“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

CİNLER: YAKICI BİR HESAPLAŞMA

Fatma Aydemir

Fatma Aydemir, Der Spiegel’in 100 yılın en iyi 100 Almanca romanı listesine giren ‘Cinler’de ansızın ölen babalarının cenaze töreni için İstanbul’da toplanan göçmen bir ailenin iç hesaplaşmasını anlatıyor. Göçmenlik, kültürel çatışma, ırkçılık, aidiyet, yabancılaşma, aile kurumu, cinsel kimlik gibi temaları barındıran gerçekçi, yakıcı ve hüzünlü bir hesaplaşma.

Eserlerini Alman dilinde veren Fatma Aydemir, Türk/Kürt kökenli göçmen bir ailenin çocuğu olarak 1986’da, Almanya’nın Karlsruhe kentinde doğdu. Üniversite eğitimini Frankfurt’ta, Alman dili ve edebiyatı bölümünde tamamladı. 2017’de yayımlanan ilk romanı ‘Ellbogen’ (Dirsek), yılın en iyi ilk romanı dalında verilen Klaus Michael Kühne Ödülü'nü ve 2018 yılında Franz Hessel Ödülü'nü kazandı. ‘Dirsek’, 2024’te Aslı Özarslan tarafından sinemaya da uyarlandı. Beş yıl sonra, 2022’de tamamladığı ikinci romanı ‘Cinler’le (Dschinns) dikkatleri bir kez daha üzerine çeken Aydemir, Der Spiegel dergisinin son 100 yılda seçtiği en iyi 100 Almanca kitap listesine girmeyi başardı. Halen Berlin’de yaşayan ve Tageszeitung gazetesinde editör ve köşe yazarı olarak çalışan Aydemir’in Türkiye'de basın özgürlüğüne yönelik saldırılara karşı farkındalık yaratmak için kurduğu iki dilli bir web sitesi var.

Babalar ve oğullar, anneler ve kızlar

Açıkça belirtilmemekle birlikte 90’lı yılların sonundayız. İstanbul’da, ‘Hüseyin’ başlıklı bölümle başlıyor hikayemiz. Hüseyin Yılmaz, 1970’lerin başında -büyük işçi göçü sırasında- daha iyi bir hayat kurmak umuduyla ailesini köyünde bırakıp Almanya’ya gelen, ailesini yanına aldırdıktan sonra onlara insanca yaşayabilecekleri olanakları sağlamak uğruna her türlü işte çalışan, sessiz ve sakin bir adam. Artık emekliliği yaklaşan Hüseyin, karısıyla birlikte yaşayacakları, çocuklarının da kendilerini ziyaret ettiklerinde rahat edecekleri büyük bir ev sahibi olmanın sevincini yaşıyor. Ne var ki duygularını ailesiyle paylaşmaya fırsat bulamayacak, geçirdiği kalp krizi yeni bir hayata başlamasına izin vermeyecektir.

Haber Almanya’ya ulaşır ulaşmaz, karısı Emine, çocukları Sevda, Hakan, Peri ve Ümit, hiç beklemedikleri ölümün şokunu atlatamamış bir halde yola koyulurlar. ‘Cinler’in hikayesi Yılmaz ailesin fertlerinin Hüseyin’in ölümüyle tetiklenen düşüncelerinden oluşuyor. Geçmişle bugün arasında gidip gelen, babaya dair anılarla her birinin Almanya’daki hayatına, umutlarına, düş kırıklıklarına dair hatırladıklarının iç içe geçtiği düşünceler. 

Dört kardeş aynı anne-baba tarafından yetiştirilmelerine, aynı evde büyümelerine rağmen göç ve göçmenlik meselesinden çok farklı etkilenir. Mesela Sevda, en büyük çocuk olmanın, dahası kız olmanın yükünü taşımış yıllarca. Özgürlüğünü ailesinden de kocasından da uzaklaşarak yakalamış. İkinci çocuk Hakan, hayranlık duyduğu babası gibi olmamak -yani bir göçmen işçi gibi yaşamamak- için kestirme yollara sapmış. Sorumluluktan kaçmayı, hızlı yaşamayı seviyor. Üniversite eğitimi için bir başka şehre taşınan Peri, ablası ve abisine nazaran anne-babasıyla daha uyumlu bir kız. Ama yaşadığı kaybın acısını unutamayan Peri, hayatla uyumsuz. 15 yaşındaki Ümit, büyüklerinin yaşadıkları türden zorluklarla karşılaşmamış. Ama baş etmekte zorlandığı bir meselesi var Ümit’in:. Cinsel kimliğini bulamamanın, en yakın arkadaşı tarafından ihanete uğramanın, gönderildiği psikolog tarafından yanlış anlaşılmasının sıkıntısını çekiyor.

Zihinsel yükler, yaralar

İstanbul’a sırtında taşıdıkları zihinsel yükler ve ruhlarındaki yaralarla inen Yılmazlar’ın babaevinde biraraya gelmeleri rahatlamalarını sağlamayacaktır. Hem İstanbul, hem de ilk kez ayak bastıkları aile evi yabancıdır onlara. Ama asıl yabancılık çektikleri, daha önce hiç görmedikleri, hatta isimlerini bile duymadıkları ziyaretçilerdir. Bunalırlar. Yalnızlığa, birbirlerine açılmaya belki de hesaplaşma ihtiyaçları vardır. Hesaplaşma çok geçmeden başlar; Emine ve Sevda’nın hesaplaşması geçmişin sırlarını açığa çıkaracak, göçmen ailenin sessizlikle kuşatılan anlatılmamış tarihi nihayet aydınlanacaktır. Hiç kimseyi huzura kavuşturmayan bir aydınlanma.

Tematik zenginlik

Türkiye’den Almanya’ya işçi olarak göç etmiş, Kürt etnik kimliğini yıllarca gizlemiş, dilini neredeyse unutmuş bir ailenin tarihini deşen ‘Cinler’ -konusu gereği- her biri ayrı ayrı ele alınmayı hak eden çok sayıda tema barındıran bir roman.

Bu temalar arasında öncelik göçmenlik meselesinde. Aile fertlerinin isimlerini taşıyan altı bölümlük romanda her bölüm bir karakterin hayatına odaklanırken göçmenlik sürecinin farklı zamanlardaki farklı tezahürleri çıkıyor ortaya. Sırasıyla Hüseyin, Ümit, Sevda, Peri, Sevda, Hakan ve Emine başlıklarını taşıyan bölümlerde hem ailenin, hem de teker teker aile fertlerinin hikayeleri ve karakter özellikleri belirginleşiyor. Aynılıklar da var elbette. Hepsinin farklı zorluklar, farklı çatışmalarla geçtiği göçmenlik sürecinin ortak paydası gelenek ve modernite arasında sıkışan göçmen bireylerin içine düştüğü yalnızlık ve yabancılaşma duygusu.

Romana adını veren cinler, Peri’nin tarifiyle ‘belirsiz, şüpheli, karanlık, korkutucu’ varlıklar. Fatma Aydemir, metafor olarak kullanmış cinleri. Roman karakterlerinin içine düştükleri belirsizlikleri, karanlığı, korkutucu durumları, iki dünya arasında sıkışıp kalmışlığı işaret ediyor. Onlar her birine farklı bir cinin musallat olduğu bir dünyada ayakta kalmaya çalışıyorlar.

Sessizlikle kuşatılmış geçmiş

Ailenin kökenini ya da daha geniş anlamıyla kimlik meselesini de cinlerle ilişkilendirmek mümkün. Hüseyin ve Emine için korku vesilesi olan, yok sayılan ama bastırılamayan Kürt kimliği hiç beklemedikleri bir zamanda su yüzüne çıkıveriyor. Aslında onlarınkisi çifte göçmenlik; önce Türkiye’de dillerinden ve kimliklerinden, sonra Almanya’da ülkelerinden, kültürlerinden, onlara kimliklerini veren her şeyden göçmüşler. Ancak Aydemir, konuyu güncel siyasetin alanına çekmek istememiş. Etnik kimlik meselesini aile tarihinin sessizlikle kuşatılmış mahrem tarihine havale etmekle yetiniyor.

Ailenin mahrem tarihi derken çocuklardan bile gizlenen bir tarihten söz ediyorum. Gizlenenler, bastırılanlar dönüp dolaşıp Yılmaz ailesinin kaderini etkileyen şeyler. ‘Cinler’de Yılmazlar özelinden genel olarak aile kurumuna ya da kendisini aile olarak tanımlayan -mesela millet gibi- yapılara yönelik eleştiri çok açık:

“Bu ailede neredeyse hiç cevap yoktu, herkes onları incitmeyen aynı hikâyeleri anlatıyordu, her seferinde biraz farklı oluyorlardı, bazen yeni ayrıntılar ekleniyordu, her zaman bir şeyi açıklamaktan çok gizleyen, zararsız küçük şeyler. Belki de aile bundan başka bir şey değildir; hikâyelerden, hikâyelerden ve yine hikâyelerden oluşan bir yapı. Ama içlerindeki boşluklar, sessizlikler ne anlama geliyor? Sonunda tüm yapının çökmesine neden olacak olan bu boşluklar mı? Yoksa gerçek, tüm gerçek katlanılmaz olacağı için bu boşluklar, solumamız gereken hava mıdır?”

‘Cinler’, hikayesi ve temaları üzerinde uzun uzadıya durulmasını hak eden bir roman. Bir aile özelinden yola çıkarak göçe, göçün bireylerde yarattığı travmaya, kimliklere, kayıplara, sınıfsal ve kültürel farklılıklara kadar genişleyen bir zenginlik barındırıyor. Söz konusu temaların sadece Almanya’ya Türk/Kürt işçi göçüyle sınırlı olmadığını, genel olarak küreselleşme sürecinin sancılarını ele aldığını da eklemek gerekir. Anlatılan Türkiye’ye göç etmiş Suriyeli ya da ABD’ye göç eden Meksikalı bir ailenin hikayesi olarak da okunabilir. Fatma Aydemir’in ‘Cinler’de resmettiği gelişmiş ülkelerdeki hayatın gerçekçi, dolayısıyla acı bir portresidir.

Kişiliğe göre değişen etkileyici anlatım

Bir gazeteci olarak Aydemir, yukarıda değindiğim meseleleri yazı ve yorumlarıyla da dile getirebilirdi - muhtemelen getirmiştir de. “Cinler”den övgüyle söz etmemde kuşkusuz söz konusu meseleleri işlemesinin rolü var. Ancak romanın başarısı yazarın ele aldığı temaları kurgusuyla, hikayesiyle, karakterleriyle ve diliyle çok iyi harmanlamasından kaynaklanıyor. Ve dil derken çevirmen Olcay Mağden’in hakkını da teslim etmek gerekir. 

Etkileyici bir anlatımı var Aydemir’in. Özellikle ilk bölümde, ikinci tekil şahıs anlatısıyla nüfuz ettiği Hüseyin’in duygu ve düşünceleri sayesinde romana güçlü bir giriş yapıyoruz. Ailenin bütün üyelerini -hatta etkisiz eleman Hakan’ı bile- ayrıntılarda yakaladığı karakteristik özellikleriyle inandırıcı kılmayı bilmiş. Çok katmanlı olduğu kadar çok sesli bir roman. Hüseyin’den sonraki dört bölüm üçüncü tekil şahıs bakış açısıyla verilmiş. Ancak anlatı sesi, çocukların kişilik yapılarına yansıtacak şekilde değişiyor. Emine’ye ayrılan son bölümde bakış açısı bir kez daha ikinci tekil şahısa geçiyor. Onlara seslenen, onlarla diyaloğa giren, yüzleşme çağrısı yapan bu ses aslında onların kafalarındaki ses:

“Çünkü ben senin sadece bir parçanım, Emine. Ben senin inançlarınla eylemlerin arasındaki uçurumum. Ben senin öz imgenle başkalarına gösterdiğin yüzün arasındaki çelişkiyim. Ben doğru ve yanlış olduğunu düşündüğün şeyler arasındaki uçurumum, ahlâkındaki ince çatlak, olduğun şey ile olman gereken şey arasındaki ikilemim. Ben sadece kafanın içindeki sesim, Emine.”

‘Cinler’i beğendiğimi söyledim ama bir iki küçük eleştirim de olacak. Öncelikle Emine’nin iç sesinin ya da anne-kız diyaloglarında dile gelen meselelerin kavramsallaştırılmasının Emine ve Sevda karakterlerinin roman dünyasındaki gerçekliklerini biraz aştığını, ikinci olarak hikayede rol alan Alman sayısının iyi ve kötü yanlarıyla biraz çoğaltılması gerektiğini düşünüyorum. Ancak eleştiriler ‘keyfe keder’ türünden şeyler. ‘Cinler’ önemli ve güzel bir roman; Fatma Aydemir’in çok daha iyi eserler verebileceğini müjdeliyor.


Ayrıca okuyun