“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

35 MAYIS: SEYİR FİKRİNİ BAŞTAN TANIMLIYOR

35 Mayıs

Berkun Oya’nın KREK’teki ilk VR çalışması olan ‘35 Mayıs’, her izleme deneyimini sekiz kişilik küçük gruplarla kurarak seyir fikrini baştan tanımlıyor. ‘35 Mayıs, yapay zekayı insanın yerine geçen bir akıl olarak değil, insanın sakladıklarını onun adına dile getiren bir fail olarak konumlandırıyor. Bu ifşa derinleştikçe suç, utanç ve şiddet bireysel sınırlarını yitiriyor; kolektif bir biçim kazanıyor.

‘35 Mayıs’, birbirini tamamlayan iki ayrı bölüm üzerinden ilerliyor. İlk bölümde izleyici, üst düzey bürokratlara yönelik gerçekleştirilecek yeni nesil, yapay zeka destekli bir ürün tanıtımı öncesinde yaşanan hazırlık sürecinin içine yerleştiriliyor. Resmi dilin, kontrol arzusunun ve örtük güç ilişkilerinin hakim olduğu bu ortamda karakterlerin hem açık ifadeleri hem de bastırılmış niyetleri giderek belirginleşiyor. Seyirci, oyuncularla arasındaki fiziksel mesafenin neredeyse tamamen ortadan kalktığı bu bölümde, karar mekanizmalarının iç işleyişine doğrudan tanıklık ediyor.

İkinci bölümde ise anlatı, bu kapalı mekandan çıkarak başka bir alana doğru genişliyor. Bu kez izleyici, kamusal bir mekanda bir araya gelmiş sıradan bir aile grubunun karşısına yerleştiriliyor. Gündelik bir buluşma anı, mekanın içine dahil olan kayıt sistemleriyle birlikte yavaş yavaş gerilimli bir zemine dönüşüyor. Karakterlerle bu görünmez yapı arasında gelişen karşılaşma, kısa sürede bir sorgulama ve çatışma halini alıyor. Süreç ilerledikçe, kayıt altına alınan verilerin yalnızca o ana değil, kişisel geçmişlere ve aile içi bilgilere uzandığı açığa çıkıyor. Bu durum, sıradan bir karşılaşmayı geri dönüşü olmayan bir kırılma noktasına sürüklerken, oyun aynı gerçekliğin farklı yüzlerini bu kez gündelik hayatın içinden görünür kılıyor.

Bu deneyimde izleyici, sahneye dışarıdan bakan bir göz değil. 180 derecelik VR alanı, yalnızca mekanı genişletmiyor; güvenli mesafeyi de ortadan kaldırıyor. KREK’in VR alanındaki ilk çalışması ‘35 Mayıs’, her izleme deneyimini sekiz kişilik küçük gruplarla kurarak seyir fikrini baştan tanımlıyor. Toplantı odasında başlayan düzenli ve denetimli atmosfer, yapay zeka destekli bir teknolojinin tanıtımı etrafında şekillenirken; çok geçmeden bu düzenin kırılganlığı açığa çıkıyor. 35 Mayıs, yapay zekayı insanın yerine geçen bir akıl olarak değil, insanın sakladıklarını onun adına dile getiren bir fail olarak konumlandırıyor. Bu ifşa derinleştikçe suç, utanç ve şiddet bireysel sınırlarını yitiriyor; kolektif bir biçim kazanıyor.

Şahitlik Meselesi

Yapının en kritik kırılma noktalarından biri tam da burada ortaya çıkıyor: ‘35 Mayıs’ta seyirci, dışarıdan gözlemleyen bir tanık değil. VR deneyimi, izleyiciyi karakterlerin yanına değil; onların arasına yerleştiriyor. Duyulan, görülen ve açığa çıkan her şey, seyircinin de dahil olduğu bir alanın içinde gerçekleşiyor. Bu nedenle tanıklık, pasif bir konum olmaktan çıkıyor; etik bir sorumluluğa dönüşüyor. Seyirci yalnızca olaylara maruz kalan biri değil; olayları robotun gözünden kaydeden bir bakış haline geliyor. Üstelik bu bakış kusursuz da değil. Robotun anlatıyı ‘35 Mayıs’ tarihinde sabitlemesi, basit bir dil sürçmesi değil; gerçekliğin sayısallaştıkça bozulabileceğine dair bilinçli bir çatlak. Yapay zekanın her zaman doğruyu kaydettiğine dair güven, metnin tam merkezinde sarsılıyor.

Piknik alanında sıradan bir topluluğun ortasında açığa çıkan geçmiş, oyunun ahlaki dengesini bilinçli olarak askıda bırakıyor. Ortaya çıkan bir itiraf ve onu takip eden şiddet, tekil bir suç anlatısından çok, tanıklığın dönüştürücü ve tehlikeli doğasını görünür kılıyor. Burada soru netleşiyor: Gerçek açığa çıktığında, onu duyan herkes bu yükün parçası hâline gelir mi?

Berkun Oya’nın metni dramatik patlamalardan çok, rahatsız edici bir sükûnetle ilerliyor. VR teknolojisi bu sükûneti dağıtmıyor; yoğunlaştırıyor. İzleyici, bakışını başka bir yere yönlendirebileceği bir çerçeveye sahip değil. Sahne yer değiştirmese bile algı sürekli kayıyor; gerçeklik, güvenilir bir zemin olmaktan çıkıp kaygan bir yüzeye dönüşüyor.

‘35 Mayıs’, teknolojiyi yücelten bir distopya sunmadığı gibi, izleyiciyi ahlaki bir rahatlamaya da davet etmiyor. Daha çok, hakikatin artık denetlenemediği bir dünyada yaşamanın ağırlığını seyircinin bedenine bırakıyor. Gözlük çıkarıldığında geriye kalan şey bir anlatı değil; geçmeyen bir huzursuzluk oluyor.

Asiye Dinçsoy, Berkun Oya, Cihat Süvarioğlu, Çağlar Çorumlu, Erdem Şenocak, Fatih Artman, Gönül Gezer ve Nebi Tolga Yılmaz’ın performansları; yapımcı Evrim Zeybek, görüntü yönetmeni Deniz Savaş Ertan ve yapım koordinatörü Sıla Doğanay’ın katkılarıyla birlikte, bu huzursuzluğu yalnızca düşünsel değil, fiziksel bir deneyime dönüştürüyor.

‘35 Mayıs’, bir teknoloji denemesinden çok, bakmanın ve bilmenin artık masum olmadığı bir çağın sahnesi olarak hafızada yer ediyor.

‘35 Mayıs’, şubat boyunca haftanın her günü 14.00-22.00 arasında toplam dokuz seans (her saat başı) olarak ParibuArt’ta.


Ayrıca okuyun