“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

BERLİNALE’DEN SON GÜN SÜRPRİZLERİ

The Loneliest Man in Town

Bir sinemacı bir filme ömrünün on yılını vakfedince ortaya Yo (Love is a Rebellious Bird) gibi bir başyapıt çıkmalıydı! Anna Fitch ve Banker White’ın imzasını taşıyan ve Berlin Film Festivali’nde 20 Şubat sabahı basına gösterilen bu olağanüstü film hem bir belgesel hem bir stop motion canlandırma. Ayrıca bu iki türü kesiştirerek öykü anlatmadaki yaratıcılığı Rithy Panh filmleri düzeyinde! 

Anna Fintch, henüz 24 yaşındayken tanıştığı, kendisinden 49 yaş büyük arkadaşı Yolanda Shea’nın 1924 yılında Cenevre’de başlayan ve Kaliforniya’ya uzanan sıradışı yaşamöyküsünü beyazperdeye aktarmak için tam on yıl uğraşmış. Yakınlarının Yo diye hitap ettiği Shea’nın ölümü çalışmasını biraz yavaşlatmış ama ortaya çıkan iş, hayranlık verici: Shea’nın yaşadığı küçük ahşap evin bütün odaları, eşyaları ve ayrıntılarıyla birlikte yaptığı 1/3 oranındaki maket ve sonradan içine koyduğu kırçiçekleri ve tırtıllarla bizi bambaşka bir boyuta taşıyor. Büyücek bir bebek evi diye tanımlayabileceğimiz bu maketin içine Shea’ya şaşırtıcı derecede benzeyen bir ahşap kuklası da bulunuyor. 

Fintch’in Shea’nın günlük hayatından çektiği bölümler ve onunla yaptığı söyleşilerden oluşan kayıtlar, aile albümlerinden fotoğraflarla birleşiyor Yo’da. Ortaya çıkan portre aklına estiği gibi yaşamış, kendisine dayatılan toplumsal konvansiyonları, statü ve rolleri kabul etmemiş, ne çocuk ne kadın ne eş ne anne ne bir meslek sahibi olmuş, paraya ve mülke önem vermemiş birini tanıtıyor bize. Yo’yu en yaşlı ve kırılgan halinde tanıtsa da ondaki karizmayı ancak filmi izleyince anlayabilirsiniz… 

Bellek ve anıları sinemanın büyük ustaları misali ele alan, tırtıllarla metamorfozu simgeleyen Fintch’in başarısının bir ödülle taçlandırılması yerinde olurdu.

Yo’dan Jo’ya

Festivalin sona sakladığı iki Amerikan filminin de son derece çarpıcı sürprizler olduğuna kuşku yok. Sundance Film Festivali’nde ABD Dramatik Yarışması’nda Büyük Ödül ve İzleyici Ödülü kazanan Josephine de psikolojik gerilim türünün derinlikli ve ceza muhakemesi açısından tartışma yaratması gereken bir örneği. Beth de Araújo babasıyla Pazar sabahı korulukta koşu yaparken tanık olduğu bir tecavüz vakası yüzünden hem travma geçiren hem de adli makamlarda ifade verme stresi yaşayan sekiz yaşındaki bir kız çocuğunun yaşadıklarına odaklanıyor. 

Yönetmen, ailesinin Jo diye hitap ettiği Josephine’in altüst olan dünyasını ve bu durum karşısında yetişkinlerin yetersizliklerini çok iyi aktarıyor. Mason Reeves’den alabileceği en iyi performası alan De Araújo Channing Tatum, Gemma Chan ve Philip Ettinger’den oluşan profesyonel kadrosu ve özellikle de görüntü yönetmeni Greta Zozula sayesinde anlatılması çok zor bir konunun altından kalkıyor. 

Sinekler ve uzaylılar  

Festivalde hemen herkesi izlemekten mutlu eden birkaç film vardı. Meksikalı yönetmen Fernando Eimbcke’nin yıldızı 2008 yılında Berlinale’de yarışan, Alfred Bauer ve FIPRESCI ödüllerini kazanan Lake Tahoe adlı filmiyle parladı. Geçen yıl yaptığı duygusal aile dramı Olmo’nun üstüne bu yıl da yine duygusal bir aile dramı olan Moscas (Sinekler) ile Berlin’de izleyici karşısına çıktı. Hayattan zevk almayı çoktan bırakmış, somurtkan bir kadın ile hastanenin tam karşısındaki apartman dairesinde oda kiraladığı Meksikalı baba-oğulun gergin başlayan ilişkisini anlatıyor, Moscas. 

İnsanların zor geçindiği bir sosyo-ekonomik yapının arka planda incelikle işlendiği hastalık, kayıp, yas, çocukluk ve büyüme temaları etrafında şekillenen ve uzaylıları yok etmeye yönelik bir video oyununun önemli yer tuttuğu, bu zarif siyah - beyaz filmi sevmemek mümkün değil. 

Kaurismaki ve Elvis Presley buluşması

Aki Kaurismaki’nin filmi yoktu, ama ruhu Berlin’deydi. Tizza Covi, Rainer Frimmel ikilisinin imzasını taşıyan The Loneliest Man in Town (Şehirdeki En Yalnız Adam), Avusturyalı Elvis Presley hayranı bir blues şarkıcısına odaklı bir öykü anlatıyor. Kentsel dönüşüm Viyana’daki o güzel yapıları yerle bir ederken doğduğundan beri yaşadığı apartman dairesini ve bodrum kattaki stüdyosunu bırakmak istemeyen Al Cook ikilemde kalıyor. Bu sevimli komedi, binadaki son kiracı olarak taciz edilen Al Cook’un her zaman gitmek istediği Mississippi Deltası’nı doğru yola çıkmakla Viyana’da gençlik aşkıyla yeni bir hayat kurmak arasında kalmasına odaklanıyor. 

Fonda bol bol Blues çalan film, sürekli yıkılan binaları ve hafriyat çalışmalarını görüntüleyerek, Al Cook’un çabaladığı gibi zamanı durdurmanın mümkün olmadığını anlatıyor. İyi oyunculuk ve mizahla   izlemesi çok keyifli bir seyirlik haline geliyor, The Loneliest Man in Town.


Ayrıca okuyun