“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

KIRAN DESAİ 20 YIL SONRA YENİ ROMANIYLA DÖNÜYOR

2006’da Booker kazandığı ‘Kaybın Türküsü’nün ardından sessizliğe gömülen Kiran Desai, 20 yıl gibi hayli iddialı bir aranın ardından İngilizcede 23 Eylül’de çıkacak yeni romanıyla dönüyor. İlk olarak Booker’ın uzun listesinde karşımıza çıkan 700 sayfalık ‘The Loneliness of Sonia and Sunny’de (Sonia ve Sunny’nin Yalnızlığı) Desai, evlerinden uzakta yalnızlık, aidiyetsizlikle boğuşan iki genç göçmenin kesişen hayatlarını ve aşkını anlatıyor.

“1997 Mayıs’ının rüzgarlı bir gününde, Brooklyn’in Fort Greene sokaklarında ağır adımlarla yürüyen bir postacı, çantasından bir mektup çıkardı. Mektup neredeyse uçacaktı ama uçmadı ve postacı zarfı, sade görünümlü kahverengi taşlı bir binanın sert pirinç posta deliğinden attı. Mektup, uzun yıllardır ikinci katta yaşayan Lou Orsini tarafından yerden alınana dek matlaşmış parke üzerinde bekledi; neredeyse Panda Garden menüleriyle çöpe gidecekti ama son anda kurtuldu. Ulla ve Sunny, Koreli bakkaldan tuvalet kağıdı, tofu, filizler ve altı çeşit ev yapımı bira alarak döndüklerinde, Ulla mektubun üstüne basacak gibi oldu ama basmadı. Ellerini cımbız gibi yaparak mektubu yerden aldı.”

Başlarken, profesyonel bir çevirmen olmadığım için basit çevirimin mazur görülmesini rica ediyorum. Bu kısa giriş, Kiran Desai’nin 20 yıl gibi hayli iddialı bir aradan sonra yayımlanacak yeni romanı ‘The Loneliness of Sonia and Sunny’den (Sonia ve Sunny’nin Yalnızlığı). Ağustos başında The New Yorker’ın kısa öykü köşesinde yayımlanan metin, romana dair sabırsız bekleyişin de işareti. Kitap, 23 Eylül’de İngilizce konuşulan ülkelerde yayımlanacak. Fakat  Booker uzun listesinde çoktan karşımıza çıktı. Hogarth Yayınları’ndan çıkacak kitabın yayın tarihiyle ilgili bir not daha; Booker kısa listesi de yine aynı gün duyurulacak.

Desai’nin önceki romanı ‘Kaybın Türküsü’, 2006’da yayımlandığında Man Booker Ödülü’nü kazanmıştı ve jüri tarafından “Felsefi, komik, samimi, duygusal ve ürkütücü gibi çeşitli üsluplar arasında olağanüstü bir akıcılıkla ilerliyor” şeklinde takdir edilmişti. Merak edenler için söyleyelim Suat Ertüzün çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıkan kitabın şu sıralar baskısı bulunmuyor. Fakat Batı basınındaki ilgiye bakılırsa Desai’nin bu son kitabının ardından gömüldüğü sessizlik onun yazarlığına dair inancı asla sekteye uğratmamış gibi duruyor.

Kiran Desai, ayrıca bir dönem Orhan Pamuk’la kurduğu edebi dostlukla hatırlanabilir. Pamuk, Desai’nin ‘Masumiyet Müzesi’nin İngilizceye çevrilmesi sürecinde kendisine destek olduğunu söylemişti.

Küreselleşme, sömürge mirası ve aşk

‘Sonia ve Sunny’nin Yalnızlığı’ hakkında bildiklerimiz şöyle: Roman, evlerinden uzakta, yalnızlık ve aidiyetsizlikle boğuşan iki genç göçmenin kesişen hayatlarını anlatıyor. Sonia, Vermont’ta üniversitede okuyan hevesli bir romancı adayı; Sunny ise New York’ta kariyerinin başındaki bir gazeteci. Kendi yazarlık serüvenlerini ve ailelerinden, memleketlerinden kopuşlarını ayrı ayrı sürdürürken yolları yeniden kesişiyor ve aralarında yavaş yavaş bir aşk filizleniyor.

Desai, ‘Kaybın Türküsü’ tamamladıktan kısa süre sonra modern dünyada geçen bir aşk hikâyesi yazmaya karar vermiş. Bu romanı, aşkı ve yalnızlığı; ayrıca eskiden sosyal sınıf, din ve topluluk tarafından belirlenen romantik bağların artık nasıl tesadüflere kaldığını sorgulamak için kaleme almış. Sonia ve Sunny’nin hikâyelerini paralel biçimde kurarken, onların yollarının nasıl birleşeceğini ise yazma sürecinde keşfetmiş.

Desai’nin 700 sayfalık, açık ara en iddialı romanı kıtalar arası yolculuk yapıyor. Bu süreçte onlarca yıllık bir aile tarihini açığa çıkarıyor. Küreselleşmenin etkilerini, Hindistan’daki sömürge mirasını, parçalanmanın izlerini ve kimliğin kaygan doğasını inceliyor. Geçtiğimiz hafta New York Times yazarı Alexandra Alter ile konuşan Desai, yazmaya başladığında hikâyenin hayatını bu kadar saracağını öngörmediğini söylüyor. Yıllar boyunca kitabı bitirememe korkusu taşıyan yazar, artık onsuz biraz yalnız hissettiğini dile getiriyor: “Bu kitap tüm dünyam gibiydi; şimdi kitabın öteki tarafında hayat çok cılız görünüyor. Kendimle ne yapacağımı bilmiyorum, yıllarca yanımdaki arkadaşım oydu.”

Yazarlıkta sesini bulmak

Romanın kısır döngüye girdiği zor anlarda Desai, annesi ve mentoru olan romancı Anita Desai’ye başvurmuş. “Ne demek istediğimi anlıyor, çünkü yazdığım coğrafyaları o da biliyor” dediği 88 yaşındaki annesi, ilk taslağı okuduğunda hikâyeye hayran kalmış. Kızının karmaşık bir anlatıyı kontrol altında tutma kararlılığından etkilendiğini söyleyen anne Desai, “Çok cesaret ve dayanıklılık gerekiyordu. Ne yapmak istediğini biliyordu” diye eklemiş.

Desai, “Hikâyeye öylesine kapıldım ki zamanın nasıl geçtiğini neredeyse fark etmedim” diyor. Bu zaman boyunca Avrupa ve ABD’deki yazarlık konaklamaları arasında gidip gelmiş, Hindistan, İtalya ve Meksika’yı ziyaret etmiş, günlükler tutmuş ve sonunda Jackson Heights’a taşınmış. Burası romanın bir parçasına dönüşmüş; ana karakter Sunny, göçmen topluluklar arasında burada kendine bir yuva bulmuş. Desai hep tek başına yaşamış, hiç evlenmemiş ve edebiyat dünyasının rekabetçi baskılarından uzak durmayı seçmiş. Editörü David Ebershoff’a göre, “Edebiyat sahnesinin tam ortasında olmaması ona ve kitaba çok iyi hizmet ediyor; karakterlerle daha derin düşünmesine ve yaşamına imkân tanıyor.”

Burslar, hibeler ve yayınevi avansları sayesinde Desai, romanı üzerinde yıllarca kesintisiz çalışabilmiş. Zaman zaman kitabı bitirememe korkusu yaşasa da, “Bana güvenen insanların olması inanılmaz bir şanstı” diyor. Elbette, bunun yalnızca şans değil, aynı zamanda kıskandırıcı bir ayrıcalık olduğu da ortada.

Desai’nin uzun süre edebiyat sahnesinden uzak kalması, yeni romanına dair beklentiyi iyice yükseltmiş durumda. “Bunca yılın ardından yazarlıkta kendi sesimi bulduğumu hissediyorum” dediği romanı yayımlandığında nasıl karşılanacağını yakında göreceğiz. Bir de aile dostu Salman Rushdie’nin de söylediği gibi umarız bir daha bu kadar uzun süre bizi kendinden mahrum bırakmaz.


Ayrıca okuyun