Araştırmacı-küratör Misal Adnan Yıldız, geçtiğimiz hafta İstanbul Modern'in 'Sanat Konuşmaları' serisinin konuğu olarak İstanbul'daydı. İskandinavya, Yeni Zelanda ve Almanya'daki küratörlük pratiğinin 'gezegensel'liğine bakmak, bu deneyimin beslendiği ve beslediği kavramlara kendiyle de mesafelenerek kamusala taşımak için buluşmaya katıldı Yıldız. Kendisiyle bu etkinlikten önce bir araya gelip 'yerler arası' ilişkileri konuşma fikri bizi heyecanlandırdı. Hem küratörlüğün boşluklarını ve kendi deneyiminde bu boşlukları nasıl ortaya çıkardığını konuştuk; hem gezegensel'in sınırlarını ve estetiğini... Ve daha sonra fark ettik ki; Adnan'nın Mutlu Çerkez'in işlerini çalışırken benimsediği kürasyonun yörüngesinde bir konuşma çıkmış ortaya: etrafında! Ne hakkında ne de bütünüyle dışında: 'Adnan Yıldız Etrafında'.
Can Memiş: Küratöryal pratiğin üzerine konuşarak başlayalım isterim. Katıldığın bir etkinlikte, küratörlüğün hep bir boşluktan yola çıktığını söylüyorsun. Yapılmamış olanı yapmaya, yazılmamış olanı yazmaya imkân tanıyan bir boşluk. Öyle bir boşluk kaldı mı?
Misal Adnan Yıldız: İddialı konuşmuşum. İnsan geriye dönüp bakınca söylediklerini tekrar düşünmek istiyor. ‘Niş’ demek istemişim. Belki ‘henüzü’ ekleyince, 'henüz yapılmayanı' diyince biraz daha hafifliyor. Sanat tarihinde bazı boşluklar vardır; o dönem bu bağlamda burada sergilenmemiştir; iyi bir stüdyo etüdü ve yeni bir üretimi vardır, bilinmiyordur. On sene boyunca resim yapmıştır ama stüdyosundan işlerini çıkarmıştır. Niş ya da boşluktan kastım öyle bir şey. Henüz yapılmamış olanı kendine ödev olarak atfetmek gibi... Sosyal bilimlerden geldiğim için, sanki gereklilik değerlendirmesi, ihtiyaç ölçümü gibi bir şeyden bahsediyorum. Bunun en iyi örneği, yakın zamanda Mutlu Çerkez üzerine gerçekleştirdiğim bir sergiydi. Önermesi ilginç oldu: ‘Mutlu Çerkez’in İşlerinin Etrafında’. ‘About’ değil, ‘around’: ‘Hakkında’ değil, ‘etrafında’. Bu, her şeyi yeniden düşünmek için fırsat... Mutlu Çerkez; benim gençken Kasa Galeri’de gördüğüm, daha sonra ölüm haberini alınca üzüldüğüm, son 10 sene boyunca sergisini yapmak istediğim; ama bir türlü gerekli araştırmayı, kaynağı, mekânı bir araya getiremediğim için yapamadığım bir sanatçı. Kunsthalle Baden-Baden’de böyle bir fırsatım oldu. Kişisel olarak, kendi hayatımla ilişkilendirdiğim bir sanatçı.
Mutlu Çerkez, Untitled 13145 (12 Eylül 2000), 1990
Photo: Andrew Curtis Can Memiş: Mutlu Çerkez işleri ve o işler etrafında olmak kendi hikayene nasıl bağlanıyor? Misal Adnan Yıldız: Yeni Zelanda’da görev yaptım, Karamanlıyım, Almanya’da yaşıyorum. Onun da antipodean bir pozisyonu var. Kıbrıslı bir aileden geliyor ve oradan Avustralya’ya göçüyorlar. Orada göçmen olarak yaşamlarını sürdürüp hayatlarını kuruyorlar. Alman izleyicilere bu sergiyi yapmak istememin güçlü bir nedeni var. Ben bir göçmenim, kuirim, küratörüm... Ama sürekli ‘göçmen bir küratör’ olarak anılmak ne demektir hayal edebiliriz. Alman küratörlerden soyut sanattan, daha yüksek kavramsal çerçevelerden sergiler çalışması istenirken; biz göçmen küratörlerden entegrasyon, sosyal sorunlar ve göç politikaları çalışmamız bekleniyor. Bunlarla ilgili bir proje yazınca hemen fon alıyorsunuz. Sanatın içindeki fon sistemi ve pazar bizi öyle bir köşeye sıkıştırıyor ki -göçmen olarak-... ‘Sen bize entegrasyondan bahsedeceksen sana fon var’ diyorlar. Ama yüksek kavramsal düşünceleri bırakalım Alman küratörler yapsınlar. Mutlu’nun çok takdir ettiğim bir özelliği var -tıpkı Felix Gonzalez-Torres’in kendisine ‘göçmen sanatçı’ dememesi gibi- Mutlu da hiçbir zaman kendisine ‘göçmen sanatçı’ dememiş. ‘Sanatçı’ demiş. Ben de kimlik politikalardan bahsetmek istemiyorum. Neden biz, kadınlara ‘kadın yazar’ diyoruz ki! ‘Yazar’ demeliyiz... Neden ben ‘kuir küratör’ olayım? Evet, kuirim; ama aynı zamanda küratörüm. Kimlik politikalarının artık (benim nezdinde tamamen) bittiğini düşünerek de, bu projeye çok inandım. Serginin diğer bir özelliği de, vefat etmiş bir sanatçının işlerini bir araya getirerek anma sergisi yapmak istemedim ya da 'yeniden bulduk' gibi bir tekrar sergisi de! Mutlu’nun işleri nostaljiye sığamayacak kadar taze. Tam tersine aralarına; genç, siyasi, kuir, kompleks projeler dahil ettim. O yüzden ‘etrafında’... Sergideki Mutlu Çerkez işleri, suyun içinde yürürken bastığımız taşlar gibi, sergi akarken onlarla ilerliyoruz. Sergide On Kawara da vardı, hiç karşılaşmasalar bile dönemdaşlar. Mutlu’nun daha kompleks bir arşivlemesi var; ama her zaman bir kavramsal sanatçıya matematiğiyle bakmak gerekir. Kawara kusursuz o konuda. Bu ilişkiler içine ayrıca Felix Gonzalez-Torres’i de getirdim. Hem öncülleri ve çağdaşları hem de hiç görmediği sanatçılar... Kardeşimi, Fulya Erdemci’yi, Billy Apple’ı art arda kaybettiğim pandemi sonrası değişen dünyada -kişisel olarak benim için hayatımın en zor döneminden sonra- şimdi düşününce galiba tekrar ayağa kalkmak için (de) yaptığım bir sergiydi. Ölümle baş ettiğim, kayıpla, yokluk duygusuyla uğraştığım bir dönemdi. Mutlu’yu hala yaşayan bir simya olarak kutlayan bir sergi yoktu, yapılmamıştı. O açıdan gururluyum. O açıdan küratörlüğü hala ‘henüz’ yapılmamış olanı yapmaya çalışmak diye tarifleyebilirim.
Nevin Aladağ, No one is telling you how to live your life.
Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz Can Memiş: Dünyanın Ağırlığı başlıklı sergin, Nevin Aladağ’ın yine bir dikiz aynasına basılı bir işi ile izleyiciyi karşılıyordu: “No one is telling you how to live your life” (Kimse sana hayatını nasıl yaşamanı söylemiyor). Bunu bir sergiyi kürate ederken de kendine söyler misin? Misal Adnan Yıldız: Hayat tarzı olarak da söylerim. Benim hayatı yaşama tarzım, stilim yok; ama metodum var. O da her şeyden önce bu her yerde bir tür ‘risk faktörü’. Kurumlar, insanlar ve toplum tahmin edeceği, ettiği ve aynı zamanda kontrol edebildiği insanları sever, öncelikler. Almanya’da küratörlük yaparken de risk faktörüyüm. Türkiye’de de... Bunu bilerek yaşıyorum. Cinsel, politik ve kültürel anlamda precarious dediğimiz kaygan bir zeminde yaşadığımın çok farkındayım. Aynı zamanda bunun sorumluluğunu alıyorum, bunun yükümlülüğünü taşıyorum. Bunun hesabını verebilirim. Yaptığımız şeylerden pişman olabiliriz. Ama sanatın bize aksettirdiği şey, kendimizle ilgili en temel gerçekliği hissettiğimiz şey... Ben neden küratör olduğum üzerine çok düşündüm. Çünkü burada işe yarıyorum. Sanatı anlıyorum, hissedebiliyorum. Çocuk yaşlardan beri böyleydi. Bir sanat eserinin, resmin, heykelin yanına gittiğimde ona bakarak onun fizikselliğini, materyalitesini, malzeme bilgisini çözerim. Ya da spirütüelliğini, fizikle açıklayamadığımız yanlarını, bilinmeyenle ilişkisini sezerim. Bana söylenmeyenleriyle de... Sanattan anladığımı, çünkü hala hisleri olan, hissedebilen ve bundan korkmayan bir insan olduğumu düşünüyorum. Sezgilerimin kuvveti de sanattan geliyor. İnsan ‘nasıl bir varlık olduğuyla ilgili elbette bazı korkular yaşıyor, ‘ben kimim’ sorusunu soruyor. İnsan aslında en çok kendinden korkar. Ya da neye dönüşeceğinden. Bazen öyle tesadüfler yaşıyorsun ki açıklayamıyorsun. Sanat, bunları açıklamama, anlamama yardım etti. Kendi sezgilerimden, içgüdülerimden korkmamayı öğretti. Kendime sahip çıkmayı, kendi yönümü belirlemeyi öğretti. O yüzden bir rüzgâr... Sokakla da çok ilişkili. Ben sokaktan beslenen bir insanım, vahşi bir insanım. Anadolu’dan geldiğim için... Her ne kadar Avrupa’da, İskandinavya’da, Yeni Zelanda’da, Almanya’da yaşasam da çok da evcilleşemedim. Hala bir tarafım Anadolu, taşra, vahşi ve evcilleşmiyor... Bununla ne gurur duyarım ne yerinirim. Bu benim gerçekliğim. Psikanalizle beraber vahşi olmanın, daha doğrusu evcilleştirilemez olmanın önemli olduğunu düşünmeye başladım. Ece Ayhan’ı, Jack Halberstram’ı, Leo Bersani’yi bu gözle yeniden okuyunca rahatladım...
İstanbul Modern izniyle
Can Memiş: ‘Gezegensel deneyim’ kavramını konuşmak üzere İstanbul Modern’deki sanatçı konuşmasında olacaksın. Senin kullanımına geçmeden önce buraya bakan çeşitli güzergahları hatırlamak isterim. Postmodern durumla beraber kullanıma sokulan ‘küreselleşme’ karşısında, ‘dünyasal’ kavramını önerenler oldu. Jean-Luc Nancy mesela... Fransızca’daki ‘mondialisation’ kelimesini, François Raffoul ‘world-forming’ olarak kullanır: ‘dünya-oluşturma’. Raffoul’a göre 'dünyasal', sınırları daha genişleyen ve farklara da yer veren bir kavram. Sen ise pratiğinin içinden 'gezegensel deneyim' diyorsun. Senin deneyiminde hangi katlar, farklar, mesafeler var?
Misal Adnan Yıldız: 1960’lardan sonra gelişen ‘cognitive bilim’ benim düşünme şeklimi, ‘Gestatltung’umu belirliyor. Zihnin teorisi işlerimin çok içinde. Yeni Zelanda’da yaşama deneyimi de üzerine cila çekti. Sana anlatmak istediğim şu: İnsanoğlunun ya da insankızının epistemolojik, varoluşsal ve ontolojik algısının kırıldığı anları çok düşünüyorum. Onlardan en önemlisi bizim uzaya çıkıp dünyanın yaşadığımız yerin fotoğrafını çekebilmemiz. Belki ‘Animizm’ bunla başlıyor veya başka görsel kültürcüler çalışıyor ama hala geçerli bir kırılma anı; dünyaya ilk kez dışarıdan bakabildiğimiz o fotoğraf çok önemli. Çünkü uzun süre Yeni Zelanda gibi çok katmanlı küçük bir ülkede ya da Almanya'da göçmen olarak yaşayınca, bedenimizin mekânımız olduğunu fark ediyorsun. Gezegenle ilişkin nasılsa bedeninle ilişkin de öyle. O bir mekân, o bir toprak. O aslında sadece sana ait de değil. Bu yaz Çatalhöyük'e annemle gittim. Bir sonraki istasyon Göbeklitepe... Herhalde görsel sanatlar anlamında Türkiye’den çıkacak en orijinal okumanın da buralarda gizli olduğunu düşünüyorum. Çünkü 7000 yıl öncesine gitmeye çalışmak, o dönemin Paris’ini, New York’unu hayal etmek acayip bir duygu. Zamanla ilgili de büyük bir kırılma yaşatıyor sana. Bedeni her zaman kendimize ait olarak görüyoruz. Feminizm ve kuirin batı eksenli okumasında da ‘benim bedenim benim mekânım benim politikam’ var. 90’lardan gelen çok net bir tavır. Bugün işlediğini düşünmüyorum. Ben, benden öncekiler ve sonrakiler arasında zincirin bir parçasıyım. Atalarım ve benden sonra gelen nesiller arasında. Tam bana ait değil bedenim. Ona dövmeler yapıp küpeler takıp daha nihilist ve daha punk bir pozisyona gidebilirim tabi ki. Ama aynı zamanda da o zincirin bir parçasıyım. Ancak onunla huzur duyduğum an evrensel bilginin bir parçası olabilirim. Sanat bize tek bir doğru olmadığını gösterdiği gibi ne zaman anlaşmadığımızı da gösteriyor. Ne zaman uzlaşmıyoruz? Çok değerli bir soru. Sanat bize bu soruyu çok net ortaya koyuyor. Hakikaten sanatın, 'birbirimizi anlamadığımız, onaylamadığımız ve uzlaşmadığımız zaman ne olur?' sorusuna vereceği çok iyi cevaplar var.
'Henüz Yapılmamış Olanı Yapmaya Çalışmak'
Mutlu Çerkez, Untitled 13145 (12 Eylül 2000), 1990Photo: Andrew Curtis Can Memiş: Mutlu Çerkez işleri ve o işler etrafında olmak kendi hikayene nasıl bağlanıyor? Misal Adnan Yıldız: Yeni Zelanda’da görev yaptım, Karamanlıyım, Almanya’da yaşıyorum. Onun da antipodean bir pozisyonu var. Kıbrıslı bir aileden geliyor ve oradan Avustralya’ya göçüyorlar. Orada göçmen olarak yaşamlarını sürdürüp hayatlarını kuruyorlar. Alman izleyicilere bu sergiyi yapmak istememin güçlü bir nedeni var. Ben bir göçmenim, kuirim, küratörüm... Ama sürekli ‘göçmen bir küratör’ olarak anılmak ne demektir hayal edebiliriz. Alman küratörlerden soyut sanattan, daha yüksek kavramsal çerçevelerden sergiler çalışması istenirken; biz göçmen küratörlerden entegrasyon, sosyal sorunlar ve göç politikaları çalışmamız bekleniyor. Bunlarla ilgili bir proje yazınca hemen fon alıyorsunuz. Sanatın içindeki fon sistemi ve pazar bizi öyle bir köşeye sıkıştırıyor ki -göçmen olarak-... ‘Sen bize entegrasyondan bahsedeceksen sana fon var’ diyorlar. Ama yüksek kavramsal düşünceleri bırakalım Alman küratörler yapsınlar. Mutlu’nun çok takdir ettiğim bir özelliği var -tıpkı Felix Gonzalez-Torres’in kendisine ‘göçmen sanatçı’ dememesi gibi- Mutlu da hiçbir zaman kendisine ‘göçmen sanatçı’ dememiş. ‘Sanatçı’ demiş. Ben de kimlik politikalardan bahsetmek istemiyorum. Neden biz, kadınlara ‘kadın yazar’ diyoruz ki! ‘Yazar’ demeliyiz... Neden ben ‘kuir küratör’ olayım? Evet, kuirim; ama aynı zamanda küratörüm. Kimlik politikalarının artık (benim nezdinde tamamen) bittiğini düşünerek de, bu projeye çok inandım. Serginin diğer bir özelliği de, vefat etmiş bir sanatçının işlerini bir araya getirerek anma sergisi yapmak istemedim ya da 'yeniden bulduk' gibi bir tekrar sergisi de! Mutlu’nun işleri nostaljiye sığamayacak kadar taze. Tam tersine aralarına; genç, siyasi, kuir, kompleks projeler dahil ettim. O yüzden ‘etrafında’... Sergideki Mutlu Çerkez işleri, suyun içinde yürürken bastığımız taşlar gibi, sergi akarken onlarla ilerliyoruz. Sergide On Kawara da vardı, hiç karşılaşmasalar bile dönemdaşlar. Mutlu’nun daha kompleks bir arşivlemesi var; ama her zaman bir kavramsal sanatçıya matematiğiyle bakmak gerekir. Kawara kusursuz o konuda. Bu ilişkiler içine ayrıca Felix Gonzalez-Torres’i de getirdim. Hem öncülleri ve çağdaşları hem de hiç görmediği sanatçılar... Kardeşimi, Fulya Erdemci’yi, Billy Apple’ı art arda kaybettiğim pandemi sonrası değişen dünyada -kişisel olarak benim için hayatımın en zor döneminden sonra- şimdi düşününce galiba tekrar ayağa kalkmak için (de) yaptığım bir sergiydi. Ölümle baş ettiğim, kayıpla, yokluk duygusuyla uğraştığım bir dönemdi. Mutlu’yu hala yaşayan bir simya olarak kutlayan bir sergi yoktu, yapılmamıştı. O açıdan gururluyum. O açıdan küratörlüğü hala ‘henüz’ yapılmamış olanı yapmaya çalışmak diye tarifleyebilirim.
'Hayatla Baş Etmek için Sergiler Üstünden Düşünüyorum'
Can Memiş: Psikoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra sanat pratiğinle devam ettin. Küratör olarak psikanaliz okumalarına borçlu olduğun yerler neler? Misal Adnan Yıldız: Görsel kültür ve cinsiyet çalışmalarıyla, bunların temeli olan psikanaliz aslında kardeş metodlar üzerine kurulu... Küratörlük benim kendimi anlamamı sağladı. Biraz nerd, biraz geek bir insanım. Herkes gibi, iyi olmaya, ama sadece kendim için değil; birlikte iyi olmaya çalışıyorum. Kendi karanlığımla, karanlık yanlarımla da yüzleşiyorum ve Dünyayla, hayatla baş etmek için sergiler üstünden düşünüyorum. Bir sergi yapıyorsam, sergi takvimi biyoritmim oluyor. Sosyal haritamı, uyku düzenimi, yeme düzenimi o takvim belirliyor. Sergi benim hayatım oluyor. Kendimi değiştirmem için büyük bir fırsat oluyor. Yönümü belirliyor. Odaya koyacağımız objeleri, heykelleri, resimleri biliyoruz. Ama takvimleri, enerjileri, frekansları, kimlerin o sergileri ziyaret edeceğini bilmiyoruz. Ortaya bazen çok farklı araştırmalar çıkıyor. Bir küratör bildiği yerden, ehliyeti olan yerden yola çıkar. Ama bazen sergi sürecinde hiç bilmediği bir bilgiyle karşılaşabilir ve onu sergiye getirmek çok değerli olabilir. Sergiler bir tür kamusallaştırma sağlıyor. Psikanaliz çok etkili... Değişmek için, dönüşmek için hep sergilerle mücadele ettim. O değişim hep sergilerin içinden geldi. ‘Küratör olarak ne çalışıyorsun?’ dersen... Baştan beri dikiz, bakış, gaze, röntgen dediğimiz şey var. Bunlar; John Berger’de, Laura Mulvey’de, Lacan’da var. Onlar olmasa görsel kültürü hiç inşa edemeyiz. Yakın zamanda buralı ve yerel referanslar da ilgimi çekti. Bilge Karasu’da büyük bir psikanalitik bilgi olduğunu anlamam için 45 yaşında olmam gerekiyormuş. Cihat Burak’ın bakışı ve dikizi tanımlayan en iyi ressamlardan biri olduğunu, bir fili ya da kediyi saklarkenki o ince estetiği anlamam için 45 yaşına gelmem gerekiyormuş.'Risk Faktörüyüm'
Nevin Aladağ, No one is telling you how to live your life.Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz Can Memiş: Dünyanın Ağırlığı başlıklı sergin, Nevin Aladağ’ın yine bir dikiz aynasına basılı bir işi ile izleyiciyi karşılıyordu: “No one is telling you how to live your life” (Kimse sana hayatını nasıl yaşamanı söylemiyor). Bunu bir sergiyi kürate ederken de kendine söyler misin? Misal Adnan Yıldız: Hayat tarzı olarak da söylerim. Benim hayatı yaşama tarzım, stilim yok; ama metodum var. O da her şeyden önce bu her yerde bir tür ‘risk faktörü’. Kurumlar, insanlar ve toplum tahmin edeceği, ettiği ve aynı zamanda kontrol edebildiği insanları sever, öncelikler. Almanya’da küratörlük yaparken de risk faktörüyüm. Türkiye’de de... Bunu bilerek yaşıyorum. Cinsel, politik ve kültürel anlamda precarious dediğimiz kaygan bir zeminde yaşadığımın çok farkındayım. Aynı zamanda bunun sorumluluğunu alıyorum, bunun yükümlülüğünü taşıyorum. Bunun hesabını verebilirim. Yaptığımız şeylerden pişman olabiliriz. Ama sanatın bize aksettirdiği şey, kendimizle ilgili en temel gerçekliği hissettiğimiz şey... Ben neden küratör olduğum üzerine çok düşündüm. Çünkü burada işe yarıyorum. Sanatı anlıyorum, hissedebiliyorum. Çocuk yaşlardan beri böyleydi. Bir sanat eserinin, resmin, heykelin yanına gittiğimde ona bakarak onun fizikselliğini, materyalitesini, malzeme bilgisini çözerim. Ya da spirütüelliğini, fizikle açıklayamadığımız yanlarını, bilinmeyenle ilişkisini sezerim. Bana söylenmeyenleriyle de... Sanattan anladığımı, çünkü hala hisleri olan, hissedebilen ve bundan korkmayan bir insan olduğumu düşünüyorum. Sezgilerimin kuvveti de sanattan geliyor. İnsan ‘nasıl bir varlık olduğuyla ilgili elbette bazı korkular yaşıyor, ‘ben kimim’ sorusunu soruyor. İnsan aslında en çok kendinden korkar. Ya da neye dönüşeceğinden. Bazen öyle tesadüfler yaşıyorsun ki açıklayamıyorsun. Sanat, bunları açıklamama, anlamama yardım etti. Kendi sezgilerimden, içgüdülerimden korkmamayı öğretti. Kendime sahip çıkmayı, kendi yönümü belirlemeyi öğretti. O yüzden bir rüzgâr... Sokakla da çok ilişkili. Ben sokaktan beslenen bir insanım, vahşi bir insanım. Anadolu’dan geldiğim için... Her ne kadar Avrupa’da, İskandinavya’da, Yeni Zelanda’da, Almanya’da yaşasam da çok da evcilleşemedim. Hala bir tarafım Anadolu, taşra, vahşi ve evcilleşmiyor... Bununla ne gurur duyarım ne yerinirim. Bu benim gerçekliğim. Psikanalizle beraber vahşi olmanın, daha doğrusu evcilleştirilemez olmanın önemli olduğunu düşünmeye başladım. Ece Ayhan’ı, Jack Halberstram’ı, Leo Bersani’yi bu gözle yeniden okuyunca rahatladım...
'Gezegenle İlişkin Nasılsa Bedeninle İlişkin De Öyle'
İstanbul Modern izniyle
Can Memiş: ‘Gezegensel deneyim’ kavramını konuşmak üzere İstanbul Modern’deki sanatçı konuşmasında olacaksın. Senin kullanımına geçmeden önce buraya bakan çeşitli güzergahları hatırlamak isterim. Postmodern durumla beraber kullanıma sokulan ‘küreselleşme’ karşısında, ‘dünyasal’ kavramını önerenler oldu. Jean-Luc Nancy mesela... Fransızca’daki ‘mondialisation’ kelimesini, François Raffoul ‘world-forming’ olarak kullanır: ‘dünya-oluşturma’. Raffoul’a göre 'dünyasal', sınırları daha genişleyen ve farklara da yer veren bir kavram. Sen ise pratiğinin içinden 'gezegensel deneyim' diyorsun. Senin deneyiminde hangi katlar, farklar, mesafeler var?
Misal Adnan Yıldız: 1960’lardan sonra gelişen ‘cognitive bilim’ benim düşünme şeklimi, ‘Gestatltung’umu belirliyor. Zihnin teorisi işlerimin çok içinde. Yeni Zelanda’da yaşama deneyimi de üzerine cila çekti. Sana anlatmak istediğim şu: İnsanoğlunun ya da insankızının epistemolojik, varoluşsal ve ontolojik algısının kırıldığı anları çok düşünüyorum. Onlardan en önemlisi bizim uzaya çıkıp dünyanın yaşadığımız yerin fotoğrafını çekebilmemiz. Belki ‘Animizm’ bunla başlıyor veya başka görsel kültürcüler çalışıyor ama hala geçerli bir kırılma anı; dünyaya ilk kez dışarıdan bakabildiğimiz o fotoğraf çok önemli. Çünkü uzun süre Yeni Zelanda gibi çok katmanlı küçük bir ülkede ya da Almanya'da göçmen olarak yaşayınca, bedenimizin mekânımız olduğunu fark ediyorsun. Gezegenle ilişkin nasılsa bedeninle ilişkin de öyle. O bir mekân, o bir toprak. O aslında sadece sana ait de değil. Bu yaz Çatalhöyük'e annemle gittim. Bir sonraki istasyon Göbeklitepe... Herhalde görsel sanatlar anlamında Türkiye’den çıkacak en orijinal okumanın da buralarda gizli olduğunu düşünüyorum. Çünkü 7000 yıl öncesine gitmeye çalışmak, o dönemin Paris’ini, New York’unu hayal etmek acayip bir duygu. Zamanla ilgili de büyük bir kırılma yaşatıyor sana. Bedeni her zaman kendimize ait olarak görüyoruz. Feminizm ve kuirin batı eksenli okumasında da ‘benim bedenim benim mekânım benim politikam’ var. 90’lardan gelen çok net bir tavır. Bugün işlediğini düşünmüyorum. Ben, benden öncekiler ve sonrakiler arasında zincirin bir parçasıyım. Atalarım ve benden sonra gelen nesiller arasında. Tam bana ait değil bedenim. Ona dövmeler yapıp küpeler takıp daha nihilist ve daha punk bir pozisyona gidebilirim tabi ki. Ama aynı zamanda da o zincirin bir parçasıyım. Ancak onunla huzur duyduğum an evrensel bilginin bir parçası olabilirim. Sanat bize tek bir doğru olmadığını gösterdiği gibi ne zaman anlaşmadığımızı da gösteriyor. Ne zaman uzlaşmıyoruz? Çok değerli bir soru. Sanat bize bu soruyu çok net ortaya koyuyor. Hakikaten sanatın, 'birbirimizi anlamadığımız, onaylamadığımız ve uzlaşmadığımız zaman ne olur?' sorusuna vereceği çok iyi cevaplar var.