Çağdaş Arjantin ve Latin Amerika edebiyatının en etkili ve parlak seslerinden Selva Almada, ‘Ölü Kızlar’da çocukluğunda etkilendiği üç kadın cinayetini kendi kişisel deneyimleriyle birleştirerek anlatıyor. Almada kısa, hızlı akan, rahatsız edici anlatısıyla istismarları, göz önünde gerçekleşen olayların kanıksanmışlığını araya biraz mesafe koyarak teşhir ediyor.
Selva Almada, 1973 yılında Arjantin’de Entre Ríos eyaletinin Villa Elisa kentinde doğdu ve 17 yaşına kadar orada yaşadı. Bu bölge ‘Ölü Kızlar’ da dahil olmak üzere pek çok anlatısına esin kaynağı olacaktı. 1991’de yüksek öğrenim görmek için Paraná’ya taşındı, önce sosyal iletişim bölümüne girdi, sonra edebiyat fakültesinde karar kıldı. İlk yazma denemelerine de başlamıştı. Ancak yazarlığa adım atmasını sağlayan 2000 yılında başkent Buenos Aires’e taşınması ve burada Alberto Laiseca’nın edebiyat atölyesine katılması oldu.
Öyküleri ilk kez Paraná’da haftalık yayımlanan Análisis dergisinde yer aldı. İlk şiir kitabı ‘Mal de muñecas’ 2003’te, ilk novellası ‘Niños’ 2005’te, ilk öykü kitabı ‘Una chica de provincia’ 2007’de yayımlandı. Ve nihayet 2012 yılında, ilk romanı ‘Yıkım Rüzgârı’yla edebiyat çevrelerinin ilgisini çekti. Bu kitap 2013 yılında Uluslararası IMPAC Dublin Edebiyat Ödülü’ne aday gösterildi, çeşitli dillere çevrildi. Roman, şiir ve öykü kitaplarının yanı sıra senaryo çalışmaları da yapan Selva Almada, halen Buenos Aires’e yaşıyor ve yazmayı sürdürüyor.
GENÇ KIZLARIN HAYALETLERİ
‘Ölü Kızlar’ kurmaca bir anlatı olmamakla birlikte bir inceleme kitabı da sayılmaz. Yazara kadın olma durumunun zorluğunu kavratan bir dizi kadın cinayetiyle hesaplaşması diyebiliriz. Farkındalık 13 yaşındayken radyodan duyduğu bir haberle başlıyor:
“Merkezde ve Entre Ríos eyaletinin doğusunda yer alan, doğup büyüdüğüm köy Villa Elisa’da 16 Kasım 1986 sabahı gökyüzü tertemizdi, tek bir bulut bile yoktu (…) O zaman radyoda haberi verdiler. Dikkatimi vermiyordum, ama net bir şekilde duydum. O sabah erken saatte, 20 kilometre uzaklıktaki bir köy olan San José’de bir genç kızı yatağında, uyurken öldürmüşlerdi.”
İşte o andan itibaren anlatıcı -Selva Almada- yıllar boyu hız kesmeden sürüp giden kadın cinayetlerine kulak kabartır ve öldürülen kızların sayısının endişe verici olduğunu fark eder. Ancak birbiri peşi sıra gelen ilk üç cinayet okuduğunuz bu kitabı yazana dek aklından hiç düşmez. Öldürülen kızların ‘hayaletleriyle’ boğuşan Almada, onların hikayelerini canladırır zihninde; yatağında ölü bulunan Andrea Danne’nin, boş bir arazide boğulmuş, tecavüze uğramış halde bulunan María Luisa Quevedo’nun ve cesedi nehir kıyısına bırakılan Sarita Mundín’in hikayelerinin…
MEDYANIN İLGİSİNİ ÇEKMEYEN YOKSUL AİLELERİN KIZLARI
21 yaşını doldurmadan şiddetle maruz kalarak hayatlarını kaybeden bu üç kızın da dosyası cezasızlıkla damgalanmış, hiçbir vakada suçlular bulunamamıştır. Arjantin’de ‘kadın cinayeti’ teriminin henüz bilinmediği bir dönemde cezasız kalan üç ölüm. Arjantin taşrasında yitip gitmiş bu yoksul ailelerin kızları merkez medyanın ilgisini çekmemiş, yüzlerce kadın cinayeti arasında öne çıkmamış, manşetlere taşınmamış, yıllar içinde unutulmaya terk edilmişlerdir.
Selva Almada, yazarlık kariyerine adım atar atmaz Andrea Danne’ye olanları duyduğu anı hatırladığını ve bunu anlatmanın bir tür takıntı haline geldiğini söylüyor: “Bu hikayelerin kaybolmasını istemedim. Onlar zaten öldürülmüştü, suçlar cezasız kalmıştı. Unutmak da onları yeniden öldürmek gibi geliyordu.”
İşte bu fikriyattan hareketle yazmış ‘Ölü Kız’ adlı hikayesini. Ancak araştırmalarına başlayıp o ilk hikayenin gerçekleri yeterince yansıtmadığını fark ettiğinde kurmaca bir hikayenin yetersizliğini aşmak için kurgunun dışına çıkmaya, daha doğrusu gazetecilikle kurmaca yazarlığını birleştirmeye karar vermiş. İşte ‘Ölü Kızlar’ böyle bir deneyimin ürünü.
BOLANO’NUN ‘2666’SINI AKLA GETİRİYOR
Selva Almada, Truman Capote’nin ‘Soğukkanlılıkla’ veya Şilili yazar Francisco Mouat’ın ‘El Empampado Riquelme’ kitaplarını referans aldığını belirtiyor. ‘Ölü Kızlar’ı okuduğumda benim aklıma gelen isim ise Roberto Bolano’nun ‘2666’ adlı romanı oldu. Bolano bu romanında 1993 – 1997 yılları arasında Meksika’nın Santa Teresa kenti civarında işlenen 300’e yakın kadın cinayetine bir belgesel havasıyla yer vermişti. Meksika toplumuna dair çarpıcı gözlemler ve tahlillerle zenginleşen ‘2666’, 20. yüzyılın sanatta, edebiyatta, siyasette ve bireylerde yaptığı yıkıcı etkileri sergileyen manifest bir romandı.
JORGE IBARGÜENGOITIA’NIN ‘ÖLÜ KIZLAR’IYLA İSİM BENZERLİĞİ TESADÜF DEĞİL
Sözü Bolano’ya gelmişken ‘2666’nın esin kaynağına da değinmek gerekir, yani Jorge Ibargüengoitia’nın benzer cinayetleri konu edinen ve kısa süre önce Jaguar Kitap’tan çıkan ‘Ölü Kızlar’ına (Bu kitaptan uyarlanan dizi yakında Netflix’te.)… Selva Almada’nın ‘Ölü Kızlar’ıyla isim benzerliği tesadüf değil. Zira -yazılanlara bakıldığında- bu başlık adli dosyalarda, uzmanların bu genç kızları tanımlamak için başka bir kelime bulamadıkları zaman kullandıkları bir ifade olarak biliniyor.

Uzun adli arşiv taramalarından, tanıklarla ve ölenlerin yakınlarıyla yapılan röportajlardan sonra Selva Almada, üç cinayet özelinde Arjantin’deki eril şiddeti bütün çıplaklığıyla ortaya koyan kitabını tamamlamış. Kısa, hızlı akan, rahatsız edici anlatısıyla istismarları, bireysel ve toplu tecavüzleri, cinayete varan şiddet olaylarını, gözler önünde gerçekleşen olayların kanıksanmışlığını, bir norm halini alışını araya biraz mesafe koyarak teşhir ediyor. Çözülmemiş kadın cinayetlerinin yarattığı adaletsizlik duygusu, olayları aydınlatmak için hiçbir çabanın gösterilmemesi, medyanın sorumsuz yayınları, dedikodu çarkıyla kurbanların başlarına geldiğini hak ettiklerine dair algının yaygınlaşması, kısacası kadın düşmanlığından beslenen erkek egemenliğin belli başlı karakteristikleri bütün çıplaklığıyla ortaya konulmuş.
SÜSLEMEDEN, SADE VE NET
Anlatısında araya biraz mesafe koyduğunu söyledim. Çıplak gerçekleri anlatmak için yapılmış bilinçli bir tercih. Meseleyi fazla dolandırmadan, süslemeden, mümkün olduğunca sade ve net bir dille ortaya koyarken görünmeyenleri gizlendikleri yerden bulup çıkarıyor, kız çocuklarına ve kadınlara yönelik şiddetin gündelik biçimleri kimi zaman belgesel kimi zaman kurmaca bir hikaye biçimde canlanıyor.
‘Ölü Kızlar’ ile Selva Almada’nın Latin Amerika’nın kurgu dışı edebiyatına yeni bir ufuk açtığına dair yorumlar okumuştum. Bu konuda fikir beyan edecek donanıma sahip değilim. Buna karşılık ‘Ölü Kızlar’la Selma Almada’nın kendisine yeni bir ufuk açtığını, kitabın yazılma sürecinin -kendi ifadesiyle- ‘kişisel militanlık’ olarak tanımladığı feminist kimliğinin oluşmasına katkıda bulunduğunu söyleyebilirim. Kısa bir hatırlatma yerinde olur; yazar romancılık kariyerine ‘Erkeklik Üçlemesi’ adını verdiği roman dizisinin ilki olan ‘El viento que arrasa’yla (2012) başlamış, üçlemeyi ‘Ladrilleros’la (2013) sürdürmüş ve Türkçeye de çevrilen son romanı ‘Bir Nehir Değil’le (2021) noktalamıştı. 2014 yılında tamamladığı ‘Ölü Kızlar’, Almada’nın kadınların dünyasına odaklandığı ilk anlatısı.
Selva Almada’nın ‘Ölü Kızlar’ öncesinde yayımlanan hikaye ve romanlarıyla erkekler dünyasının yanı sıra Arjantin kırsalının anlatıcısı olarak -’kırsal yazar’ veya ‘taşra sesi’ sıfatlarıyla- anıldığını biliyoruz. Pastoral kır manzaralarını anlatmıyor elbette; bizzat deneyimlediği taşra hayatına ‘küçük kasaba, büyük cehennem’ fikriyatını yansıtan hikayelerle yaklaşıyor. Söz konusu fikriyat ‘Ölü Kızlar’a da yansımış.
HALA YAŞIYORUM, SADECE ŞANS ESERİ
‘Ölü Kızlar’da Arjantin taşrasında işlenen cinayetler, daha doğrusu şiddet ve cinayete yol açan dinamikler anlatılıyor. Ne yazık ki konu ne sadece Arjantin’le, ne sadece taşrayla, ne de belli bir tarihsel zaman dilimiyle ilgili. Almada’nın anlattıkları kişi ve yer adlarını değiştirerek başta Türkiye olmak üzere dünyanın dört bir köşesine ve bütün zamanlara kolaylıkla adapte edilebilir. Ve buradan gündelik hayatın ve siyasetin alanına bir kapı açmak gerekir.
Kitabın son paragrafı ile noktalıyorum: “Yaz mevsimindeyiz ve hava sıcak, tıpkı ölü kız yoluma çıktığında bir şekilde bu kitabı yazmaya başladığım 16 Kasım 1986 sabahına benziyor. Artık kırk yaşındayım ve o kızın ve o zamandan beri ülkemde öldürülen binlerce kadının tersine, hâlâ yaşıyorum. Sadece şans eseri.”
