“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

TARİHİN MOLOZLARI ÜSTÜNDE: EDEBİYATIMIZ ADINA UMUT

Ayhan Koç

Ayhan Koç’un yeni kitabı ‘Tarihin Molozları Üstüne’, elinizden bırakamayacağınız denli heyecanlı, ustalıkla kurgulanmış bir roman. Açıkçası roman içinde roman okuyoruz, zamanlar, çağlar, coğrafyalar, karakterler arası yolculuk yapıyoruz. Bu denli iyi çalışılmış, yaratıcı fikirler, çok zekice psikolojik ve felsefi dokunuşlar içeren roman, beni edebiyatımız adına umutlandırdı.

Ayhan Koç uzun bir aradan sonra yeni romanını bizlerle buluşturdu. Sosyal medyada bu romanın ham halinin aslında son romanı ‘Cümle Göğün Mavisi’nden bile önce hazır olduğunu ama araya giren ekonomik krizler, pandemi yüzünden uzun süre öylece kaldığını ve ancak okurla buluşabildiğini belirtmiş. ‘Cümle Göğün Mavisi’ni okumuş ve üzerine yazmış biri olarak Koç’un çalışkanlığını, oyunbazlığını, romanlarında yararlandığı teknikleri biliyorum. Çok beklemeden oldukça merak ettiğim ‘Tarihin Molozları Üstünde’yi okudum. Bu kitabı uzun süreye yaymak gibi bir şey zaten söz konusu değil çünkü elinizden bırakamayacağınız denli heyecanlı, buna rağmen sadece olay örgüsüne dayanmayan, ustalıkla kurgulanmış bir roman.

İÇ ROMANLA OYUNUNU KURUYOR

Kitabımız milyonlarca yıl önce primatlarla, hatta primatlardan birinin ilk kez iki ayağı üstüne kalkmasıyla başlıyor. Sonrasında ise çevirmenin önsözüne geliyoruz. Ayhan Koç üst kurmacayı, postmodern dokunuşları seven bir yazar ama bu romanda ‘Tarihin Molozları Üstünde’yi bir iç roman haline getirerek oyununu kuruyor. Romanın ikinci bölümü daha klasik. 

Çevirmenden öğrendiğimiz kadarıyla Vasili Misha Yakunin tarafından 1979’da yazılmış, novella’ya yakın bir roman ‘Tarihin Molozları Üstünde’. Çevirmen 1990’larda Paris’te karşılaştırmalı edebiyat doktorası yaparken sahafta bu kitaba rastlamış, alıp okumuş. Bilinçleriyle reenkarne olan insanlardan ve özellikle iki karakterin bin yıllar boyu süren maceralarından bahseden romanı ilginç bulmuş ve öyle kalmış. Sonradan 2000’li yıllarda kitaptaki karakterlerin gerçek oldukları ortaya çıkmış, kitap ünlenmiş ve maalesef 2007’de vefat etmiş Yakunin’den -ki kendisinin de reeankarne olduğunu iddia ediyor- bilgi almak mümkün olmamış. Bu tartışmalar ışığında gittikçe popülerleşen bu kitabı çevirmenimiz zaten hazır elinde olduğu için Türkçeye çevirmiş. Bu kısa önsözden öğrendiğimiz bilgiler ışığında elimizdeki romana adını veren ve Yakunin’in yazdığı metne başlıyoruz. 

ÇOK ZEKİCE PSİKOLOJİK VE FELSEFİ DOKUNUŞLAR

Ben 130 sayfa süren, aslında kendi başına bir roman olan bu romana iç roman demeyi tercih ettim. Açıkçası roman içinde roman okuyoruz, zamanlar, çağlar, coğrafyalar, bürünülen karakterler arası yolculuk yapıyoruz. Ayhan Koç’u gerçekten tebrik etmek istediğim bir konu var ki bizi 1900’lerde Paris sokaklarında olduğumuza da 1800’lerde İngiltere kırsalında olduğumuza da MÖ bilmem kaç yılında Göbeklitepe’de olduğumuza da Antik Yunan’da Platon’un yanı başında amfiteatrda tragedya izlediğimize de bizi ikna edecek kadar olaylar, tarihsel kişilikler ve detaylar üzerine çalışmış. Ayrıca Z’nin alaycı dili de hep korunmuş ve anlatılanlara gerçeklik katmış. Bu denli iyi çalışılmış, yaratıcı fikirler ve daha sonra değineceğim çok zekice psikolojik ve felsefi dokunuşlar içeren roman beni edebiyatımız adına umutlandırdı.

Z’NİN İNSANLIĞA İĞNELEYİCİ BAKIŞI

Olan biteni anlatıp heyecan kaçırmak istemiyorum ama bu iç romandan sonra insanın var oluşundan beri ölüp başka bedenlerde hayat bulan ve Doğu inançlarının tersine geçmiş kişiliklerini de hatırlayan bir varlık olduğunu, zamanla insanların homofinitus ve homoinfinitus olarak ikiye ayrıldığını anlıyoruz. Bir süre sonra herkes homofinitus olmayı yani unutan olmayı seçiyor ve yeryüzünde iki homoinfinitus kalıyor, Z ve J. Bizim iç roman aslında zamanlarda sıçrama yapa yapa ne seninle ne sensiz denecek türde ilişkileri olan bu iki rakibi anlatıyor. Romanın temelinde en sevdiğim felsefe insanların hatırlamayı değil unutmayı seçmesi oldu. Çünkü hepimiz böyle yaşanamayacağını, insanlık tarihi boyunca pek de iyi şeyler görmemiş bir ruhun farklı bedenlerde tüm kırımları, savaşları, tecavüzleri anımsayarak yaşamasının olanaksızlığını kabul ederiz. Z’nin insanlığa olan iğneleyici bakışı, vazgeçmediği merakı ve tutunduğu inadı onu evrenin ve romanın asıl karakteri haline getiriyor. 

LEŞ ERKEK DİLİNİ TÜM DOĞALLIĞIYLA YANSITIYOR

Şimdi asıl romanımızın ikinci bölümüne geçebiliriz. ‘Mahşere Övgü’ adını taşıyan bu bölüm günümüz Türkiye’sinde geçiyor. SFTD adında bir örgüt dünyaya kıyameti getireceğini söylüyor. Uluslararası düzeyde bu örgütü çökertme çalışmaları yapılıyor, CIA, FBI herkes telaş içinde elebaşı bulmaya çalışıyor. Sıradan halk ise kendi derdinden bu olayın gerçekliğini sorgulamaya çok da fırsat bulamamış. Bu bölümde ana karakterimiz Komiser Gencer Şengün. Pek bir vasfı olmayan ama iyi polisliği ve dürüstlüğüyle barışık, biraz da geçmişte takılıp kalmış platonik aşıklığıyla melankolik bir karakter. Ayhan Koç burada da diyalog ustalığını kullanarak polislerin kendi aralarındaki leş erkek dilini bize tüm doğallığıyla yansıtmış. Bu arada özellikle 15 Temmuz ve sonrası da işin içine katılarak kirli-temiz polis meselesi de didikleniyor. 

YAKARSA DÜNYAYI ELVAN YAKAR! 

Bu bölümde olup bitenler bir şekilde iç romanımıza ve Z’ye bağlanacak, hiç kuşkunuz olmasın. Ben bunu bir biçimde bağlayan Gencer’dense dünyanın başına çorap ören Elvan karakterini sevdim. Uzunca bir süredir önyargılarım sebebiyle ne kadar iyi olsalar da polis karakterlerle empati kuramıyorum, yanlış evet ama elimde değil. Elvan ise günün bilmem kaç saati ayakta dikilerek satış görevlisi olarak çalışan, üç kuruş kazanan, erkekler tarafından habire terk edilmiş, yaşlı ve hasta annesine bakmak zorunda kalmış bir emekçi. Müslüm Gürses’ten söz alırsak “Yakarsa bu dünyayı garipler yakar” diyelim ve Elvan’ın sonu hazırlayan motivasyonuna dikkat çekelim. Daha önce de STFD tarafından dünyayı yok etmeye giden yollar denenmiş ama olmamış. Bu yolun Elvan üzerinde başarılı olmasının tek sebebi aşk acısı. Ben yanmışım zaten dünya benim neyime diyen Elvan, o kadar haklı ki daha öncesinde hayatına, durumuna ve bu yaşta hâlâ olduğu kişiye sayfalarca küfrettiğinde (ki bence romanın en güzel monoloğuydu) ben onun tarafında yerimi almıştım zaten. Yine romanın bu nüansını da çok sevdim çünkü aşk acısı bu dünyada intikam isteyecek denli derin yara açar. Kesin bilgi. 

ROMANIN ETKİLEYİCİ DETAYLARI

Olan biteni aktarmadan romanın ne denli ustalıkla kurgulandığını anlatmak çok zor ama J’nin beni çok yaralayan insana dair umudundan tutun da vurdumduymaz Z’nin zamanla terk ettiklerini anlayacak denli vicdanlı biri olmasının ince işlenişi, iç romanda bir taraftan dünya tarihinde gezinirken kadın bedeninde reenkarne olanların ezelden ebede çektiklerinin verilmesiyle kadının ikinci hatta bazen daha da düşük sınıf görüldüğü gerçeğinin altının çizilmesi romanın en etkileyici detaylardan. Yine romanın döngüsel bir finalle ve üstelik ‘Maymunlar Cehennemi’ filmini ilk izlediğimde tüylerimi diken diken eden ayrıntıya benzer bir biçimde bitmesini de çok sevdim.

İkinci bölümde bazı erkek karakterlerin tiratlarını pek doğal bulmasam, radyo programı ya da toplantı bölümlerinin uzadığını düşünsem de bunlar gerçekten çok küçük olumsuzluklar. Böylesi bir romanda açık uç bırakmak bir yana pek çok meseleyi dikkatlice bağlayarak Ayhan Koç yazarlığını ve en önemlisi çalışkanlığını kanıtlamış. Çok beklemiş ama iyi ki okuduk. Türk edebiyatında farklı şeyler okumak isteyenlere özellikle tavsiye edelim.


Ayrıca okuyun