılığıyla değil, normalleşmiş gündelik pratikler üzerinden işliyor.

Bu beni okurken en çok zorlayan nokta oldu. Çünkü anlattığı şey tanıdık. Sisteme karşı çıkmıyorsunuz; sadece içinde nefes almaya çalışıyorsunuz.

Acıyla Gülmenin Arasında

Kitabın beni en çok şaşırtan yanı, duygu geçişlerindeki ustalık. Bir paragrafta gerçek bir hüzün yaşıyorsunuz; hemen ardından ince bir mizahla karşılaşıyorsunuz. Ve bu geçiş yapay hissettirmiyor. Aksine hayatın tam da böyle aktığını hatırlatıyor: acı ile gülmenin birbirini dışlamadığını, çoğu zaman iç içe geçtiğini.

Sarıyıldız ne tam bir karamsarlık kuruyor ne de sahte bir iyimserlik. Hayatın çelişkilerini olduğu gibi kabul eden bir farkındalık var anlatısında. Bu denge, distopik kurgunun en büyük tuzağından - vaaz verme isteğinden- onu koruyor.

Parçalı Zihinler, Parçalı Cümleler

Özellikle ‘Bir ADHD’linin İç Sesi’nde monologların yoğunlaştığı bölümlerde anlatı daha dağınık ve daha akışkan bir halde. Bu teknik ilk başta dezoriyante edebiliyor; ama bir süre sonra anlıyorsunuz ki bu dağınıklık bilinçli bir tercih. Günümüz insanının sürekli bölünen dikkati, parçalanmış zaman algısı ve içsel karmaşası tam da bir ADHD’linin güne bakışı gibi böyle bir anlatıyı gerektiriyor.

Orhan Pamuk'un ‘Benim Adım Kırmızı'daki deneysel çok seslilik burada da hissediliyor. Pamuk’un bir köpeğin gözünden yazdığı anlatı gibi bu hikaye de karmaşık hissettiriyor; ama Sarıyıldız'ın üslubu daha doğrudan, daha güncel, daha psikolojik. Pamuk'un kurgusal ve tarihsel mesafesine karşın Sarıyıldız anda konuşuyor; zihin akışını geçmişe değil mevcut ana bağlıyor.

Estetik Bir İktidar Alanı Olarak

Kitapta estetik, güzellikle sınırlı bir kavram değil; bir iktidar alanı olarak ele alınıyor. Kim neyi güzel buluyor, hangi bedenler kabul görüyor, hangi yaşam biçimleri ödüllendiriliyor? bu sorular karakterlerin deneyimleri üzerinden sessizce ama ısrarla soruluyor. Bireysel tercihler ile toplumsal baskılar arasındaki ince çizgi hiçbir zaman ilan edilmiyor, sadece görünür hale getiriliyor. Birçoğumuzun itiraf edemediği ‘prototip gözükmeyi toplum baskısına yeğlerim’ düşüncesi ile bizi baş başa bırakıyor.

Bellek, Aile ve Ölümlülük

Geçmiş travmaların kuşaklar arasında aktarılması, aile hikâyelerinin kimlik üzerindeki ağırlığı ve kültürel mirasın ölümlülükle kurduğu paradoksal ilişki kitabın tekrar eden izlekleri arasında. Sarıyıldız bu temaları çözmüyor; soruyor, açık bırakıyor ve özgürce yorumlamanıza alan bırakıyor.

Kitabı bitirdiğinizde net cevaplar almıyorsunuz. Ama düşünmeye açık geniş alanlarla baş başa kalıyorsunuz. Bu, beni rahatsız eden bir boşluk değil; aksine iyi edebiyatın bırakması gereken türden bir belirsizlik.

Hikayeler Arası Bütünlük ve Karakter İsimlerindeki Göndermeler

Hikâyelerde karakter isimlerini akılda tutmak zor olabiliyor, özellikle distopya gibi derinlikli konularda. Çınlayanlar kitabında ince bir gönderme seziliyor. Halalar İsyanda'daki Nur Duyan karakterinin soyadı, "kör, sağır ve dilsiz" davranışlara net bir dokundurma gibi duruyor. Ya da Hayatın Ölçüm Tablosu: birini kaybetmeden ne için yaşadığımızı kibarca sorgulatan, çarpıcı bir anlatı.

Hikâyeler arasında ince bağlar bulmak da mümkün. Örneğin ‘Toplantıların Gücü Adına'da Güldür Güldür'den tanıdığımız, "Sucuk satacağız biz" diyen eşofmanlı Şevket Hoca'nın beyaz yaka problemleriyle yüzleştiği sahneler akla gelirken, ‘Duyusal Hata'daki gelişmiş yapay zekanın gerçek hayatla örtüşen hikâyesindeki çelişkiler, ilk hikâye olan Terra Protokolü'ndeki yetersiz iktidarlarla da bağ kuruyor. Metnin içindeki "kabullenme tamamlandı" gibi yapay zekanın insani yönünü ortaya çıkaran küçük kelime örgüleri ise kitabın ne kadar detaylı tasarlandığını, Sarıyıldız'ın ustalığını açıkça ortaya koyuyor.

Kısacası Sarıyıldız bu duyarlılığı yerelin özgül atmosferine, bizim bildiğimiz karakterlerin havasına, tanıdık beyaz yaka yorgunluğuna yerleştiriyor. Böylece metin hem evrensel bir his taşıyor hem son derece yerel hissediliyor hem de okuyucuda bir bütünlük duygusu uyandırıyor.

Mekân Konuşur

Restoranlar, toplantı odaları, ev içleri, sanal ortamlar ve belirsiz şehir manzaraları; yalnızca arka plan değil, aktif unsurlar olarak işlev görüyor bu kitapta. Yemeğin kokusu, bir odanın sesi, şehrin muğlak gürültüsü anlatıya somutluk katıyor. Soyut distopik atmosfer ile gündelik hayat gerçekliği arasındaki denge bu duyusal detaylar sayesinde kuruluyor. Bazen çok küçükken söylediğimiz, ‘mini mini bir kuş’ şarkısı anarşik bir söylemde yer bulabiliyor. İşte hikayeyi en kaslı yapan da bu ‘basit’ örneklerin major olaylarda suret bulmasından geliyor.

Kabullenmenin Huzuru

Kitabın sonunda ne tam bir çöküş ne de sahte bir kurtuluş var. Karakterler koşullarının farkında olarak yaşamaya devam ediyor. Bu "kabullenme" hali, umutsuzluktan farklı bir şey: bilinçli, gözü açık, ayakta durmayı seçen bir hal.

‘Çınlayanlar’ işte bu yüzden zihinde yankılanmaya devam ediyor. Hikâyeler bitiyor ama sorular bitmiyor. Karakterlerin hayatları kapanıyor ama onların hayaletleri okurun kendi hayatına değmeyi sürdürüyor.

Bu kitap okunup kenara bırakılanlardan değil. Zaman zaman geri dönülen, her okuyuşta başka bir öykünün öne çıktığı, kasetteki favori parça gibi sürekli değişen türden bir edebiyat deneyimi.


Ayrıca okuyun