“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

KAPİTALİZMİN ÖNERDİĞİ TEK YOL CİNAYET

Güney Koreli usta Park Chan-wook, sert bir sistem eleştirisi yaptığı son filmi ‘Başka Yolu Yok’la (No Other Choice) yılın ilk haftalarında izleyiciyi sarsmaya geldi. İlk gösterimi Venedik’te yapılan filmi vizyondan kalkmadan izlemek için acele edin.

Park Chan-wook’un son filmi ‘Başka Yolu Yok’u (No Other Choice) Costa Gavras’a adamış olması boşuna değil. Zira Güney Koreli ustanın, ilk gösterimini Venedik Film Festivali’nde yapan filminin uyarlandığı ‘The Ax’ adlı roman, bundan 20 yıl önce de Costa Gavras tarafından sinemaya uyarlanmıştı. Şöyle anlatıyor Park Chan-wook kendi versiyonunun hikayesini: “Yıllar önce Lee Marvin’in oynadığı ‘Point Blank’ filmini izlediğimde çok etkilenmiş ve uyarlandığı romanın yazarı Richard Stark’ın, Donald Westlake’in takma adlarından biri olduğunu öğrenmiştim. Sonra Westlake’in diğer romanlarını okumaya başladım, belki birini sinemaya uyarlarım umuduyla ve ‘The Ax’i okuyunca tamam dedim, bunu çekeceğim. Ama Gavras’ın zaten çektiğini bilmiyordum.”

Costa Gavras’ın ‘The Ax’ gibi kapitalist sistemi kıyasıya eleştiren bir romanı uyarlamak istemesi hiç şaşırtıcı değil elbette; öte yandan romanda anlatılan hikaye o denli evrensel ki ABD’li bir yazarın farklı coğrafyalardan, farklı dilleri konuşan, farklı kültürlere mensup iki sinemacı tarafından uyarlanması da bir o kadar normal olsa gerek.

Açıkçası Gavras’ın 2005 tarihli uyarlaması (Le Couperet - Ölümcül Çözüm) akıllarda fazla yer etmemiş ortalama bir filmdi. Park Chan-wook imzalı ‘No Other Choice’ ise bundan birkaç yıl önce hem Cannes’da hem de Oscar’larda en üst payelerle ödüllendirilen bir başka Güney Kore yapımı ‘Parasite’ ayarında, çarpıcı, güçlü bir toplumsal hiciv. Hiciv diyorum, zira yer yer gerilim ve şiddet düzeyi bir hayli yükselse de ‘No Other Choice’ her şeyden önce bir kara mizah örneği ve içerdiği sistem eleştirisi filmi en çok da hiciv türünün sınırlarına çekiyor.

Film mükemmel bir aile tablosuyla açılıyor. Bir kağıt fabrikasında yönetici pozisyonunda çalışan Man-su, hayatında hayal ettiği her şeyi gerçekleştirmiş bir adamdır ve güzel karısı, iki çocuğu, iki de köpeğiyle birlikte son derece güzel bir evde yaşamakta, yakında kavuşacağı emekliliğinin gelmesini beklemektedir. Ama tabii ki hayat ona bambaşka bir planla gelecektir. Bu mutlu aile tablosunun boyası bile kurumadan bir anda kendini işsiz bulacak ve fabrikanın yeni ortakları olan Amerikalıların deyişiyle ‘başka yol olmadığı’ (no other choice) için eline tutuşturulan 3-5 aylık tazminatla işsizler ordusuna katılacaktır. Asıl hikaye de bundan sonra başlıyor zaten.

Belli bir yaşa gelmiş ve kariyerinde üst basamaklara tırmanmış bir yönetici için iş bulmak, hem de bu yapay zeka odaklı yeni çağda hiç de kolay değildir. Ve bunun farkında olan Man-su, yeniden iş bulabilmek için kendi iş kolunda kendisine rakip olabilecek adayları bulup elimine etmek için harekete geçer. Biz de onun adım adım insanlıktan çıkışını izlemeye koyuluruz. 

Filmin detaylarını daha fazla açık etmeden bunu anlatmak için Bertolt Brecht’in şu sözünü hatırlatabiliriz sanırım: “Kapitalizme karşı olmadan faşizme karşı çıkanlar, barbarlıktan türeyen barbarlığa veryansın edenler, danayı katletmeden etini yemek isteyenlere benziyor.” Üstadın sözünün üstüne söz söylenmez ama kapitalizm eninde sonunda şiddetle kendisini yeniden var eden bir sistem ve içine girdiğinizde temiz kalmanız mümkün değil. Kirlenmenin en son noktası ise sınıf kavgasını es geçip kendi sınıfına saldırmak, kendini kurtarmak için sana benzeyeni yok etmeye çalışmak. 

Tabii ‘No Other Choice’ aslında Brecht’in de sık sık başvurduğu mizahi üslupla yoğuruyor asıl meramını ve kolaylıkla bir gerilim, hatta korku filmine dönüşebilecek bir hikaye, izleyiciye attırdığı acı kahkahalara rağmen onu kendi gerçeğiyle yüz yüze getiriyor son tahlilde.

Şunu da belirtelim öyleyse: ‘I Saw the Devil’, ‘The Magnificent Seven’ ve ‘Squid Game’ gibi yapımlardan tanıdığımız Lee Byung-hun’un ustalıkla canlandırdığı Man-su’nun vahşi kapitalizmin kurallarını yeniden yazdığı macerası, aslında bugünün Türkiye’sinde herhangi bir beyaz yakalının başından geçebilir. İzlerken bunu düşünmeden edemiyorsunuz doğrusu.

Park Chan-wook Venedik’te yarışan, Altın Küre’lerde üç dalda aday gösterilen ‘No Other Choice’la belki bir önceki filmi ‘Desicion To Leave’de olduğu kadar güçlü bir izlenim bırakmıyor ya da ‘Old Boy’daki gibi kült bir filme imza atmıyor ama zamanımızın ruhunu mükemmelen yansıtmayı beceriyor.

Görsel dünyası, izleyiciyi hızla içine çeken atmosferi, üzerine çok kafa yorulduğu belli olan detayları ve belki bize çok yakın sayılmasa da ilginç kültürel referansları ve metaforlarıyla (bonzai örneğin) izlenmeyi hak eden bir film var vizyonda, bir bakın derim. Şu sıralar böyle bir filmin uzun zaman vizyonda kalacağını sanmak saflık olur elbette. Olur da kaçırırsanız, yakında MUBI’de izleyebileceksiniz, benden söylemesi.


Ayrıca okuyun