“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

VANYA DAYI: ZARİF, YALIN VE YETKİN

Vanya Dayı

İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda Mehmet Birkiye rejisiyle sahnelenen ‘Vanya Dayı’da şeffaf perde kullanımı, oyuna iddiasız/yalın bir şimdiki zaman dokunuşu katmış. 

Anton Çehov’un ‘Vanya Dayı’ oyunu klasiğinden denemesine birçok farklı reji ve kadroyla defalarca Türkiye’de sergilendi. Mehmet Birkiye’nin yönetimiyle İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun 2025 repertuarında da yer alıyor.

Birkiye ile Devlet Tiyatrosu birleşince düz ve klasik bir versiyon seyredeceğim önyargısındaydım. 

Oysa hem dekorla seyirci hem de dekorla sahne gerisi (sahne arkası değil) arasındaki şeffaf perde kullanımı; hem geçirgenlik, özellikle seyirciyi dahil etme anlamında, hem de sınır, özellikle insan ve sınıf ilişkileri bağlamında iddiasız/yalın bir şimdiki zaman dokunuşu katmış. Bir yandan izleyenle sahne arasındaki kalın perde kalkmış (ama var) bir yandan da sınıf gibi, kamusal alan-özel alan gibi çelişkiler şeffaflaşmış. 

EMEĞİ GÖRÜNÜR KILMAK

Yalın ve işlevsel dekor, efektlerde, dönemin emekçilerini oynayan oyuncuların mekanik katkısıyla emeğin görünürlük kazanmasını; kırsal alandaki sıradan köylünün, oyunda bir anlamdaki yokluğunu eleştirel bir biçimde telafi etmiş. Kırın emekçileri, tavuk maketlerinden yağmura, ev sahiplerinin sürekli bozdukları dekor ve dağıttıkları sahnenin toparlanmasına hayatı kurmaktakiler ve sürdürmektekiler olarak gösterilmiş böylece.

Bilindiği gibi öykü taşrada, eski karısından kalan eve yeni genç karısıyla birlikte gelen bir profesör ile dayısıyla orada yaşayan ve orayı çekip çeviren kızı ve bir de yöre hekiminden bahseder. 19. yüzyıl sonu, Devrim’e giden Rusya’nın çeşitli katmanlarından insanlardır bunlar. Kırdaki mülkün el değiştirip eskisinin yeni sahiplerinin işçisi olmasından, bu mülk sahiplerinin ürettiklerinden kazandıkları gelirle yaşayan aslen eski damat olan profesör ve onun konservatuvar mezunu ama çalışmayan güzel karısı ile ağaçtan çıkarak, daha sanayileşme dahi olmadan doğanın önemini kavramış bir hekim. 

HERKES PROFESÖR VE GÜZEL EŞİNE HAYRAN

Aslen taşra/kır mülk sahibiyle ve işçisiyle çalışmakta ve önemi emekliliğinden sonra tartışılabilir hale gelmiş olan profesörü/aydını beslemektedirler. Taşradan bakınca ona o kadar hayrandırlar ki onun ‘uzantısı’ olarak gelen güzel eşinden de büyülenmişlerdir. Oysa profesör ve eşi oradayken, bu hayranlığın etkisiyle, hayat onlara göre tanzim edilir. Artık sabah sekizde kalkıp işe koyulup çalışmakta olan ‘taşralılar’, idealize ettikleri profesör geç uyandığı için kahvaltıyı öğlen 12.00’ye ertelemişlerdir ve onun saatlerine göre yemek düzenini ayarlarlar. 

Profesör sabaha karşı 03.00’te yattığı için herkes uykusuzdur ve aylaktır. Kimi bu saat düzeninden kimi genç eşe duydukları ‘aşktan’. Hepsi sarsaktır artık. Masaya dayadıkları dirsekleri kayar; ayakları tökezler ve emekçilerin aksine ağır tempoyla hareket ederler kimi zaman.

EMEKÇİNİN HIZI, DİĞERLERİNİN AĞIRLIĞI

Emekçilerin hızlarının ve diğerlerinin ağırlığının birinci perdede kalmayıp tüm oyuna yedirilmesini dilerdim. Reji-dekor ve onların amaçlarına uygun şirin ama aslen manidar kukla tasarımı üzerinden eski metni yeni bir dertle anlatma halinin ikinci perdede tavsadığını düşünüyorum. Oyuncu kalitesiyle kostüm bütünlüğü ise iki buçuk saat boyunca hiç düşmüyor. Taşranın tekdüzeliği ve sıkıcılığı da fonda başarıyla aktarılıyor.

Oyuncularla ilgili bir notum var: Özellikle ödenekli tiyatro oyuncularının bazan ifrata kaçsa ve yeni oyun ve çağdaş yorumlarda kimi kez sırıtsa da şahane telaffuz ve diksiyonları bu oyunda da takdire şayan. Ancak Dilara Demirdüzen’in canlandırdığı Yelena, yani profesörün genç ve güzel ikinci karısı, başkent Petersburg’da doğmuş ve konservatuvar eğitimi almış bir seçkin kadın olarak -yor yerine, sürekli -yo biçiminde bir telaffuz kullanıyor. Yönetmenin karakterin gençliğinden esinlenerek tipi ‘çağdaşlaştıran’ bir yöntem gibi bunu istediğini hiç sanmıyorum. Zira Profesör’ün kızı taşralı Sofya daha da genç, üstelik taşralı ama böyle bir ‘banal’ telaffuzu kullanmıyor. Kulak tırmalayıcı olduğunu ve oyuncunun başarısını gölgelediğini belirtmek isterim. Rahatsızlığım klasik diksiyon tercih etmekten ziyade, karaktere bu tarzın hiç uymamasındandır.

Asalak profesör ki maddi asalaklığının devam edeceğinin güvencesini alarak eşini de alıp gittiğinde, taşra yeniden işe koyulur ve çalışma saatlerine uygun yaşam geri döner. Bu oyun için genelde pek öne çıkmamış aydın eleştirisi meselesinin taşra bunaltısı yorumundan daha önemli olduğunu düşünürüm. Dolayısıyla Devrim arifesindeki Rusya’dan insan tasvirleriyle zamansız olan A.Çehov’un, ‘Vanya Dayı’da Vanya Dayı’dan daha önemli, manalı ve erken karakteri, bence ‘aydın’ Profesör Aleksandr Vladimiroviç Serebrykov’tur.

ÖDENEKLİ TİYATROLARIN GÖREVİ

Bu oyun vesilesiyle ödenekli tiyatroların klasiklerdeki önemli rolünü belirtmek ama büyük prodüksiyonların da bu tiyatroların ödevi olduğunu hatırlatmak isterim. Zira özel grupların iddialı büyük prodüksiyonları ‘kemik’ tiyatro seyircisi için çok pahalı. Bu ekiplerin devlet ya da belediyeler arkalarında olmadığı için yüksek bilet fiyatlarından başka çareleri yok. Ama öğrenciden emekliye orta halli geleneksel tiyatro seyircisi ancak ödenekli tiyatrolara para ayırabiliyor. O yüzden bu gruplar özellikle diziler vasıtasıyla ünlenmiş oyuncuları kadrolarına alarak, tiyatro seyircisinden çok hayranı olduğu oyuncuyu ‘canlı’ izlemek isteyenlerden ‘müşteri’ buluyorlar. Tıpkı bir zamanlar Yeşilçam’daki ünlüyü İzmir Fuarı’nda şarkıcı olarak ‘canlı’ görmeye gidenler gibi. Özetle hem ekonomik hem teknik imkana ve en kaliteli kadrolara sahip ödenekli tiyatroların farklı ve çağdaş açılımları, oyun seçimi bağlamında demiyorum sadece seyirciye ulaştırmaları gerektiğini de vurgulamak istiyorum.


Ayrıca okuyun