GÖKÇE BİLGİN*
Toni Morrison’un ilk romanı En Mavi Göz, Amerika’da 1940’lı yıllarda yaşayan Pecola Breedlove adlı siyah bir kız çocuğunun hikâyesini anlatır. Pecola, toplumun ve çevresinin ona dayattığı güzellik idealleri karşısında mavi gözlere sahip olmayı diler. Çünkü mavi gözler, beyazlıkla birlikte güzelliğin, değerin ve sevilmenin sembolüdür.
Roman, yalnızca Pecola’nın trajedisini anlatmakla kalmaz; aynı zamanda beyaz güzellik normlarının bütün bir siyah topluluk tarafından nasıl içselleştirildiğini de açığa çıkarır. Bu içselleştirme, siyahların birbirine yabancılaşmasına, kadınların kadınları küçümsemesine ve çocukların şiddeti sessizlik içinde yaşamasına yol açar. Morrison’un romandaki derdi, bireysel bir acıyı duygusal manevralarla resmetmekten çok daha fazlasıdır. Onun açığa çıkarmak istediği, sistemin en derin başarısıdır: ezilenlerin egemenin bakışını içselleştirip birbirini ezmeye başlaması.
Bu nedenle Morrison’un anlattığı hikâye, yalnızca Amerika’daki siyahların deneyimiyle sınırlı değildir. Ezilenlerin birbirini ezmeye yönlendirilmesi, dünyanın her yerinde patriyarkanın ve baskı rejimlerinin en işlevsel stratejisidir. Tam da bu yüzden, bugün gündemde olan ifşalar da aynı mantığın izlerini taşır. Kadınların beyanı çoğu zaman benzer bir mekanizmaya maruz kalır. Küçümsenir, tercüme edilir ya da egemen dilin içinde temsil edilerek özünden koparılır. Oysa beyan, yalnızca kişisel bir tanıklık değildir. Sessizliği kırar, tahakkümü ifşa eder ve patriyarkanın sarsılmasına yol açar. Kadınların beyanı, patriyarkanın titizlikle ördüğü suskunluk duvarında ilk çatlakların açılmasını sağlar.
Burada hemen Spivak’ın meşhur sorusu akla gelir: “Madun konuşabilir mi?” Spivak, en altta bırakılan öznenin konuştuğunda bile sesinin hegemonik dil tarafından yeniden tercüme edilerek bastırıldığını hatırlatır. Yani madun konuştuğunda bile konuşmuş sayılmaz. Sesi filtrelenir, anlamı dönüştürülür ve etkisi törpülenir. Kadın beyanının sürekli şüpheyle karşılanması ya da başkalarının diliyle yeniden yorumlanması, tam da bu mekanizmanın sonucudur. Kadın, kendi hikâyesini dile getirdiği anda bile susturulmaya çalışılır. İşte bu yüzden beyanın önemi yalnızca bir “ifşa” olmasında değil, bizzat susturma ve tercüme mekanizmalarını boşa düşürmesinde yatar.
Audre Lorde, Bahisdışı Kız Kardeş kitabında aynı kaygılarla bizi uyarır: “Efendinin araçları, efendinin evini asla yıkamaz.” Lorde’un sözleri, feminist mücadelenin en temel gerçeğini açığa çıkarır. Eğer kadınlar, siyahlar, ötekiler kendi deneyimlerini kendi sözleriyle ifade etmezse; eğer kendi dillerini kurmak yerine egemen kültürün araçlarını kullanırlarsa, görünmezleştirme ve sessizleştirme politikalarını yeniden üretmiş olurlar. Lorde’a göre deneyimlerimizi biz adlandırmazsak, patriyarka bizim adımıza konuşur. Kendi hikâyemizden koparılır, hatta hikâyemiz elimizden alınır. Kadın beyanının önemi, tam da bu tehlikenin savuşturulması içindir. Kendi sözümüzle, kendi bağlamımızdan konuştuğumuzda patriyarkanın diline mahkûm olmayız.
Bu düşünceyi ileriye taşıyanlardan biri de Sara Ahmed’dir. Ahmed, Feminist Bir Yaşam Sürmek kitabında feminist özneyi “rahatsızlık yaratan figür” olarak tanımlar. Lorde’un işaret ettiği tehlike —kadınların kendi sözlerinden mahrum bırakılması— Ahmed’de, kadınların bu mahrumiyet karşısında geliştirdiği direnişin başlangıç noktası hâline gelir. Çünkü kadınların kendi sözlerini kurmaları, çoğu zaman yerleşik düzeni rahatsız etmek anlamına gelir.

Feminist olmak, sürekli yanlış giden bir şeyi fark etmek, dile getirmek ve görünmez kılınmış olanı görünür kılmaktır. Bu yüzden feministler, özellikle de beyanlarını açıkça ortaya koyan kadınlar, çoğu zaman rahatsız edici bulunur. Çünkü sessizliği bozarlar. Daha önce tercüme edilerek etkisizleştirilen sözleri yeniden duyulur kılarlar. İşte bu rahatsızlık, kadın beyanının duyulmasını mümkün kılan en temel politik güçtür. Rahatsızlığın politik değerini kavramadan beyanın anlamını da tam olarak anlayamayız.
Üstelik bu rahatsızlık yalnızca akademide ya da politik metinlerde değil, gündelik hayatın her alanında kendini gösterir. Aile sofrasında, arkadaş sohbetlerinde, mutfakta, sokakta, sahnede, romanlarda ve sosyal medyada… Kadınlar kendi sözleriyle konuşmaya başladıklarında, düzenin alışıldık konforunu bozarlar. Eğer bu rahatsızlığı görmezden gelirsek, öznenin kurulmasını, yani kadınların kendi sözleriyle var olmasını engellemiş oluruz.
Bütün bu örnekler bize şunu gösteriyor: Feminist mücadele yalnızca erkek egemenliğine karşı verilmez. Aynı zamanda beyaz kadın normlarıyla, sömürgeci temsil pratikleriyle ve ezilenlerin birbirini bastırmasına yol açan tüm sistemlerle yüzleşmeyi de gerektirir. Bu nedenle kadın beyanı yalnızca bireysel bir “ifşa” değildir. Aynı zamanda patriyarkanın dilini, onun sessizleştirme ve temsil mekanizmalarını doğrudan hedef alan bir direniştir.
Bugün kadınların sesi yükseldikçe, sistemin onları yeniden tercüme etmeye dönük çabaları da artıyor. Medyada kadınların sözleri ya küçümseniyor ya da bir başkasının diliyle yeniden kurgulanıyor. Ama biliyoruz ki beyan, öznenin kendi sesiyle söylenmediğinde madun konuşmuş sayılmaz. Bu yüzden feminist mücadele, kadınların kendi sözünü kendi mekânında, kendi bağlamında ve kendi hafızasında duyulur kılmasının mücadelesidir.
Kadınların “ben” diyebilmesi, “bana şiddet uygulandı” diyebilmesi, “ben susmayacağım” diyebilmesi yalnızca bireysel cesaretin ürünü değildir. Bu sözler, tarihsel olarak susturulmuş bütün kadınların kolektif mücadelesinin günümüzdeki yankısıdır. Morrison’un roman kahramanı Pecola’dan bugünün ifşalarına uzanan çizgi, bize aynı gerçeği tekrar tekrar hatırlatır: Kadınların beyanı, patriyarkanın en büyük korkusudur.
Çünkü bu beyan, yalnızca bireysel bir hikâyeyi dile getirmez. Sistemin işleyişini, şiddetin sürekliliğini ve tahakkümün gündelik yüzlerini görünür kılar. İşte bu yüzden kadınların sesi bastırılmak istenir. İşte bu yüzden şüpheyle karşılanır. İşte bu yüzden tercüme edilip etkisizleştirilir. Ama aynı zamanda tam da bu nedenle kadınların beyanı, patriyarkanın en sağlam görünen duvarlarında çatlaklar açar. O beyan, sarsıcıdır. Çünkü düzeni yerinden oynatır. Dönüştürücüdür. Çünkü suskunluğun dilini parçalar. Ve özgürleştiricidir. Çünkü kadınlara yalnızca tanıklık değil, birlikte mücadele etmenin ve yeni bir dil kurmanın imkânını sunar.
*Gökçe Bilgin: 1984 yılında Adıyaman’da doğdu. 2021 yılında yayımlanan Porselen Bir Mevzu romanıyla Vedat Türkali İlk Roman Ödülü’nü kazandı. İkinci romanı 05.45 İstanbul 2024’te İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Feminizmi düşünsel ve gündelik yaşamın kesişimlerinde mercek altına alıyor. Sanat, edebiyat, politika ve gezi yazıları çeşitli platformlarda yayımlanıyor. İstanbul’da yaşıyor.