“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

DENİZDEN OKUNAN BİR RESSAM – ÖMER ULUÇ’UN EKOLOJİK RİTMİ

Ömer Uluç: Ufuk Çizgisinden Öteye

Bu hafta Ömer Uluç: Ufuk Çizgisinden Öteye sergisini İstanbul Modern’de nihayet ziyaret edebildim. Sanatçının 1960’lardan ölümüne dek uzanan üretimini dönemsel başlıklar hâlinde bir araya getiren bu seçki, şimdiye dek hakkında yazılmış pek çok metnin de işaret ettiği gibi, izleyiciyi güçlü bir sanat serüvenine tanıklık ettiriyor.

Deniz: Sarmal Seyahatler

Serginin beni en çok etkileyen bölümü, kuşkusuz, “Deniz: Sarmal Seyahatler” başlığı altında sunulan deniz temalı işler oldu. Denizaltı–Kuş (1987), Denizaltı–Bukalemun (1987) ve İki Gemi (1983) gibi eserler, denizin Uluç’un hayal dünyasında nasıl çok katmanlı bir metafora dönüştüğünü açık biçimde gösteriyor.

Denizaltı–Kuş (1987) resmine baktığım anda ilk fark ettiğim şey, denizaltının dikey hareketi ile kuşun yatay yükselip alçalması arasındaki biyolojik paralellikti. Bu resimdeki derinlik–yüzey döngüsü, bazı deniz canlılarının yaşam stratejisini neredeyse birebir karşılıyor: ton balıkları, kılıç balıkları, mürekkep balıkları ve hatta birçok plankton türü ışığı takip ederek dikey bir göç gerçekleştirirler. Uluç’un iki ayrı yön bulma biçimini tek bir alanda (denizde) birleştirmesi, doğada var olan hareket davranışının sanatsal bir sezgiyle yeniden yaratılması gibi olmuş. 

Polietilen borular ve farklı malzemelerle biçimlendirdiği deniz yaratıkları ise beni özellikle deniz ekosistemindeki ‘tanıdık-yabancı’ ikilemine götürdü. Örneğin kocaman ağza ve asimetrik yüzgeçlere sahip fener balığı grotesk formuyla ilk bakışta yabancı gelir, sifonofor kolonileri ya da planktonların biolüminesan ışıkları uzay atmosferini andırır; ktenoforaların ışık kırılmaları da öyle. Ancak tüm bu canlıların davranış refleksleri evrenseldir: kaçınma, kamuflaj, ışık üretme, avlanma gibi. Uluç’un heykellerinde de bu ikilik var. Yengeç heykelleri ilk anda dünyaya ait olmayan bir organizma hissi uyandırırken zamanla bu yapılar, bir yengecin su altındaki ritmik yan yürüyüşünü ya da bir deniz canlısının ışığa yanıt veren varlığını çağrıştırıyor. Tanıdık olanla yabancı olan arasındaki bu geçiş, deniz canlılarının hem tuhaf hem de evrensel doğasına benzer bir hareket hâli yaratıyor. Uluç’un deniz canlılarına dair heykelleri de tam bu sınırda duruyor.

Uluç’un denizi yalnızca bir tema, görsel alan değil, bir varoluş alanı olarak görmesi de bu yüzden şaşırtıcı değil. Özellikle denizaltılarda kişisel bir anlam bulduğunu ve onları kendi “Moby Dick”i olarak tanımladığını biliyoruz. Sanatçı hakkında okumalarımdan sonra daha iyi anladım ki bu tanım yalnızca edebi bir gönderme değil; aynı zamanda derinliğin bilinmezliğine, denizin pelajik zonlarında ışığın kaybolduğu alanlara doğru yaptığı bir dalışın tarifi bu. Tıpkı kaşalotların karanlıkta yaptıkları o devasa dalışlar gibi, Uluç’un denizaltıları da bilinçaltının karanlıkta saklı bölgelerine yapılan içsel bir sefer sunuyor. Görünmeyen, gizli, sessiz ama sürekli yaşam dolu alanlara yapılan seferler bunlar. Karanlıkta kaybolma arzusu ile bilinmezi keşfetme içgüdüsü hem Melville’in beyaz balinasında hem Uluç’un denizaltısı metaforlarında böylece ortaklaşıyor.

Onun tuvallerinde yan akışlı renk hareketleri, denizdeki canlıların hareketlerinin bir izdüşümü sanki. Sardalya sürülerinin kolektif yön bulma davranışlarında olduğu gibi, renk lekeleri de sanki birbirine görünmez bir akıntıyla bağlanıyor; sürü refleksiyle yön değiştiriyor. Plankton patlamalarında gördüğümüz katman katman ışık hareketleri ise Uluç’un paletinde soyut bir gerçekliğe dönüşüyor. Denizin gerçekte gözle seçemediğimiz tonları — mavi ötesi yeşiller, mor ötesi kırmızılar — onun tuvallerinde başka bir ekosistemin renk hafızasına evriliyor.

Denize ait tüm bu çalışmalarında benim için özellikle dikkat çekici olan şey şu oldu: Canlının formuna sadık kalırken, onu soyutlayan bir hayal gücü. Böylece canlılar, sanki evrimsel bir dönüşüm geçirmiş gibi bambaşka yapılara dönüşüyor. İstanbul vapurlarında geçirdiği saatler, farklı denizlerde yaptığı yolculuklar ve uzak coğrafyalarda karşılaştığı türler, onun üretiminde bir tür ekolojik hafıza oluşturmuş. Uluç’un yaptığı şey yalnızca bir deniz manzarası çizmek değil; denizin akışını, döngüsünü, yabancılığını, kırılganlığını ve yön değiştiren ritmini sezgisel bir dile çevirmek olmuş. Bu nedenle denizi bir manzara ya da mekân olarak değil, akışkan bir bütünlük olarak ele alıyor: dalgalar kadar ritmik, akıntılar kadar yönü değişken, canlılar kadar sürprizli. 

12 Aralık’a kadar devam eden bu sergi, Ömer Uluç’un denizle, canlılarla ve kendi sezgisel dünyasıyla kurduğu bu benzersiz ilişkiyi görmek isteyenler için yalnızca bir sanat deneyimi değil; denizin ekolojik duyarlığıyla okunan bir keşif alanı.


Ayrıca okuyun