Mustafa Pancar’ın aramızdan ayrılışını derin bir üzüntüyle karşılıyoruz. Kendisinin, 2016 yılında Sanatatak okurları için yazdığı bu zamansız metni yeniden anıyoruz.
Hepimizin bildiği gibi oldukça sıcak bir politik atmosferin tüm özel yaşantılarımızı sarıp sarmaladığı bir dönemin içindeyiz ve bu kuşatma daha yıllar boyu sürecek gibi. Her gün bir egzersiz olarak ülkedeki ve dünyadaki bu politik konuları hem düşünüp hem de birbirimizle sürekli tartışmasını yapacağız. Tartışacak, sırada bulunan o kadar çok konu var ki, bunları hepimiz neredeyse her gün bir kez zikrediyoruz adeta. Ama sadece ülkedeki en aktüel politik bağlam içinde değil de tabiri caizse sanatın içindeki politik işleyişle ilgili tartışmalar da olması gerekmez mi? Mesela Türkiye’deki politik sistemin çehresi güncel sanat alanındaki birtakım işleyişler ile karşılaştırılamaz mı?
Küratörlük sisteminin nasıl işlediğine bir bakalım. Kurumun başına atanmış ve görevini sürdüren küratörlerin bazen on yılları aşan faaliyet süreleri
küratöre ne kadar bir şirket görevlisi veya bürokrasinin herhangi bir memuru statüsünü yükleyebilir? Baştan şunu söylemek isterim; burada ben aslında kişilerin tekil olarak eylemlerini değil ezeli bir tıkanıklığın nedenini incelemek isterdim. Antik çağ filozoflarına göre, her kim ne yapıyorsa yapsın mutlaka doğru olduğunu düşündüğünden onu seçer. Dolayısıyla kişilerin ahlaki seçimlerinin doğruluğunun tartışılması başka bir konu diyelim. Ancak bu işleyişin sistem olarak mantığına bakmak istiyorum.
Kültür kurumlarının işletilmesinde yöneticilerin atanması hususu nedir ve nasıl gerçekleşir. Mesela bir araba fabrikasının genel müdürünün görevinde kalması bir faydalılık ilişkisi içerir, yani üretim sürecinin en verimli halini gerekli kılar ki faydalılığa dayalı mantık ilişkisi olarak doğrudur burada. Fakat bir kültür yöneticisinin yaptığı ise ilişkin faydalılık ve verimlilik ilişkisini çözmek daha karmaşık bir bakışa zorlar bizi. Herhangi bir sanat kurumu yöneticisi doğru şeyler adına -doğal olarak- diyelim sahip olduğu anlayışı, sanat önermesini bir kültür kurumu vasıtasıyla bize sunuyor ve tabii ki bizlerde bu anlayışı ilgi ve keyifle izliyoruz ve de küratörün yönettiği veya yön verdiği anlayışa bakıyoruz ve de burada hiçbir sorum yok. Benim sorum şu ve çok basit; belli bir müddet, (beş veya on yıl gibi) bir küratör sanatta başka bir bakış açısına sahip diğer bir küratör bireyle ya da bireylerle niçin yer değiştiremiyor…
MOMA’nın web sayfasına göz attığınızda birden fazla sayıda olan küratörlerin ayrıca her dört yılda bir de değiştirildiğini görebilirsiniz. Çünkü az önce bahsettiğim şirketlere özgü faydalılık ilişkisinin çağdaş sanatta rasyonel olarak işlemeyeceğinin farkındalar ve hiçbir anlayış veya sanat tavrının yegâne olmasına izin vermiyorlar. “Doğru olan” veya “sunulması gereken” sanata tek bir doğrulayıcı vasıtası ile karar vermiyorlar. Sadece MOMA değil Avrupa’da da daha birçok kültür kurumunu yönlendiren politik akıl birbirinden çok farklı yargıları olan küratörleri periyotlar halinde görevlendiriyor. Sanat yönetimini şirketsel olan “tek doğru mantığı”na teslim etmiyorlar anlaşılan. Böyle bir anlayış için “olması gereken” diye bir şey yok, adeta “başka neler” olabilir diye arayış içindeler. Etraflarındaki kültürel dünyanın farklılıklarına sanki bir ready-made tarlası gibi bakıyorlar ve tam o modernist aklin “farklı olan”ına değil “farklılıklar”a yöneliyorlar. Geleceğin sanatının mühendisliğini yapma konusunda bizdeki yöneticilerden daha şüpheliler diyelim.
Laura Hoptman bir süre önce incelediğim, çağdaş desen üzerine harika bir yayının küratör ve yazarıdır. Belli yıllar arasında dört yıl süre ile MOMA’da küratörlük yapmış.
Düşündüm de Türkiye’deki çağdaş çizim ve desen üzerine kafa yoran genç bir küratör-yazarın kendini bu konuda denemesi, ciddi araştırmalar ile yeni bileşkeler ve yorumlarını sunmasının olanağı ancak ve ancak kurumların mantığının değiştiği gün olur. Bu da kurumların ısrarla her yaptığından emin olmayı (doğruyu biz biliriz) bir kenara bırakması ile olur… Eğer öyle olmasaydı batıdaki sanat kurumlarının yönetimi on yıllarca ayni küratörle devam ederdi, kendi öznesini solid bir merkez olmaktan çıkarıp da diğer öznelerin fikirlerinin çeşitliliğine yönelmezdi.
Çok dinamik ve değişken bir dünyada yaşıyoruz ve çağdaş sanatta bu ruhu yakalamaya çalışıyor diyelim. Zamanın ruhunu. Tüm dünyadaki sanatçı ve sanat yazarlarının neyin çağdaş sayılıp sayılmayacağı üzerine büyük tartışmalar yürüttükleri böyle bir sarkık dönemde, birbirinden çok farklı bakış açılarının çoğulluklar oluşturduğu bir zamanda nasıl oluyor da tek bir çizgiden bu kadar emin olunabiliyor. Yani çağdaş sanat gibi kendisi hız yapan bir zeminin üzerinde bir tek bakışın önerdiği estetik algının uzun yıllar boyunca izlenmesi bir çelişki yaratmıyor mu? Bu insanlar yoğun emekler ile oluşmuş değerli tecrübelere ve başarılara sahip olabilir. Başta da belirttiğim gibi bunda bir sorun yok bence. Sorun bizdeki kurumsal sistemler acaba niye daha dışarıya ve çeşitliliğe doğru açık olamıyor? Kendi bakışının dışında yer alan çeşitliliği nadiren de olsa değiştirerek “yukarı” çıkarıyor ya da tamamen kaygısız kalıyor.
İşin politik boyutuna gelince de şöyle bir soru çıkıyor. Temsiliyet kimin üzerinden yürüyor ve demokratik mi ya da yeterince katılımcı mı…
Diyelim ki sanat kurumlarında yeni görevlendirilecek küratör adayları acemi olsun yani deneyimsiz. Bundan ne çıkar? Kötü sergiler diyelim, yani en olumsuzdan bakalım. Bu sergilerin içinden çıkacak enerji, doğruluk ve uygunlaştırma istenci ile yapılan bazı gergin sergilerden beklide daha iyi olur ve o kocaman mekânları “hiç yanılmama” baskısından kurtarır. Değişik bakışlara sahip özne-küratörlerin yarattığı sinerjiyle yeni bir halk yaratma şansı olabilir. Boris Groys un deyisiyle “önceden tanımlanmış bir yenilik”in dışına başka türden bir yenilikle çıkar karşımıza yeni ve “deneyimsiz” küratörler. Ayrıca da başka bireylerin kendilerini ifadesi için alan açmış olunur. Ki bu hepimizin savunduğu “ifade özgürlüğü” içine girer. Kültür yöneticiliği için çoğulcu bir ortamı zorlar. Yani fikirlerin denetlenmediği, bu da yetmez desteklendiği demokratik ortamı tartıştırır bize.
Hatta daha da ileri gidelim ve bizi rahatlatan bir hayal kuralım; belki birgün bu ülkenin sanatçıları o kurumların yöneticilerini kendi iradeleri ile seçerler ve o zaman laik-modern–demokrat dünyadaki o politik örgütsüzlüğü ve edilgenliği ve koyunluğu eleştirirken daha haklı hissederiz kendimizi. Tam beşinci kez seçim kaybeden Kemal Kılıçdaroğlu’nu tekrar başkan seçen partililere daha haklı kızmış oluruz, bu ne biçim rehavet ne vurdumduymazlık diye. Eğer sanat dünyası tüm bu değişimi de kavga dövüş kafa göz yarmadan başarırsa ayrı bir lütuf olurdu . Bu da üzerine uğraşacak bir eğitim işte; kendimizi örgütleyerek önce kendine en yakın yerde demokrasiyi kurmayı becerebilmek. Sonra da bakın biz yaptık demek ki ülkede de olabilir diye iddia etmek. Mesala Istanbul’da çok dramatik şekilde azalmış olan kar-dışı (non-profit) sanat mekânlarının daha katılımcı yani yaratıcı kullanılması için bir şeyler yapabilme irademiz var mı yok mu? Eğitimi, hocası olmayan bir iş: Demokratik örgütlenme , yani insan bireylerinin bir nevi gelişmişlik derecesinin ölçüsü. Politik alanda eleştiri yaptığımız zamanlarda hiç dilimizden düşürmediğimiz kertede kolay mı acaba bu tavırlar?
Eğer son 15-20 yıl içeresinde ülke içinde ve uluslararası alanda yeni kuşak sanatçı topluluklarının sunumunu üstlenecek, onları aktive edecek yazar-küratör figürler oluşamadıysa ve bu yüzden onları daha etkin halde göremiyorsak bu daha da içler acısı... Ama buradaki tıkanıklığın insan kapasitesi eksiğinden olduğuna inanmıyorum, son derece yanlış olur bu bakış… O zaman uluslararası ve yerli faaliyetlerini başarıyla yürütmüş deneyimli küratörler nasıl çıktılar bu ülkeden sorusuna ne yanıt vereceğiz.

Mustafa Pancar Kimdir?
1964 yılında İstanbul’da doğan sanatçı 1987 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Adnan Çoker Atölyesinden mezun oldu. İlk kişisel sergisini 1994 yılında açan Pancar, sonraları “Gölge Dünya” (2008), Nürnberg’de sergilenen “Shadowworld” (2008), “Uzaylılar-Halı Savaşları” (2004) ve “Kuryenin Rüyası”nın (2000) gibi kişisel sergiler açtı. Sanatçı Hafriyat Grubu ile birlşkte İstanbul Diyarbakır, Eskişehir, Münih, Ankara ve İstanbul’da grup sergileri yaptı.. Son kişisel sergisi olan “Yolkenarı” nı 2015 yılında açtı.
Pancar işlerini oluştururken, resim, heykel ve enstalasyondan yararlanır; işlerini bir anlatı dahilinde kurgular. Daha ilk resimlerinden itibaren “alıntı”yı resimlerinde kullanmaya başlayan Pancar, çalışmalarında gazetelerden müzelerde sergilenmiş halılara, eski dergilerdeki resimlerinden öğrenci ödevlerine kadar birçok malzemeden yararlanır. Buna ek olarak Madra’nın belirttiği gibi sanatçı“Türkiye’nin siyasal-toplumsal karmaşasına karşı tepkisini sıradanlığın gizli iktidarını görselleştirerek gösteren 1990 kuşağının temsilcilerindendir. Bu resimlerin arka alanında toplumsal gerçekçilik, Türkiye modernizmine özgü çekingen gerçeküstücülük ve Pop Art’ın kaçınılmaz etkileri yer almaktadır.”
Pancar’ın işlerinde kent çoğu zaman arka plandadır. Şehre dair birçok motifin olduğu resimlerinde sanatçı “özel bir okulun açılış töreninden, Taksim Meydanı’ndaki insanlara; bir halk otobüsünden, şair Can Yücel ile yapılan bir söyleşi çekimine; internet kahvelerinden, sanatsal gösteri alanlarına, belgesel filmlerden, fotoroman karelerine vs.” (Zeytinoğlu) uzanan bir çeşitlilikte, bütüncül bir anlatı sunmadan şehri yorumlar. Madra’ya göre ise “Pancar, resim yapma eylemini sıradan günlük gerçekleri izlemek ve belgelemek için sürdürüyorsa, bu resimlerin ortaya koyduğu birikim bize İstanbul’un 20 yıllık değişimini gösterebilir.”
Pancar’ın işleri İstanbul Modern Sanat Müzesi daimi koleksiyonunda yer almaktadır.