Okuma oburluğundan mustarip birine uygun bir hayat sürüyorum. İşte bu köşede o hayatın içinde yer almış, iz bırakmış, beni heyecanlandıran, üstüne konuşmaya değer bulduğum kitapları anlatacağım size: Cahide Birgül’den ‘Ah Tutku Beni Öldürür Müsün’, Osman Cemal Kaygılı’dan ‘Çingeneler’ ve R.F Kuang’un çok satarı ‘Sarı Yüz’ün sırrı…
Kitaplar arasında bir hayatım var. Hayatta yapmayı en çok sevdiğim üç şeyden birisi, kitap okumak. Allahın sevgili kulu olmalıyım ki daha üniversite ikinci sınıfta başlayan çalışma hayatım da hep kitaplarla ilgili oldu. Uzun yıllar kitap gazeteciliği yaptım (evet inanın, Türkiye’de böyle bir iş var) şimdi de Doğan Kitap gibi büyük bir yayınevinin yayın direktörü olarak çalışıyor, yılda 150 kadar yeni kitabın basılıp okurlarla buluşması sürecini yönetiyorum.
Bana hala kitap gönderen çok oluyor. Kitap satın almayı da seviyorum, merak ettiğim kitaplara sahip olmak, onları alıp hemen okumaya başlamak ya da okuma sırasına girmelerini sağlamak keyif verici bir faaliyet. Ve tabii okuyup yayımladığım kitaplar da var. Ve yayımlamadıklarım da… Son 10 yıldır, yani yayıncılık yapmaya başladığımdan bu yana okuma uğraşımın önemlice bir kısmını yayımlamadığım ve bazısı muhtemelen hiçbir zaman yayımlanmayacak kitaplar oluşturuyor. Yani hep şahane eserler okuyor değilim. Ama okuyorum ya bu bana yeter.
Okuma oburluğundan mustarip birine uygun bir hayat sürüyorum anlayacağınız. Güzel ya da değil romanlar, öyküler, anı ve incelemeler, tarih kitapları çantamda, evdeki sehpanın üstünde ofisteki arka rafımda, masamın üstünde yerlerini alıyor, çoğalıyor azalıyor her daim hareketli bir organizma gibi bir hayat sürüyorlar. İşte bu köşede o hayatın içinde yer almış, iz bırakmış bazı kitapları anlatacağım. Tabii ki yayımlanmamış dosyalardan bahsetmeyecek, tabii ki yayımladığım kitaplara fazla torpil geçmeyeceğim. Ama beni heyecanlandıran, üstüne konuşmaya değer bulduklarımı anlatacağım size. Siz de kitap sevenlerdenseniz, bu yazıları okumaktan hoşlanacaksınız…
Bu yazıları kadim dostum Ayşegül Sönmez’in gücünü bağımsızlığından alan haber sitesi ‘sanatatak’ta yayımlayacak olmak ayrı bir heyecan vesilesi. Ve tabii kadim ortağım Erkan Aktuğ’un editörlüğü olmasa bu iş de olmazdı. Baştan teşekkürlerimi sunayım.
Gelelim kitaplara. Açılış kitabı için fazla düşünmüyorum. Sondan başlıyorum. Az önce, son sayfasını çevirdiğim ve her güzel romandan sonra olduğu gibi damağımda kalan o derin lezzetin tadını çıkartmak için bir süre boş boş etrafa bakındığım kitabı anlatacağım size:
AH TUTKU BENİ ÖLDÜRÜR MÜSÜN
Bu kitap Cahide Birgül’ün 2004 yılında yayımlanan romanı. Edebiyatımızın çok kısa parlayan bir yıldızı Birgül. 2000’lerde yayımladığı romanlarıyla dikkat çekti. Mimarlık, oyun yazarlığı yaptıktan sonra romancılığa nispeten geç bir yaşta başladı. Dört roman yayımladıktan sonra daha 53 yaşındayken, 2009’da kanserden öldü.
2000 yılında Radikal Kitap’ı yayımlamaya başladığımızda Zeki Coşkun’un ‘Zar’ adında bir köşesi vardı. Orada edebiyatımızın geleceği için zar atacak, kalıcı olacağını düşündüğü yazarları ve kitaplarını tanıtacaktı. Cahide Birgül’ün ikinci romanı ‘Geceye Uyananlar’, yanlış hatırlamıyorsam o köşenin ilk yazısıydı (sonra o köşe fazla devam edemedi ne yazık ki). Ben de o yazının etkisiyle okumuştum kitabı. O korkunç 90’ların politik gerilimlerinden bir aile gerilimi de çıkartabilen çok başarılı bir romandı. Sonra yıllarca başka bir kitabını okumadım.
Bir yazar üretmeye devam etmiyorsa gündemde kalması da zor oluyor. Hepimizin çok beğendiği Cahide Birgül’ü de unutmuşuz. Tabii okuyacak o kadar çok şey varken insanın aklına bir eski yazar nasıl gelir? Belki yayıncısının çabasıyla ya da Radikal Kitap gibi dergiler, Zeki Coşkun gibi eleştirmenler varsa. İkisi de yoksa iş şansa kalır. Nitekim ben de adadaki evde, nasılsa okumak için ayırdığım kitapların arasına karışmış ince bir roman karşıma çıkınca yıllar sonra Cahide Birgül’ü hatırladım. Evirdim çevirdim ve okumaya başladım… Benim okuduğum ‘Eflatun Koza’ adlı romanının Everest Yayınları’ndan çıkan ilk baskısıydı. Yazarın da son romanı bu. Kitap çok iyi. Kadın dostluğu ve düşmanlığı, kardeşlik, aşk, sevgi ve kişilik bölünmesi üstüne 180 sayfada hem gerilimli hem de insani duygular üstüne incelikli bir hikaye anlatmayı başarabilen Türkçede yazılmış benzersiz kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum. ‘Eflatun Koza’yı o kadar beğendim ki hemen diğer romanların peşine düştüm. Belli ki Everest’ten sonra Birgül’ün kitapları Epsilon gurubuna geçmiş. Kafka Kitap adlı edebiyat markası altında yayımlanmış romanlar. Sonra herhalde yeterince satmadığı için basmayı bırakmış olmalılar, çünkü internet satış sitelerinde bulamadım. (Kitapçılara bakmadım bile…) Neyse ki nadirkitap.com var. Orada İbrahim Müteferrika’dan bu yana yayımlanmış her kitabı bulabilirsiniz. Evet biraz abartıyorum ama artık ‘bulunmayan kitap’ diye bir şey neredeyse yok. Bu sahaf portalı, memleketin bütün eski kitapçılarını birleştiriyor. Ben de oraya girdim ve hop, 24 saatte sanki Hepsiburada’dan su ısıtıcısı almışım gibi Cahide Birgül’üm geldi: ‘Ah Tutku Beni Öldürür Müsün’.
Bu güzel isimli kitap bir aile ve tutku hikayesi anlatıyor. 90’lı yıllarda İstanbul’da bir aile ve onun çevresindeki garip insanların gerilimli hikayesi. Tipik bir Cahide Birgül romanı aslında; tekinsiz bir atmosferde birbirinden ilginç karakterler aracılığıyla en temel insani duyguları anlatırken aileyi kalemine dolamadan edemiyor. Bu kitabında da olaylar köklü Mabeyinoğlulları ailesinin çevresinde gelişiyor. Sevgisiz büyümüş Kırşehirli mimarlık öğrencisi Melih, oğullarına ders verdiği varlıklı çiftin referansıyla Mabeyinoğulları’na ait apartmanın ilk katında yaşayan teyze yeğenin yanında çalışmaya başlıyor. İşi, kötürüm Olcay’ı okula götürüp getirmek. Böylece Olcay’ı kötürüm bırakan kazada ölen ikiz kardeşinin hayaletinin gezdiğine inanılan, herkesin ailenin sakladığı çok değerli bir büstün peşinde olduğu gizemli bir dünyaya girer uyanık Melih. Ve bu dünyada ayakta kalmak, karnını doyurmak ve iyi bir hayat yaşamak için hırsla her fırsatı değerlendirmeye çalışır.
İnsanın elinden bırakmadan okuduğu bir kitap. Olayların nasıl gelişeceğini çok merak ediyorsunuz. Ve tabii karakterlerin gelişimini, ne reaksiyon vereceklerini ya da sakladıkları sırları da. Gerilim alttan alta işlerken tutkular öne çıkıyor. Para tutkusu, cinsellik, güç ve iktidar, itibar, sevgi… Ve bazı karakterlerin en büyük tutkularının, hatta takıntılarının simgesi olarak biriktirme, koleksiyonlar… Melih, insanların elbiselerinden kestiği küçük kumaş parçalarını biriktiriyor. (Akla hayale gelmeyecek harika bir sapkınlık bulmuş yazar.) Hırsız Kadir, film biriktiriyor. Nitekim onunla ilgili bölümlerin hepsi bir Türk filminin adını taşıyor. Yeşim Hanım ve Olcay ise dededen kalma doldurulmuş hayvan koleksiyonunu titizlikle koruyor…
Kahramanımız Melih’in hayatta kalmak için yaptığı o küçük hesaplar, alçalmasının da bir sınırı olduğunu anladığı zamanlar, kapıldığı öfke, aşk ve korku duygularını çok canlı ve inandırıcı biçimde anlatıyor yazar. Neticede sevgiyi sadece penceresinden giren kedisinde bulan Melih, edebiyatımızın Ripley’i olacak kadar güçlü bir karakter. Bu roman aileyle ilgili evet ama daha çok zengin ya da fakir, eğitimli ya da değil herkesi esir alan para tutkusuyla ilgili. Onun etrafında kurulmuş nefis bir insanlık anlatısı.

İLGİNÇ BİR KİŞİLİK OSMAN CEMAL KAYGILI
Geçen ay okuduğum bir diğer kitap ise Osman Cemal Kaygılı’nın ‘Çingeneler’ romanı. Kitabı Tophane’deki bir sokak tezgahından aldım. Böyle tezgahlara artık pek rastlanmıyor. Oysa benim bütün gençliğim boyunca her yerde yere bir muşamba yayıp üstüne kitapları dizen ikinci el ya da korsan kitap satıcıları olurdu. 1980’den sonra özellikle İstanbul’un her sokağı bunlarla doluydu. Ekseriyetle batan yayıncıların depolarından kiloyla alınmış kitapları ve pek çok sol klasiği satarlardı. Sonra iyiden iyiye korsan işine girince mücadele edilmesi gerekenler arasına girdiler ve artık pek rastlanmıyor. Benim gördüğüm tezgahın sahibi bir yerden bir koli kitap bulmuş da satıyor gibiydi. Çoğu da güzel kitaplardı ve içlerinden bilmiyorum neden, kapağından dolayı belki, biraz hasarlı mavi kapağı olan ‘Çingeneler’i aldım. Sonra da vapurda okumaya başladım. Benim aldığım kitap Bilgi Yayınları’nın 1972 baskısı. Bir arkadaşımın dayısının eski kitapları arasından cildini beğenip kendime aldığım ve ne zamandır masamdaki yığının altında duran 1952 Semih Lütfi Erciyas Matbaası baskısı ‘Çingeneler’i ise tamamen unutmuşum. Çok sonra, satın aldığım kitabı okuyup bitirince fark ettim. Yani bu kitabı okumaya yazgılı olduğum anlaşılıyor.
İyi ki de okumuşum. Çok ilginç bir kitap. Benim ilk izlenimim, yıllardır yaşadığım Balat ve civarındaki çingenelerin ve İstanbul’un müzisyen çingeneleri hakkında bildiklerimizin tamamen doğru olduğu ve neredeyse bir asırdır pek değişmediği. Tabii Osman Cemal’in esas konu aldığı harman çingenelerini, yani kentin çevresinde, harman yerlerinde konaklayan, sepetçilik, ayı oynatıcılığı gibi işler yapan gezici çingeneleri hiç bilmiyordum. Zaten günümüzde bu tür bir yaşam biçiminin olduğunu sanmıyorum. Ama Osman Cemal, 1939’da kitap olarak yayımlanan bu eserinde onları tüm gerçekliğiyle anlatmış.
Kitap, eğlenmeye meraklı iki arkadaşın kırlarda gezinirken çingenelerle karşılaşmalarıyla başlıyor. Bir kadının çadırından çıkıp da uzaktan duyulan ‘Karmen’ operasını içli içli dinlemesi bu iki kafadarı epey etkiliyor. İkiliden müzikle ilgili olanı çingene kızlarından şarkılar dinleyip onları derlemek için aralarına karıştıkça o hayatın etkisine kapılıyor. Kah bir çingene kızının tirşe gözlerine, kah bir diğerinin söylediği çingene dilindeki ninniye kapılıp gidiyor. Hatta birini anacığıyla yaşadığı eski evine getiriyor orada birlikte kalıyorlar bir süre. Bu arada müzikli çalgılı danslı eğlencelere dalıyor. Bu işlere kendini kaptırmış bir İstanbul beyefendisiyle birlikte bu kez Ayvansaray ve civarındaki çingene müzisyenlerle birlikte alemler düzenlemeye başlıyorlar. Çalınıp söylenen, dans edilen, sabahlara kadar süren eğlenceler. Kah kırda bayırda, kah bir evde kah Haliç’te bir kayıkta. Çingenelerin kaygısızlığı, ele avuca sığmaz halleri, eğip büktükleri gerçeklikleri ve uçucu hevesleri arasında kahramanımız da savrulup gidiyor.
Osman Cemal Kaygılı çok ilginç bir karakter. 1890’da doğmuş, babası mahallenin bakkalıymış, kendisi de askeri katip olmuş ama hep yazmaya, sanata meraklı biri. Genç yaşta ordudan ayrılmış, piyesler yazmış, sahneye çıkmış, dans etmiş, karagöz oynatmış, mizah dergilerinde, gazetelerde yazmış. Siyasetle ilgilenmiş, İttihat Terakki Fatih Şubesi’ne yazılmış, adı Mahmut Şevket Paşa suikastına karışmış, üç yıl Sinop’ta sürgünde yaşamış. 1945 yılında ölmüş. Daha çok sıradan insanlara, İstanbul’un yoksullarına, halk kültürüne meraklı bir yazar. Türkçenin ilk argo sözlüğünü de 1932’de o yazmış. Bugün biraz Reşad Ekrem Koçu ile arasında akrabalık kurabileceğimiz bir isim.
Ölümünün üstünden 70 yıl geçtiği için artık telifi yok. Dolayısıyla bu kitabının pek çok farklı yayınevinden baskısı var. İlla benim gibi eski bir baskısını edinmeniz gerekmiyor yani.

‘SARI YÜZ’ÜN SIRRI
Bu kadar mütevefa yazardan, unutulmuş kitaptan söz ettikten sonra bu yazıyı bir ‘best seller’ ile kapatalım. Haftalardır, hatta aylardır çok satanlar listesinin üst sıralarındaki yerini koruyan ‘Sarı Yüz’ü de tabii ki aldım okudum. Bakalım neymiş bu başarının sırrı diyerek. Baştan söyleyeyim, o mucizeyi çözmüş değilim. Ama zaten bu çok satan işi böyledir. Sanatın başka alanlarında da olduğu gibi çok satacak kitabı, çok izlenecek filmi ya da hit olacak şarkıyı önceden yüzde yüz bilmek mümkün değildir. Sadece tahminde bulunabilirsiniz ve en iyi tahminleri yapan kazanır. Bu vakada kazanan İthaki Yayınları oldu. Kitap dünyada da sevilip okunuyor. Yazarı R.F Kuang, Çin kökenli bir Amerikalı. Yale’de okumuş, parlak bir genç yazar. Yayıncılık endüstrisinin desteklediği bir isim. ‘Sarı Yüz’ ve bir önceki kitabı ‘Babil’, neredeyse aynı zamanda uluslararası piyasaya çıktı. ‘Babil’ 2024’te yayımlandı. Aslında Kuang’ın, fantastik diyebileceğimiz genç yetişkin serileri var. ‘Haşhaş Savaşı’ üçlemesi adlı bu kitapları da İthaki yayımlamış. Ama tabii ki hiçbiri ‘Sarı Yüz’ kadar popüler olmamış.
‘Sarı Yüz’, yayıncılık dünyasına dair bir hikaye anlatıyor. İçten içe kıskandığı çok başarılı bir yazar olan arkadaşının kitabını çalıp ünlü ve zengin olan bir genç kadının hikayesi. Amerikan yayıncılık piyasasının tüm incelikleri, menajerler, editörler, pazarlama kampanyaları, turneler, okur grupları… Tekmili bu kitapta. Bunlar belki sektörle ilgilenenlerin çok ilgisini çekebilir fakat geniş kitleleri ilgilendirecek şeyler değil. Kitabın esas meselesi de yayıncılık değil zaten. Bu daha çok arkadaşlık, kıskançlık ve ihanet ya da yalan üstüne bir roman.
Athena Liu, tıpkı gerçek yazarımız gibi Çin kökenli bir genç yazar. O çok başarılı ve ünlü. Arada hatırladığı ve bu başarılı arkadaşıyla ilişkisini kopartmamaya çalışan arkadaşı Juniper Hayward ise hayat mücadelesine devam eden bir edebiyatçı, yayıncı. Bir gün kötü bir kaza sonucu Athena ölünce o sırada evde bulunan Juniper onun yayımlanmamış romanının taslaklarını çantasına atıveriyor. Sonra onu geliştirip yeniden yazıyor ve kendi romanı gibi yayımlatıyor. Sadece kendine yeni bir isim buluyor, romanın ruhuna uygun Uzakdoğu çağrışımlı June Song olarak imzalıyor kitabı. Dolayısıyla okurlar da onu önce Çin kökenli bir yazar sanıyor ama zamanla her şey ama her şey birbirine dolanmaya, yalan başka yalanı, kandırmaca başka kandırmacayı, başarı başka kıskançlıkları ve düşmanlıkları getiriyor. Herkesin ve her şeyin yalan olduğu bir dünyada, arkadaşının tam da olmamış taslağını gerçek bir romana dönüştüren Junipern kendinden çok emin olsa bile işlerin sarpa sarmasını engelleyemiyor.
Hem heyecanlı hem de mizahı olan, tıkır tıkır ilerleyen kısa bir roman bu. Tam da bir solukta okunacak gibi. Ve tabii epey genç bir metin.
Hani çok iddialı pek çok başka şey gibi okuyup bitirince ‘bu muymuş?’ diyeceğiniz bir kitap. Ama eğlencesine okuma yapanlardansanız (sayınız her geçen gün azalıyor, İngiltere ve ABD’deki araştırmalar bunu gösteriyor) o zaman okuyabilirsiniz. Ben okuduğuma pişman olmadım. Kitabı yayınevinden bir çalışma arkadaşıma verdim. Okusun, feyz alsın diye; belki bir dahaki best best seller’ı biz yakalarız…
