“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

ÖMER ULUÇ RETROSPEKTİF SERGİSİNE DAİR NOTLAR: BİR KARŞILAŞMA

Ömer Uluç: Ufuk Çizgisinden Öteye sergi görüntüsü.

Sanatatak'ın düzenlediği Turgay Sönmez Eleştiri Ödülü 2025'i kazanan Başak Eylül Çimen'in yazısını sunuyoruz:


Ömer Uluç’la tanışmam utangaç bir ilk karşılaşma oldu, çünkü onu tanımadığım yılları telafi etmek ister gibi girdim İstanbul Modern’deki “Ömer Uluç: Ufuk Çizgisinden Öteye” sergisine. Öykü Özsoy Sağnak ve Nilay Dursun’un küratörlüğünü üstlendiği sergiye adım attığım anda, Uluç’un stilinin bana hiç tanıdık gelmediğini fark ettim. Ne gördüğüm başka bir ressamı çağrıştırıyordu ne de kolayca bir stile oturuyordu. Yine de, bu yabancılığın içinde tuhaf bir tanıdıklık da vardı. Sergi sonrasında arşive dalıp Uluç hakkında yazılanları okuduğumda, John Berger’in “A Strange Being/Garip Bir Varlık” başlıklı yazısında Uluç’un ortaya çıkardığı görüntüleri “hem hiç görmediğimiz hem de çok eski zamanlardan tanış olduğumuz görülmedik bir şey” olarak tanımladığını gördüm.1 Uluç’un işleri, ilk görüşte bende tam olarak bu duyguyu yaratmıştı.

1931 doğumlu Ömer Uluç, mühendislik eğitiminin ardından kısa bir süre mühendislik yaptıktan sonra yönünü tamamen sanata çevirmiş; Nuri İyem’den dersler almış ve Tavanarası Ressamları arasında üretmişti. New York, Paris, Meksika ve Nijerya’ya uzanan kıtalararası bir rotası vardı. “Bugün şuna eminim ki, zamanında bazı yerlere gitmeseydim, ruh olarak bazı işlerde çoktan iflas etmiştim,” diyerek yer değiştirme hâlini yaratıcılığının dopingi olarak tanımlamıştı.2 Onun için seyahat, yalnızca lokasyon değiştirmek değil; malzeme, form ve tema arasında da durmadan hareket etmekti. Kızı Elfe Uluç’un sergi kataloğundaki, başlığıyla bile hüzünlü “Uzun Bekleyiş Sonrasında Onu Yeniden Hissetmenin Baş Döndürücü Mutluluğu” adlı yazısında bahsettiği güçlü empati yeteneği, karşısına çıkan her yeni yerin, insanın ve hikâyenin üretiminde iz bırakmasına imkân veriyordu—ki bu, eserlerinde açıkça görülebilir.3

Sergi, daha kapısından girmeden izleyiciyi Uluç’un dünyasına hazırlıyor; ilk olarak The Bat/ Yarasa (2006) heykeli karşılıyor beni. Tedirgin edici iri cüssesine rağmen, “Hoş geldin” dediğini hissedebileceğim kadar da sevecen bir yarasa bu. Aynı zamanda ileride karşılaşacağım Uluç karakterlerinin de tonunu belirliyor. Biraz ilerleyip serginin içerisine girdiğimde sergi metninin yanında yer alan bir otoportre çıkıyor karşıma: sanatçının yüzü, kendi fırçasından, kendi dilinde. Bu portre ilerleyen bölümlerde göreceğim Uluç'un özgün fırça hareketlerinin ve resimsel enerjinin küçük bir ön izlemesi. Sanat eleştirmeni Catherine Millet, Uluç’un tekniğini şu sözlerle tarif etmiş: “Uluç, tuvale olabildiğince yakın kalır; onu süpürür ve fırçanın geniş, düzenli gelgitleriyle aynı hareketten üretilmiş fgürler doğar.” Ayrıca Uluç’unkinden daha mutlak özgünlükte bir ressam jesti tanımadığını da eklemiş Millet.4 Sergiye attığım ilk adımda “böylesini hiç görmedim” dememin sebebi tam olarak buydu.

Serginin kronolojik bir hat yerine tematik olarak kurgulanması, Uluç’un sanat anlayışıyla doğrudan örtüşüyor. Bu tercih, onun doğrusal bir biyografisini sunmaktan çok, zihinsel topoğrafyasını görünür kılmayı hedefemiş. Zaten, sanat tarihini sevmeyen ve kronolojik anlatılardan uzak durmayı tercih eden bir sanatçının dünyasını klasik bir retrospektif yapıyla anlamak pek mümkün olmazdı—ya da mümkün olsa bile, Uluç’a uygun düşmezdi. Onun çok katmanlı evrenini yalnızca zaman sırasına göre anlatmak, yüzeyde gezinmekten öteye gidemezdi. Bu tematik düzen, sanatçının farklı dönemlerini ve tekniklerini yan yana getirerek üretimindeki çeşitliliği daha güçlü hissettiriyor. Üstelik Uluç’un hayatı o kadar çok ilham noktasıyla örülü ki, işleri farklı biçimlerde ve temalarda gruplamak her zaman mümkün. Bu sergide, fgürle soyut arasındaki geçişlerden hayvanlar ve mitolojik yaratıklara; deniz tutkusundan DNA ve RNA serilerine uzanan sekiz temalı geniş bir harita izleyicinin önüne serilmiş durumda.

Girişte, sergi metninin tam karşısına yerleştirilen zaman çizelgesi ise sanatçının yaşamındaki dönüm noktalarını açıkça gösteriyor. Onu gördüğümde, “Demek ki tamamen zamandan bağımsız bırakmak istememişler,” diye düşündüm. Belki de retrospektif bir sergide, zamanın izini en azından bir kenarda tutmak gerektiği düşünülmüştü. Bu dengeye saygı duyuyorum; eldeki bu denli zengin Uluç envanteriyle, tematik gruplamanın ustalıkla yapıldığı açık. “Zengin” diyorum, çünkü sergide 300’ün üzerinde yapıt yer alıyor. Bunlar arasında sanatçının önemli sergilerde gösterilmiş işleri de bulunuyor: Örneğin, 1. İstanbul Çağdaş Sanat Sergileri’nde Ayasofya Hamamı’nda sergilenen Karşılaşma (1987) ve Denizaltı-Bukalemun (1987). Bu eserlerin sergi görüntülerine ise sergide yer alan multimedya odasında ulaşmak mümkün.

Sergide en etkilendiğim bölümlerden biri “Deniz: Sarmal Seyahatler” bölümü oldu. Bunun en büyük sebebi, İstanbul Modern’in deniz manzarasını içeren konum avantajını böylesine ustalıkla kullanmasıydı. Uluç’un bu gruptaki resimlerinde, fırça darbelerinden doğan dalgalar sanki önümüzde uzanan gerçek denizle aynı mekânda, bir sohbet içerisine girmiş. Yine de bu bağın daha da güçlenebileceğini düşündüm; çünkü biz hâlâ fiziksel olarak beyaz küp içinde, dışarıdan soyutlanmış durumdayız. Belki fonda hafif bir dalga veya martı sesi duymak, Uluç’un denizle kurduğu ilişkiyi bize daha yoğun hissettirebilir miydi?

Bir diğer ilgi çekici bölüm ise, Uluç’un hastalığı sırasında sağ ve sol eliyle yaptığı desenlerden oluşuyordu. Eskizlerde, kimi zaman iç diyaloglarını açığa çıkaran, kimi zaman bir günlük hissi veren kısa el yazısı notlar var. Bu çizimlerin hastalığının getirdiği bedensel kırılganlığı da taşıdığı çok belli; kimi zaman dirençli, kimi zaman kaygılı. Belki de bu yüzden, sergide sanatçının iç dünyasına en fazla yaklaştığımız alan burasıydı. Bu çalışmalar daha önce 2009’da Yapı Kredi Sermet Çifter Salonu’nda “Sağ El, Sol El Desenleri başlığıyla sergilenmiş. İstanbul Modern’de ise aynı sergileme yöntemi korunmuş: desenler cam içinde, duvar üzerinde sunuluyor. Sergileme biçimi değiştirildiğinde, bu desenlerin bedensel boyutu çok daha güçlü bir şekilde hissedilebilirdi. Örneğin, sağ ve sol el çalışmalarının fiziksel konumlarına göre ayrıldığı, izleyicinin oturup deneme yapabileceği bir masa düzeni, Uluç’un üretim sürecini ve o dönemdeki ruh hâlini deneyimlemesine olanak tanıyabilirdi. Bu yapılamasa bile, mevcut sergileme duvarının hemen yanına eklenecek küçük bir çizim standı bile kurulacak bağı derinleştirebilirdi. Demek istediğim, deneyimsel alanları kurgulamanın pek çok yolu var ve özellikle İstanbul Modern gibi büyük müzelerde bu tür pratikleri daha sık görmek istediğimi bir kez daha anlıyorum.

Bu büyük retrospektifin başlığı “Ömer Uluç: Ufuk Çizgisinden Öteye üzerine de birkaç şey yazmayı—özellikle Uluç’un derinlikli karakterine biraz olsun yaklaştıktan sonra—bir görev gibi hissediyorum. Bana, kapsayıcı ve kolay anlaşılır olma kaygısıyla seçilmiş hissi veren bu başlık, Uluç’un üretimindeki düşünsel keskinliği ve mizah dilini tek başına yansıtmıyor; hatta onun çok katmanlı dünyasını sadeleştirme riskini taşıyor. Sergi metinlerinde karşımıza çıkan “zaman ve mekân ötesi bir deneyim”, “yaratıcı dünyasını keşfe davet” gibi aşırı tüketilmiş ifadeler de Uluç’un, en küçük malzeme ya da jestten anlam devşiren ayrıntıcı yaklaşımını yüzeysel bir çerçeveye sıkıştırıyor. Uluç’un adaşı Ömer Hayyam’a olan ilgisini, şiir ve edebiyatla kurduğu yakın bağı düşündüğümde, sergi adının da bu katmanlılığı yansıtacak, izleyiciyi küçük bir kelime oyunuyla ya da onun ilham kaynaklarına göndermeyle karşılayacak kadar özgün ve üzerine düşünülmüş olmasını beklerdim.

Tıpkı başlıkta olduğu gibi, serginin mekânsal kurgusunda da bu tür incelikli dokunuşların eksikliği var. Uluç’un sınır tanımaz üretimi, daha deneysel duvar renkleri ve katılımcı unsurlarla çok daha güçlü bir atmosfer yaratma potansiyeline sahipti. “Bu heykele sen ne isim koyardın?” veya “Bu tabloda ne görüyorsun?” gibi sorular soran katılım panoları; ya da Uluç’un çalışmalarında kullandığı boya, fırça dokusu ve kolaj malzemelerinin replikalarının yer aldığı, izleyicilerin dokunarak deneyimleyebileceği bir “malzeme masası” gibi detaylar izleyiciyle eserler arasında yeni köprüler kurabilirdi. Böyle bir masa, Uluç’un yenilikçi ve deneysel malzeme anlayışını da daha görünür kılardı.

Sergilerde bu tür katılımcı uygulamaların daha sık yer alması, müzelerin yalnızca eserleri sergileyen değil, izleyiciyi üretim sürecine dâhil eden, belleği canlı tutan ve deneyimi daha demokratik kılan alanlar olarak konumlanmasını destekliyor. İstanbul Modern’in de bu potansiyele sahip olduğuna ve bunu daha cesur, daha yaratıcı sergileme yöntemleriyle değerlendirebileceğine inanıyorum.

Ancak tüm bu “keşke”lerime rağmen, İstanbul Modern’in bu sergiyi hazırlarken gösterdiği kapsam ve titizlik, Ömer Uluç’u anmak için gerçekten büyük bir adım. 300’ü aşkın yapıtı bir araya getirmek, arşiv görüntülerinden metinlere, tematik düzenlemeden mekânsal kurgusuna kadar böylesine geniş bir çerçeve çizmek hiç kolay değil. Sergi, hem Uluç’un üretimindeki çeşitliliği hem de kişisel hikâyesinin farklı katmanlarını görünür kılıyor. Daha cesur yöntemlerle izleyiciyle bağ kurma potansiyeli hâlâ mevcut; ancak bu hâliyle bile “Ömer Uluç: Ufuk Çizgisinden Öteye” sergisi, Uluç’un sanatının kapsayıcı ve merak uyandırıcı bir portresini sunuyor.

1John Berger, “A Strange Being / Garip Bir Varlık,” çev. Gönül Çapan, Ömer Uluç, haz. Ömer Uluç, Carole Boulbès, Gönül Çapan ve Vivet Kanetti (İstanbul: Galeri Nev, 1995), 7.

2 Ömer Uluç, Esra Açıkgöz’e röportaj, Cumhuriyet Pazar, 4 Şubat 2007, aktaran Ömer Uluç Blog, Erişim 12 Ağustos 2025.

3 Elfe Uluç, “Uzun Bekleyiş Sonrasında Onu Yeniden Hissetmenin Baş Döndürücü Mutluluğu,” Ömer Uluç: Ufuk Çizgisinden Öteye, sergi kataloğu (İstanbul: İstanbul Modern, 2024), 35.

4 Catherine Millet, “Düğümü Çözen Hareket,” Ömer Uluç: Ufuk Çizgisinden Öteye, sergi kataloğu (İstanbul: İstanbul Modern, 2024), 22.

Bibliyografya

Berger, John. “A Strange Being / Garip Bir Varlık.” Çeviren Gönül Çapan. İçinde Ömer Uluç, hazırlayanlar Ömer Uluç, Carole Boulbès, Gönül Çapan ve Vivet Kanetti. İstanbul: Galeri Nev, 1995.

Millet, Catherine. “Düğümü Çözen Hareket.” Ömer Uluç: Ufuk Çizgisinden Öteye. Sergi kataloğu. İstanbul: İstanbul Modern, 2024.

Uluç, Elfe. “Uzun Bekleyiş Sonrasında Onu Yeniden Hissetmenin Baş Döndürücü Mutluluğu.” Ömer Uluç: Ufuk Çizgisinden Öteye. Sergi kataloğu. İstanbul: İstanbul Modern, 2024.

Uluç, Ömer. Esra Açıkgöz’e röportaj. Cumhuriyet Pazar, 4 Şubat 2007. Aktaran Ömer Uluç

Blog. Erişim 12 Ağustos 2025. https://omeruluc.wordpress.com/2011/02/26/doping/.


Ayrıca okuyun