VICTORIA & ALBERT’İN YENİ MÜZESİ ÖNCE DEPOSUNU ZİYARETE AÇTI
Londra’daki ünlü Victoria & Albert Müzesi, 16 Nisan 2026’da açılması planlanan halen yapım aşamasındaki yeni mekanı East Storehouse’un deposunu ziyarete açtı ve ziyaretçi akınına uğruyor. Storehouse, ziyaretçisini doğrudan olayların merkezine sokuyor. Raflar arasında gezinirken birileri Viktoryen dönemden kalma elbiselerin eteklerini ütülüyor; bir görevli porselen bir vazo indiriyor, bir başkası paha biçilmez kaşıkları cilalıyor ya da zehirli okları özenle paketliyor.
Kendisine takılan ‘her şeyin ulusal müzesi’ ismiyle Victoria & Albert, kurulduğu ilk zamanlardan bugüne ‘herkes için okul’ olma misyonunda çıtayı daha da yukarılara taşıdı. Müzenin 16 Nisan 2026’da açılması beklenen East Galerisi, halihazırda yapım aşamasındayken, burada sergilenmesi planlanan yaklaşık 250 bin eser ve objeyi ziyarete açtı. Hem de üç katlı devasa deposunda.
Diğer açık erişimli depo müzeler genellikle ziyaretçilere camın ardından kısa ve mesafeli bir bakış imkânı sunarken Storehouse, ziyaretçisini doğrudan olayların merkezine sokuyor. Her şey birbirinin yanında, herhangi bir kürasyon yok, metal raflar ve çeşitli güvenlik amaçlı çekilmiş ipler dışında herhangi bir kalkan da. Burası, halihazırda yapım aşamasında olan yeni müzenin deposu. Siz en üst katta dolaşırken altınızda forkliftler çalışmaya devam ediyor. Raflar arasında gezinirken birileri Viktoryen dönemden kalma elbiselerin eteklerini ütülüyor; bir görevli porselen bir vazo indiriyor, bir başkası paha biçilmez kaşıkları cilalıyor ya da zehirli okları özenle paketliyor. Çünkü, yalnızca bir depo değil koruma ve bakım çalışmalarının da tam ortasındasınız.
HERKES İÇİN OKUL OLMA MİSYONU
V&A’in deyim yerindeyse insanın ağzını açık bırakan bu yeni maharetinin detaylarına girmeden evvel, halihazırda ilginç bir girişim olan müzenin tarihine kısaca bakmak faydalı olacak. 1800’lerin ortalarında bir Üretim Müzesi olarak başlayan yolculuk, aynı yüzyılın sonunda Kraliçe Victoria tarafından temeli atılan binaya ve günümüzün son teknoloji galerilerine kadar uzanıyor. Müze, o günden bu yana sanat ve tasarımı toplama ve halka sunma misyonunu sürdürüyor. Ücretli ve süreli sergilerin yanında binlerce parçadan oluşan ve dünyanın dört bir yanından toplanan eserlerin bir araya getirildiği halka açık ve ücretsiz bir bölüme de sahip.
Kalıcı koleksiyonun alışılagelmiş müzelerden farkı, sadece biricik eserler değil aynı zamanda reprodüksiyonlara da yer veriyor olması. Çünkü 19. yüzyılda ‘herkes için bir okul’ olma misyonunu da üstlenen V&A, o dönemde insanların Roma’ya, Floransa’ya veya Atina’ya gidip orijinal eserleri görmesi mümkün olmadığından bu eserleri onların ayağına getirdi. Bu sayede öğrencilere, tasarımcılara ve halka dünyanın en önemli sanat eserlerini yakından inceleme fırsatı sunarken kendilerini geliştirme ve bu mirastan ilham alma olanağı sunmayı görev edindi. Floransa’daki David heykelinden, taş işçiliğinin harika detaylarıyla bezeli Santiago de Compostela Katedrali’nin girişine, Roma’daki Trajan Sütunu, gotik mimarinin en önemli örneklerinden Chartes Katedrali’nin giriş cephesine pek çok eser ve mimari yapının da tam ölçekli birebir kopyaları buna dahil.
SANATIN ÇERÇEVESİZ HALİ Mİ PAZARLAMA DEHASI MI?
Bu mimari şaheserlere eklenen yenisi ise ilerideki nesillere ‘Bizim zamanımızda…’ diye başlayarak gösterilebilecek bir sosyal konut. Bu detaya birazdan geleceğim, ancak önce East Galeri’nin yaratıcılarının halka açık depo fikrine bir bakalım. Bu fikir aslında bir zorunluluktan kaynaklanıyor. Hükümet 2015’te Batı Londra’daki eski Blythe House’u satmaya karar verince burayı depo alanı olarak kullanan V&A, British Museum ve Science Museum’a da yol gözükmüş. Bu satış kararı (hala gerçekleşmedi) ve beraberinde gelen zorunlu tahliye pazarlama dahisi İngilizler için krizi fırsata çevirmenin yeni bir yoluna dönüştü elbette. Nihayetinde British Museum Reading’de 64 milyon sterlinlik bir kompleks kurdu, Science Museum, Wiltshire’da bir depo inşa etti. Her ikisi de halka yarı açık.
Fakat en kıvrak hamle V&A’den geldi. Londra’nın en merkezi istasyonlarından Hackney Wick’te Olimpiyat Parkı’nın göbeğindeki kamusal konumuyla gerçekten fark yaratan bu depo alanı aynı zamanda kafe ve eğitim alanlarıyla da kuşatılmış durumda. Bu alanı geçip merdivenleri çıktığınızda ise BUM! Her iki yanda büstler, sonsuz gibi görünen raflara sıralanmış ahşap sandıklardan fildişi taraklara envai çeşit obje ve kocaman bir IKEA deposunu andıran, ama dünyanın hazineleriyle dolu göz kamaştıran bir manzara.

KÜRATÖRYEL SINIR İHLALİNE DAVET
2018 senesinde uluslararası yarışmayı kazanarak V&A East Galeri yapımını üstlenen Diller Scofidio + Renfro (DS+R) firmasından projenin tasarımcısı mimar Liz Diller, “İnsanların eserlerle aynı havayı solumasını istedik. Bu yüzden aradaki cam koruyucuyu kaldırdık. Ziyaretçileri depoların arasında küratöryel bir sınır ihlaline davet etmek istedik” diye açıklıyor bu durumu. Altın yaldızlı sunak parçaları ya da kabile maskeleriyle bir burun mesafede dolaşan bir ziyaretçi fikri gözü kara bir insiyatif şüphesiz. Müzenin başkan yardımcısı Tim Reeve bundan bahsederken “Evet, biraz uykusuzluk yapıyor. Ama eğer her şeyi camın ardına koysaydık, bu, sahne arkasına davet edilmiş bir depo olmazdı. Bu felsefeye bağlı kalmamız gerekiyordu” diye özetliyor bu tercihi.
SOSYAL KONUTLARDAN SARAY TAVANLARINA
Burada her şey karışık ve ardı ardına geliyor. Tarihe, coğrafyaya ya da medyumlara göre ayrıştırılmamış. Çünkü raflar temaya göre değil, boyut ve ağırlığa göre dizilmiş. Bu nedenle bir an Pre-Raphaelite vazolara bakarken, bir sonraki adımda modernist kapı kollarına veya Memluk alçı kalıplarına rastlayabiliyorsunuz. Yahut Picasso’nun 1920’lerde Ballet Russes için yaptığı dev sahne perdesine.
Liz Diller, tüm depoyu bir ‘merak kabini’ne benzetiyor. Hiç haksız değil. Merdivenleri tamamladığınızda vardığınız orta alan, üç kat boyunca uzanan şaheserlere merkezden bakma imkanı sağlıyor. Kafanızı kaldırıp da etrafınızda dönerken neyin içine girdiğinizi idrak etmeniz zaman alıyor. Tam o sırada, ayağınızı bastığınız cam zeminin altında, 17. yüzyıl Agra mermer kolonları arasında çerçevelenmiş bir sahne beliriyor. Burası teknisyenlerin ve müze ekibinin esas çalışma alanı.

Tüm bu yapının içinde en çok dikkat çeken eserlerden biri sosyal konut. 19. yüzyılda Londra’nın işçi sınıfı mahallerinden olan Poplar, 1960’larda Alison ve Peter Smithson tarafından tasarlanan Robin Hood Gardens adlı brutalist sosyal konut projesinin de hayat bulduğu yer. 2017’de yıkılan bu sosyal konutların yerine sonradan daha pahalı evler yapıldı. Bu durum sosyal konut politikalarının gerilemesine yönelik tartışmaları ateşledi ve kamuoyunda çokça yer etti. V&A bu konutlardan kalma bir duvar parçasına koleksiyonunda yer veriyor. İkinci kattan başlayıp üçüncü kata uzanan duvar parçasını yine ikinci katta bir daire girişi kompozisyonu tamamlarken, üçüncü kattaki devamında sosyal konutların içlerini gösteren bir video enstalasyonu var.
Bu sosyal konutun balkonundan tam karşıya baktığınızda ise meşhur Torijjos tavanının yeniden kurulumu tüm albenisiyle size göz kırpıyor. 1490’larda İspanya’nın merkezindeki bir saray için yapılmış olan bu olağanüstü oyma ve yaldızlı ahşap tavanın 150’den fazla parçası beş yıllık bir emeğin ardından tüm ihtişamıyla yeniden bir arada.
V&A UNUTULMUŞ HİKAYELERİ HATIRLATMAKTA ÇOK TUTKULU
Her objenin kendine has bir hikayesi vardır. Ve V&A unutulmuş bu hikayeleri hatırlatmakta ya da dağılan parçaları bir araya getirmekte çok tutkulu. Üçüncü kattaki Frank Lloyd Wright’ın 1930’larda tasarladığı Kaufmann Ofisi’nin birebir şekilde yeniden kurulmuş versiyonu bunlardan biri. Sedir kaplamalı duvarlar, Wright’ın özgün mobilyaları ve Loja Saarinen’in imzasını taşıyan halı ve kumaşlarla tamamlanan bu mekân, öylesine kusursuz korunmuş ki, sanki bir anlığına Edgar J. Kaufmann’ın masasından başını kaldırıp size bakacağını hissediyorsunuz.

Hemen yanında ise 1920’lerin modernist ikonlarından olan Frankfurt mutfağı yer alıyor. Mimar Margarete Schütte-Lihotzky’nin işlevsellik ve verimliliği mükemmel biçimde buluşturduğu bu tasarımı, modern konut tarihinin dönüm noktalarından biri olarak sergileniyor.
HER ŞEYİN DAHA DA FAZLASI
Aynı zamanda geleceğin müzecilerini de yerleştirmek istediğini söyleyen bu depo sergisinin karışık düzeni başta yorucu ya da ‘çok fazla’ gelebilir. Ancak ziyaretçileri için her şeyi kolaylaştırmak isteyen ekip, detaylı açıklama metinleri yerleştirmiş. Bu metinlerde sadece söz konusu nesnenin ya da yapının tarihine ve yapımına dair bilgiler yok aynı zamanda eserlerin ardındaki müze çalışanlarının isimleri de yer alıyor. Daha da dev hizmet QR kodlarını okutmak için herhangi bir uygulama indirme zorunluluğunun olmaması.
V&A’in ziyaretçisine sunduğu hizmet bununla da sınırlı değil. 250 bin obje arasından olur da birini daha merak eder ya da yakından incelemek isterseniz diye internet sayfalarına bir sekme koymuşlar. Burada beş esere kadar sepet oluşturabiliyorsunuz. Sonrasında yaklaşık iki haftalık bir zaman diliminde müze ekibi sizinle iletişime geçiyor ve seçtiğiniz parçaları hem yakından incelemeniz hem de size hikayelerinin anlatılması için bir randevu da ayarlanıyor. İkinci asra merdiven dayayan müze, değişen sanatsal, politik ve ekonomik koşullara rağmen ‘okul’ olma vizyonunu sürdürüyor. Üstelik bunu kararlılıkla ve yeniliklerle yaparak, her defasında kendine yeniden hayran bırakıyor.
AÇILIŞ SERGİSİ MÜZİK SİYAHTIR: BİR BRİTANYA HİKAYESİ
Son olarak Storehouse’un ardından sıra müzenin açılış sergisine geliyor. V&A East Storehouse’un şimdiden merakla beklenen açılışının ilk büyük geçici sergisi ‘The Music Is Black: A British Story’ (Müzik Siyahtır: Bir Britanya Hikâyesi) olarak duyuruldu. Sergi, 1900’lerden günümüze siyah Britanya müziğinin, Britanya kültürünü nasıl şekillendirdiğini ve dünya çapındaki etkisini nasıl yaydığını keşfedecek. Sergiye dair bilinenler arasında şimdilik ilk kez sergilenecek olan Joan Armatrading’in çocukluk gitarı, Little Simz’in giydiği kostümler ve Jennie Baptiste, Beezer, Dennis Morris, Eddie Otchere, Sam White gibi sanatçılardan yeni alınan fotoğraflar gibi eserlerin olacağı bilgisi var.
V&A East Storehouse’la ilgili detaylar için tıklayın.