Türkiye sol tarihi erkek bir tarih olarak yazıldı maalesef. 12 Eylül’ün bedelini ağır biçimde ödeyen devrimci kadınlar, bütün yaşananlara rağmen tarihin içinde hak ettikleri yeri hiçbir zaman alamadılar. İyi öykücü Polat Özlüoğlu, ilk romanı ‘Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’da bu sorumluluğu alma cesareti gösteriyor ve bedel ödemiş bir kadının dünyasına girerek işkencenin etkilerine on yıllar sonrasından bakıyor.
İşkence ve kötü muamele anlatılarında ‘ses’ önemli bir metafor, hatta işkenceciye dair en büyük kimlik bilgisi. İkincisi sırada ise koku geliyordur büyük ihtimalle. Sinema da edebiyat gibi bu metaforların sıklıkla peşine düşer. Roman Polanski'nin bir tiyatro oyunundan sinemaya aktardığı 1994 tarihli ‘Ölüm ve Bakire’ (Death and the Maiden) adlı film, türün en iyilerinden biri olarak kabul edilir. Tesadüf sonucu karşılaştığı bir adamın, kendisine işkence ve tecavüz eden kişi olduğundan şüphelenen kadının eşinin yardımıyla almaya çalıştığı intikamı anlatır film. Adamı evine davet edep bağlayan çift, karşılarındaki kişinin gerçekten o olup olmadığından bir türlü emin olamazlar ve bu muğlaklık, aslında işkencenin sahipsizliğinin, kolektif yanının öne çıkmasına vesile olur.
Benzer bir temayı, Zeki Ökten 1986 yılında Fehmi Yaşar’ın senaryosundan çektiği ‘Ses’ filmiyle işlemiştir. Cezaevinden yeni çıkmış bir adamın, bir sahil kasabasında duyduğu sesi işkencecisine benzetmesiyle başlayan ve hesaplaşmaya dönüşen bir hikayeyi takip ederiz.
Jafar Panahi'nin bu yıl Cannes'da Altın Palmiye kazanan filmi ‘Görünmez Kaza’ (Yek Tasadef Sadeh) da cezaevinde kendisine işkence eden adamı sesinden tanıyan bir işçinin dilemmasını anlatıyor. Duyduğu sesin işkencecisine ait olup olmadığından emin olamayan karakterimiz, kaçırdığı adamı diğer mağdurların yanına götürür ve onların onayını almaya çalışır. Ancak, 3-4 kişi bir araya geldiklerinde bile bir türlü söz konusu kişinin o olduğundan emin olamazlar. İşkence yapanın belirsizliği ile eğer o ise nasıl bir intikam alınacağı arasındaki gerilim hikayenin temel çelişkisini oluşturuyor. Ya gerçekten işkenceci kişi oysa ne yapılacaktır? Onun yöntemleri mi kullanılacaktır? Fiziki zarar vermek, hatta öldürmek bir seçenek midir? O da bir aile babasıdır, çoluk çocuğa karışmıştır, onların günahı nedir?
12 EYLÜL ANLATILARINDA GÖREMEDİĞİMİZ KADINLAR
Bu kafa karışıklıkları öyküleriyle tanıdığımızı Polat Özlüoğlu’nun ilk romanı ‘Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’ın karakteri Meşhur’da da mevcut fazlasıyla. Meşhur, Türkiye’de 12 Eylül anlatılarında pek göremediğimiz kadın mahkumlardan birisi olarak çıkıyor karşımıza. Kendisiyle günümüzde, yaşı hayli ilerlemiş bir kadın olarak tanışıyoruz. Ama 12 Eylül askeri darbesinin ardından emniyette gördüğü ağır işkencenin fiziki ve ruhsal izlerini taşımakta. Hatta geride kalan 40 yılı aşkın sürecin temel belirleyeni bu izler olmuştur. Tıpkı yazının girişinde andığım filmlerin kahramanları gibi, bir gün sahibi olduğu peruk dükkanında yankılanan bir ses ile geçmişinin hayaletleri yeniden görünmeye başlar Meşhur’a.
Yetimhanede büyüyen Meşhur, cezaevinden çıktıktan sonra kendisine analık etmiş Mü’nün yanında kalmış, çeviriler yaparak yayın dünyasında önemli bir yer edinmiştir. Mü’nün ölümünün ardından dünyayı dolaşan Meşhur, içindeki yaraları sağaltamadan tekrar ülkeye dönmüş ve bir dizi gelişmenin ardından çalıştırdığı peruk dükkanını hayatının merkezine koymuştur. Çünkü, Meşhur gördüğü işkenceler nedeniyle saçlarının bir kısmını artık geri gelmemek üzere kaybetmiştir. Bu nedenle peruklarla kurduğu ilişki onları hayatın önemli bir yer tutmaktadır.
İŞKENCECİSİNİN SESİNİ DUYDUĞU PERUK DÜKKANI
Öncelikle Polat Özlüoğlu’nun romanın henüz ilk sayfasından başlayarak mekan tasvirinin hayli zamandır zamane edebiyatçılarından göremediğimiz bir dil zenginliğiyle inşa edildiğini belirterek başlayalım. Dünya, dijitalleşmeyle birlikte görselleştikçe, dil görünür olanı etkili bir biçimde tarif etme becerilerini kaybediyor sanki haylidir. Artık imajların zihnimizde karşılık bulması geçmişe göre daha hızlı gerçekleşiyor. Hal böyle olunca yazar da mekanı tanımlamak için fazla uğraşmaya, zaman harcamaya ihtiyaç duymuyor gibi.
Ama ‘Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’a ev sahipliği yapan peruk dükkanını anlamak için bu ayrıntılara ihtiyacımız olduğu kesin! Burası Meşhur’un on yıllar sonra işkencecisinin sesini yeniden duyacağı yer. Yaşlı bir adamın, kanser tedavisi gördüğü için saçları dökülen torununa peruk almak için kapıdan girişiyle başlayan süreç, Meşhur’un geçmiş travmalarını da tetikliyor haliyle. Emniyet işkenceleri, hapishane günleri çıkıyor geçmişin sandıklarından. Meşhur, bir yandan yaşlı adamın düşündüğü kişi olup olmadığına dair soru işaretleriyle boğuşurken, torunuyla özel bir ilişki kuruyor.
İŞKENCE KÜLLİYATINA DAİR PARALEL ANLATI
Buna ek olarak Meşhur’un çevirilerini yaptığı dünyanın dört bir yanından benzer hikayeler anlatan ‘İşkence külliyatı’ serisine dair yorumların yer aldığı bir paralel anlatı inşa ediyor yazar. Böylece işkencenin türlü biçimlerde mekan ve zamandan bağımsız devamlılığına vurgu yapılıyor. Yalnızca hapishanede ya da politik saiklerle değil, günlük hayatın içinde bedene, cinse ya da ırka yönelik olarak nasıl içselleştirildiğini anlatan kitaplar bunlar aynı zamanda.
İşkencenin sürekliliği, bu sürekliliği anlatırken hem zamansız örnekler hem de dünyanın dört bir yanından hikayelerin iç içe geçişi romanın güçlü yanlarından. Bu kitaplar hakkında konuşanlar, yazanlar için çevirmen Meşhur Kara, bir meçhul. Ama biz kitabın okurları olarak kim olduğunu ve neler yaşadığını biliyoruz. Böylece Meşhur’un meseleyi yalnızca kendi travması ya da Türkiye sorunu olarak ele almadığını, insanlığın ortak sorunu olarak gündemde tuttuğunu biliyoruz. Kitaplara olan bu göndermeler, yalnızca söz konusu metinlerle sınırla da değil üstelik. Anlatı boyunca ‘Tutunamayanlar’dan ‘47’liler’e, ‘Hiroşima Sevgilim’den Orhan Veli şiirlerine kadar anlatıları ve isimleri hatırlayıp duruyor Meşhur.
Meşhur’un hikayesinin şöyle bir ayrıksı tarafı var. Türkiye sol tarihi de erkek bir tarih olarak yazıldı ve inşa edildi maalesef. 1968 hareketinin içinde yer alıp yoldaşlarıyla yargılanan, 12 Mart’ın soğuk işkence tezgahlarından geçen, 12 Eylül’ün bedelini ağır biçimde ödeyen devrimci kadınlar, bütün yaşananlara rağmen tarihin içinde hak ettikleri yeri hiçbir zaman alamadılar. Polat Özlüoğlu bu sorumluluğu alma cesareti gösteriyor ve bedel ödemiş bir kadının dünyasına girerek işkencenin etkilerine on yıllar sonrasından bakıyor.
KATMANLI BİR ANLATIYI USTACA İNŞA EDİYOR
Geçmişe dönük katmanlı bir anlatı inşa etmeye girişiyor. Hem edebi yetkinlik hem de hikaye kurgusu açısından bunun altından da ustaca kalkıyor kanımca. Ancak bu hikayenin diğer tarafına, işkenceci polisin aklına- diline girme kısmının gereken etkiyi bırakmaktan uzak olduğunu not düşmeliyiz.
İşkencecinin yaşlı hali ne kadar ikna edici ve sahici ise işkence anına dair sayıklamaları ve ‘itirafları’nın olduğu birkaç bölüm metnin gücünü aşağı çekiyor. İki nedenden, bu bölümlerde karakterden kaynaklı dilin kabalığı Meşhur’un hafızası ile kurduğumuz bağı zayıflatıyor. İkincisi de bütün o eylemleri gerçekleştirirken yaşadığı ‘pişmanlıklar’ın gerçek olabileceğine ikna edicilik sorunları yaşıyor anlatı. Yaşlı halindeki pişmanlıklarına ne kadar ikna oluyorsak, bu döneme o kadar olamıyoruz. Adamın, Meşhur’a ve diğerlerine işkence ettiği dönemdeki ikircikli hallerini karakterin sayıklamalarını okurken, şakayla karışık “senin ne düşündüğünün ne önemi var vasat herif” diye düşünmedim değil!
Bitirirken, yazarın işkenceciye reva gördüğü hayat finalde hem Meşhur’u hem de okuru tatmin ediyor. Herkes romandaki Meşhur gibi ‘ilahi adalet’e tanıklık edemiyor. Gerçek hayatın mağdurları için gerçek adaletin bir an önce gerçekleşmesini umarak bitirelim.
