“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

NAMIK DEDE’NİN GÖRÜNMEZLİĞE KARŞI DİRENİŞİ

Yekta Kopan

Can Çocuk’tan çıkan ‘Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem’de görünmezliğe itilen ileri yaşlardaki bireylerin potansiyeli üzerine ilham verici bir hikaye anlatan Yekta Kopan: “Namık Dede karakteri hem görünmezliğe karşı bir direnişi temsil ediyor hem de yaş almış bir bireyin hâlâ üretken, ilham verici, neşeli olabileceğini gösteriyor.”

‘Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem’i bir solukta okudum. Sadece çocuklara değil her yaştan insana dokunan, mizahla yoğurulmuş hüzünlü bir hikaye. Kitabınızda üç kuşak aile ilişkisine bambaşka bir perspektifle yaklaşmışsınız: Yaşlı bireylerin görülmeye ihtiyaç duyduğunu vurguluyorsunuz. Bu fikir nasıl doğdu?

Farklı kuşakları bir araya getirme fikri aslında uzun zamandır zihnimde dönüp duruyordu. Çocukken arkadaşlarımızla kurduğumuz ağaç evler, gizli sığınaklar ya da çadırlarda geçen saatler hep aklımda. Benim hiç ağaç evim olmadı tabii, filmlerde gördüğümüz bir şeydi. O alanlar sadece oyun yeri değil, aynı zamanda kendimize ait, özgürce düşünebildiğimiz küçük dünyalardı. Bir gün o dünyaların içini çocuklar yerine dedeler ve ninelerle doldursak ne olurdu, diye düşündüm. Yaşlıların, çocukların oyun alanlarına benzeyen, ama aslında çok daha ciddi bir meseleye işaret eden bir mekânda, yani parkta bir araya gelmeleri fikri böyle doğdu. Bu fikir doğarken bir başka konu da kendiliğinden öne çıktı: Yaşçılık. 

Dünya nüfusu hızla yaşlanıyor. Bu demografik gerçeklik artık tüm ülkelerin politik gündeminde. Ama ne yazık ki ‘aktif yaşlanma’ gibi kavramlar hâlâ yalnızca raporlarda yaşıyor. Gündelik hayatta yaşlılık hâlâ görünmez kılınıyor, hatta zaman zaman rahatsız edici bir yük gibi algılanıyor. Oysa her yaş kendi deneyimini, bilgisini, hayalini içinde taşıyor. Namık Dede karakteri bu düşüncelerin kesiştiği bir noktada doğdu. O, hem görünmezliğe karşı bir direnişi temsil ediyor hem de yaş almış bir bireyin hâlâ üretken, ilham verici, neşeli olabileceğini gösteriyor. Bu karaktere isim verirken de içten bir bağ kurdum. Can Yayınları’nda çocuk kitapları üzerine yıllardır konuştuğum, fikir alışverişi yaptığım değerli arkadaşım Namık’ın adını verdim ona. Bu bir selam duruşuydu belki de.

Görünmezliğe itilen ileri yaşlardaki kişilerin bir parkta buluşması, yetkinliklerini ortaya koyup üretip var olabilecekleri kolektif bir yaşam kurmaları ilham veren bir fikir. Okurken, huzurevlerinde böyle bir ortam kurulsa ne kadar faydalı olur diye düşündüm. Siz ne dersiniz?

Çok heyecan verici bir yorum bu, çok teşekkür ederim. Bakın yine ‘aktif yaşlanma’ kavramına geliyoruz. Bu, yalnızca demografik bir veri değil; aynı zamanda ekonomik, sosyal ve kültürel sonuçları olan büyük bir dönüşüm. Ama ne yazık ki biz hâlâ yaşlılık meselesini ‘huzurevi’ gibi adı bile problemli yapılarla çözmeye çalışıyoruz. Bu kavramları, sistemleri, hatta kelimeleri yeniden düşünmemiz gerekiyor. Çünkü yaşlı bireyleri çok erken bir yaşta ‘Artık üretken değilsin’ diye bir kenara çekiyoruz. Oysa bireysel deneyim, birikim, yaşam bilgeliği, bunların hepsi boşa harcanıyor. Hadi dürüst olalım: Bir sanatçının, müzisyenin ya da sporcunun ileri yaşlarında hâlâ sahnede olması bizi gururlandırıyor, alkışlıyoruz. Ama aynı anda kendi aile büyüklerimizi evlere kapatıyor, görünmez kılıyoruz. Bu büyük bir çelişki ve aslında çok da ikiyüzlü bir toplumsal refleks. 

Kitapta parkta buluşan yaşlılar sadece tatlı bir hayal değil. Bence huzurevleri, yaşlıların bir kenara bırakıldığı yerler değil; onların potansiyellerini yeniden hayata katabilecekleri alanlara dönüşmeli. Ortak üretim, atölyeler, gençlerle buluşmalar, hatta tiyatro çalışmaları, radyo yayınları… Her tür fikir mümkün. 

Huzurevlerinde bu kitapla okuma etkinlikleri olsa mesela…

Evet, neden olmasın? Hatta bu etkinlikler gençlerle birlikte yapılsa, kuşaklar arası empatiyi artırsa, daha da anlamlı olur. Ben bu kitabı yazarken bir umut, bir çağrı, bir öneri bırakmak istedim: Yaşlılık, sadece geçmişin birikimi değil; hâlâ yaşayan, nefes alan, hisseden, düşünen insanların hayatıdır. Ve onlar, sadece hatırlanmak değil, hâlâ ‘katılmak’ isterler.

Yavaşlamak çok gerekli

‘Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem’ çocuklar kadar yetişkinlere de hitap ediyor. Çünkü yaşlılara karşı empati eksikliği asıl yetişkinlerde gördüğümüz bir sorun. Pandemiden beri artarak devam ediyor bu duyarsızlık. Sizce bunun sebebi ne?

Pandemi bu duygusal mesafeyi büyüttü. ‘Onlar risk grubunda’ diyerek korumaya çalıştık ama bir yandan da onları evlere, odalara, yalnızlığa hapsettik. O dönemden bu yana, yaşlılara dair kolektif empati duygumuzda bir kırılma yaşandı. Belki de asıl mesele şu: modern hayat hızla akarken, yavaşlayan herkesi geride bırakıyoruz. Sadece ‘hızlı’ olana yaşam hakkı tanıdığımız bir çağ bu. Her alanda hızlı olmayı dayatıyor yaşam bize. Yavaşlamak yaşamın doğal ve bence çok gerekli bir parçası ama ne yazık ki sabırsız bir çağdayız. O yüzden çocukların bu kitabı okuyarak büyüklerine başka gözle bakmasını, yetişkinlerin ise kendilerini sorgulamasını istedim.

Edebiyatımızın iki önemli (Sait Faik ve Haldun Taner) öykü ödülünü kazanmış, yetişkin kitaplarıyla öne çıkan bir yazarsınız. Çocuklara yazmak daha mı zor?

İkisi de kendi içinde ayrı bir derinlik gerektiriyor ama çocuklara yazmak daha sorumluluk isteyen bir iş. Onlara bir şey anlatmak değil, onlarla birlikte düşünmek gerekiyor. Dili ne kadar sadeleştirirseniz, anlatmak istediğiniz o kadar berrak olmalı. Bu yüzden çocuk kitabı yazarken kendimle daha çok yüzleşiyorum. Bazen bir cümleyi kurmak günler sürüyor. Ama her iki tür de benim için yazarlığın farklı kanatları.

Bugünden geriye bakınca hayatınızın kırılma noktası olarak neyi görüyorsunuz?
Bu soru beni çok düşündürür hep. Her an cevabı değişen bir soru aslında. Ama şunu söyleyebilirim; küçük yaşta seslendirme yapmaya başlamam, büyük bir dönüm noktasıydı. TRT Ankara stüdyolarında geçirdiğim yıllar, anlatının gücünü keşfetmemi sağladı. İlk kez bir karaktere ses verdiğimde, onun duygularını içimde hissettiğimi fark ettim. Sonra edebiyat geldi. Her hikâyenin bir sesi, her karakterin bir ritmi var. Bu kırılmalar beni sadece yazmaya değil, dinlemeye de yönlendirdi. Ve iyi bir yazar önce iyi bir dinleyici olmalı.

Tüm dünyanın duyacağı bir söz söyleme şansınız olsa bu ne olurdu?

Çok zor soru. Bilemedim. Tek söz. Hem de bu çivisi çıkmış dünyaya. Ama belki de tam bu yüzden, kimsenin kimseyi ‘tek sözle’ sınırlamaya hakkı olmadığını söylerdim. İlle de bir söz derseniz, şöyle derdim galiba: Dinle. Hem iç sesini hem karşındakini hem de doğayı. Çünkü dünya, birbirini duymadan konuşanlarla değil, gerçekten dinleyenlerle iyileşecek.

Çalışma takviminiz oldukça yoğun. Şu an masanızda neler var?

Tam bu söyleşiyi yaptığımız günlerde, İş Sanat sahnesinde sergilenecek yeni çocuk oyunum ‘Hişt Hişt’in provaları başladı. Yine Lerzan Pamir’le çalışıyoruz. Çok mutluyum Lerzan’la bir ekip olduğumuz için. Bu oyunda muhteşem bir sahne üstü ve arkası kadrosu var. Yine İş Sanat için, Resim Heykel Müzesi Black Box’ta gerçekleşecek ‘Ars Machina’ sohbetlerinde yapay zekâ çağında sanat konuşacağız. İlk ay konuğum Ecem Dilan Köse. Bir YouTube programı da var sırada. Bir de masanın üstü tabii. İki ayrı kitaba çalışıyorum. Birinin bu yıl içinde yayımlanmasını çok istiyorum.


Ayrıca okuyun