Maggie O’Farrell’nın aynı isimli romanından uyarlanan ve yönetmenliği Oscar’lı ‘Nomadland’la tanınan Chloé Zhao’nun üstlendiği ‘Hamnet’, yoğun anlatımı, enfes oyunculukları ve göz alıcı sinematografisiyle 2026’nın ilk aylarına damgasını vurdu. Shakespeare’in karısı Agnés rolündeki Jessie Buckley’nin akıl almaz performansı hem seyircileri hem de eleştirmenleri kendisine hayran bıraktı.
2020’de ‘Nomadland’ ile dünyada yükselen kadın hareketinin ateşini harlandıran Chloé Zhao, aynı yıl Altın Aslan, BAFTA, Toronto seyirci seçimi, Oscar’da en iyi film ve yönetmen, Altın Küre derken deyim yerindeyse tüm ödülleri silip süpürmüştü. Maggie O'Farrell’ın aynı isimli romanından uyarladığı yeni filmi ‘Hamnet’ ise küçük şehirlerdeki sinema salonlarını bile dolduran bir heyecan yarattı. Özellikle Agnés rolündeki Jessie Buckley’nin akıl almaz performansı hem seyircileri hem de eleştirmenleri kendisine hayran bıraktı. Altın Küre’de en iyi film ve en iyi kadın oyuncu, Bafta’da isi en iyi İngiliz filmi ve yine kadın oyuncu ödüllerini alan film, Hamnet’e hayat veren Jacobi Jupe’un performansıyla da gözleri üzerine çekti. 12 yaşındaki oyuncu, ilerleyen yıllarda kendisinden sıkça bahsedeceğimizi Hamnet performansıyla şimdiden ispatladı. Yalnızca o da değil, Paul Mescal’ın Shakespeare rolünde -özellikle pasifize edilmiş, sakin- performansı da övgüye değer. 8 dalda Oscar yarışına girecek filmin şiirsel görüntüleri Lukasz Zal imzalı. Filmin (internette illegal erişime açık olmasına rağmen) gişede mucizeler yaratması yalnızca kadrosundaki yıldız geçidiyle değil, aynı zamanda edebi uyarlamaların -risksiz- başarısı ve ünlü-sanatçı biyografilerinin fazlasıyla dikkat çekmesiyle de ilişkilendirilmeli.
Orman Cadısı, Şifacı, Günahkâr
Agnés’den bahsedebilmek için tarihin karanlık sayfalarında küçük bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor. Bu yolculuk neden feminist yürüyüşlerde ‘Yakamadığınız cadıların torunlarıyız’ yazan dövizler taşındığını da aydınlatacak. Filmin açılışında, ormanda ağaçlar ve kökler içinde cenin pozisyonunda yatan Agnés -nam-ı diğer orman cadısının kızı- uyanıyor ve şahini koluna konuyor. Shakespeare’in de günlerden bir gün çırılçıplak ayaklarıyla köylerine gelmiş tanınıp bilinmeyen bir kızla evlendiği söylenirmiş. Anne Hathaway ismindeki bu kadının mistik güçleri olup olmadığı bilinmez; ancak bizim seyrettiğimiz Agnés, doğanın fısıltısını duyabiliyor. Bitkilerle türlü türlü karışımlar hazırlayabiliyor, arıların hislerini görebiliyor. Doğanın bilgisine ve kadim güçlerin öğretilerine hâkim. Agnés, bildiğimiz tüm tanımlarıyla bir ‘şifacı’ kadın aslında.
Tek Tanrılı dinlerden önceki dönemlerde, kadının bilgisinin, gücünün ve otoritesinin en önemli göstergelerinden biri olan şifacılar, hem insan bedenine hem de doğaya dair bilgiye sahipti ve bu uzmanlıklarıyla toplumda iyileştirici bir rolleri vardı. Doğum, gebelik, ilaçlar ve zehirler gibi pek çok konuda bilgileri toplumun büyük kısmı tarafından -anlaşılamasa dahi- saygı görürdü; zira toplumda ihtiyaç duyulan tıbbi bilgiye ve muktedirliğe onlar sahipti. Ancak tek Tanrılı dinlerin otorite inşa etmeye, Hristiyanlığın Paganizmi silmeye çalıştığı dönemde tıbbi bilgiler -hatta tıp eğitimi- kilise çatısı altında toplanmaya çalışıldı. Gücün erile devşirilmesi için bir basamaktı bu. Kadim bilgiye, beceriye sahip kadınlar kötücül atfedildi. Böylece şifacı kadınlar bir anda ‘cadı’ oldu. Ve beyazperdede doğayla kurduğu iletişimi, arılara bakarak acılarını duyma kabiliyetini, bitkilerden hazırladığı karışımlarla hastalıkları def edebilme becerisini hayranlıkla seyrettiğimiz Agnés’in ataları aslında taşlandı, boğuldu ya da canlı canlı yakıldı.
İsimsiz Bir Adam
Romanda, Shakespeare’in ismi -özenle- anılmıyor. Yazar, bu özel biçimiyle anlatısını yalın bir üslup kazandırmakla kalmıyor, az önce bahsettiğimiz otoritenin konumunu da tersyüz ediyor. Ne yazık ki bu özel tercih filmde sürdürülememiş. Ama kendi ismiyle değil de ünlü birisinin karısı olarak anılan tüm kadınların intikamını alırcasına film, Agnés’i merkeze almayı yine de başarıyor. Filmin ilk yarısında neredeyse sadece onu, kızıl elbisesiyle ormanda, bitkilerin arasında ve mutfakta fısıldadığı mistik tariflerle, büyülü sözlerle ve kehanetleriyle seyrediyoruz. Efsunlu becerisi ve anne soyundan aldığı kadim bilgileriyle seyircileri baştan çıkaran bir karakter yaratıyor. Böylece William artık bizim için Agnés’in eşi olmaktan öteye geçmiyor. Film bu noktaya kadar ayakta alkışlanmayı sonuna kadar hak ediyor.
Köy yaşamının sadeliğinden bunalan William’ın Londra’ya bir eldiven ustası olarak gidip Globe Tiyatrosu’nu kurma serüveninin fitilini de yine Agnés ateşliyor, kelimelerle arası -belki de fazla- iyi olan William’ın, bu kırsala sığamadığını fark eden eşi, ondan ayrı kalma pahasına onu huzura kavuşturacak bir kente göndermeye karar veriyor. Böylece William, eşinin doğumunu, çocuklarının büyümesini ve vebanın bir çocuğunun yaşamına son verişini göremiyor. Elbette, onları yanlarına aldırmak istiyor ancak Agnés bu teklifleri defalarca reddediyor. Ona göre kızları Judith, şehir yaşamında hayatta kalmayı başaramayacak kadar güçsüz bir bedene sahip. Yapayalnız bir ebeveynlik sürecinde, ikizlerini kucağına aldığı anda çocuklarından birini yitireceğini bilen Agnés ise paranoyaklığın sınırlarında gezinirken soruyor: Her anne çocukları için bunu yapmaz mı?
Böylece, William ile Londra’da yaşayamayacakları konusunda mutabakata varıyorlar. Stratford’da yeni ve büyük bir ev yaptırmaya başlayan Shakespeare, oğlunun ölümünde hızlıca tiyatroya dönmesi, hayatın ve işlerin devam etmesi gerektiğini söylüyor. Ve gidiyor. Agnés’i yasının tam ortasında yapayalnız seyretmeye başladığımız sahnelerin ardından yitirdikleri oğullarının isminde ‘Hamn(l)et’ bir oyun hazırladığını da yanlış bir evlilik yaptığını aynı cümle içinde beyan eden üvey annesinden öğreniyor. Oyunun prömiyerine habersizce gidip seyircilerin ağlamalarını durduramadıkları sahnedeki büyük katarsise de böylece ulaşıyor.

Anlatılan kimin hikâyesi?
Filmin, bu noktaya kadar inşa ettiği tüm anlatıyı, bu noktanın ardından yerle bir ettiğini düşünmekten de kendimi alamıyorum. Evde ailesinin yanında kalıp bir ebeveyn olmayı başaramayan, yetenekli -hatta dahi- adam, kendisini gerçekleştirebilmek için taşındığı şehirde yeni bir kariyer ediniyor. Ebeveynliği, yani ailesinin yanında olup onları korumayı da küçücük oğluna nasihat ediyor. Çocuğunu bizzat kendi hatası nedeniyle kaybettiğine inanan karısına sıkıca sarılıp geçecek bile demiyor. Üstüne üstlük, paylaşmadığı için acısının katladığını ima eden sözünün ardından eşini fırçalayıp ‘çok önemli’ işinin başına dönmekten de çekinmiyor. Onun bu tavırlarını, herkesin acısını farklı biçimde yaşamasına yoranlar da çıkacaktır. William’ın acısını sessiz yaşamasına itirazımız yok elbette ama Agnés’in acısına paydaş olmayı bilinçli olarak reddettiği gerçeğini unutmamak gerekiyor.
William, gördüğü anda efsunlu bir aşk yaşamaya başladığı eşini, öleceğini bildikleri çocuğuyla baş başa bırakıp on küsur yıl kendi kariyerine odaklanıyor. Çocuklarını koruyup kollamayı yalnızca Agnés’e bırakıyor. Agnés’in annesinin ölümünün ardından kendi şahsi düşmanı ilan ettiği ‘ölüm’ün çocuğunu alma tehdidi karşısında, paranoyaya kapılıp içten içe dağılmaya başladığını bu deha göremiyor mu? Dahil olamadığı bu yaşamın biricik kaybının onu ne kadar etkilediğini Agnés’in sorgulaması gayet olağan değil mi? Tüm bunların ardından, bu büyük acıyla, onları bir kez daha terk eden bu adamın William Shakespeare olması, bu acı ile bir başyapıt kaleme alması, Hamlet’in dünyada en çok sahnelenen ve okunan metin olması gerçeğiyle birleştiğinde, -bu film çerçevesinde- Agnés’in yasını ondan koparıp kamusallaştırdığı gerçeğini örtebiliyor mu?
Agnés’in dimdik kişiliğine, zekası ile bilgisine, anaçlığına ve eşini yeni bir yaşama gönderecek kadar anlayışlı karakterine, empati yeteneğine rağmen filmde bahsi geçen acıyı anlamlandırabilen ve anlatabilen tek karakter William olarak işaretlenmiyor mu? Yine tek muktedir erkek. Agnés’i sessizliğe gömen acısında, William tüm cevheriyle sıyrılıp ondan yeni bir üretim sağladığında, o acıyı Agnés’in göğsünden koparıp tüm seyircilere dağıttığında, acısını ispat etmiş ve yanlarında olmayışının günahını çıkarmış mı oluyor? Kısacası, hiçbir noktasına dahli ve katkısı olmayan Shakespeare, nasıl oluyor da ailesinin hikâyesini anlattığında bütün alkışları yalnızca kendi üzerinde toplayabiliyor? Ailesiyle ilgisi ve alakası sadece onlara yaptıracağı ev için para biriktirmek olan bu adamın kendi çocuğunun kaybında acı çektiğini gördüğümüzde tüm seyirciler olarak neden derin bir rahatlamaya kavuşuyoruz? Sanki bütün salon neden derin bir oh çekiyor?
Acının paylaşılabilirliğine inanma ihtiyacı ile o acıda yalnız olmadığını hissetmek isteyen seyircileri sağaltan o derin sahnede, şimdiye kadar işlediği katmanları patır patır söken filmin bu tercihi, Shakespeare isminin yüceliğinden kaynaklanıyor elbette. Ancak Agnés’e atfedilen orman dekoru ve içindeki deliği andıran kapı, tam da orada işte, her şeye anlamını kuracak zemini veren de, onun oradaki sessiz varlığı.
Sonuç olarak: ‘Bir ihtimal daha var, o da, bu film ile Shakespeare’i övmemek mi dersin?’
Son Bir Soru
Sosyal medyada büyük dikkat çeken film, istisnasız her açıdan övgü yağmuruna tutuldu. Yarattığı büyük heyecanı, -hiç kuşkusuz- sosyal medyada yaratılan neredeyse marketing stratejisi denebilecek yüksek sesli övgülere ve her türlü olumlu sıfatın art arda özenle dizildiği yorumlara borçlu. Elbette, filmin büyük bir beğeniyle karşılanması yalnızca tanıtım stratejisine bağlanamayacak kadar da bileğinin hakkı. Ancak özellikle son aylarda, neredeyse ayda bir, sinefillerin gündeminden düşmeyen yepyeni bir başyapıtla karşılaşıyor, iki üç aylık bir mühlette onu övüp göklere çıkarıyor, ödül sezonlarına kadar da sinema tarihinin sayfalarına gömüp tozlanmasını beklerken yepyeni bir başyapıtın ışıltısıyla gözlerimizin kamaşmasına geçiş yapıyoruz. Sadece sormak istiyorum, her biri yeni bir başyapıt olmasa, sinema tarihinde çığır açmasa, biz de övgü dolu cümleleri ve olumlu sıfatları biraz daha şatafasız ve ekonomik kullansak, bu takdire şayan filmler bir şey kaybeder miydi?
Bu soru vesilesiyle de hem konu hem anlatım biçimi olarak büyük benzerlikler gördüğüm, ancak vakti zamanında övmeye yaşım nedeniyle yetişemediğim bir filmi, ‘Hamnet’ severlere önermek isterim: Marc Forster’ın yönettiği 2004 yapımı ‘Finding Neverland’. James Barrie’nin ‘Peter Pan’ı yazarken yaşadıklarını merkeze alan film, hüngür hüngür ağlamak isteyen izleyiciye beklentisinden de fazlasını verecek. İyi seyirler!