Ferdi Çetin’in İstinaf Protokolü tarafından sahnelenen oyunu ‘Babamın Sesine Uyandım’, Türkiye tiyatrosunun çağdaş damarında önemli bir kırılma noktasına işaret ediyor. Burada tiyatro, anlatmak için değil, anlamak için var. Baba ile oğul arasında başlayan hikaye, zamanla Türkiye’nin modernleşme serüvenine ve hayatla idealler arasındaki sessiz gerilime dönüşüyor.
İstinaf Protokolü’nün sahneye taşıdığı ‘Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım’, sahneye bir hikaye değil, bir düşünme biçimi getiriyor. Ferdi Çetin’in metniyle Görkem Şarkan’ın rejisi arasında kurulan ilişki, kelimelerle değil, sessizlikle örülmüş bir diyalog gibi. Baba ile oğul arasında başlayan hikaye, zamanla Türkiye’nin modernleşme serüvenine ve hayatla idealler arasındaki sessiz gerilime dönüşüyor.
Ferdi Çetin’in metni, duygusal bir anlatıdan çok, düşünsel bir şiir gibi akıyor. Ekibin de dediği gibi ‘Yaratmak mı, yaşatmak mı?’ sorusu metnin omurgasını oluştururken, sahne bu soruya cevap aramak yerine, onu sürekli yeniden soruyor. Her şey rüya ile uyanıklık arasındaki o an kadar geçici ama o kadar da yoğun. Işık yanıyor, bir yüz aydınlanıyor, bir ses yankılanıyor, sonra her şey karanlığa dönüyor.
İstinaf Protokolü’nün bu üretimi, Türkiye tiyatrosunun çağdaş damarında önemli bir kırılma noktasına işaret ediyor. Çünkü burada tiyatro, anlatmak için değil, anlamak için var. Görkem Şarkan’ın rejisi, sahneyi bir tefekkür alanına dönüştürürken, Ferdi Çetin’in sözcükleri o alanın yankı duvarlarında titreşiyor. Baba ile oğulun sesi, seyircinin kendi iç sesiyle çakışıyor ve tam o anda, tıpkı oyunun başlığında olduğu gibi, hepimiz bir televizyonun karşısında, özel mülkiyetin kökeni üzerine düşünürken, babalarımızın sesine uyanıyoruz.
Ayşe Sedef Ayter’in ışık tasarımıysa yalnızca görünür olanı değil, görünmeyenin titreşimini de sahneye taşıyor; ışığın yokluğu bile bir anı gibi hissediliyor. Vehbi Can Uyaroğlu’nun ses dramaturjisi ise, daha oyun başlamadan bizi olağanüstü bir duyguyla anlatılacaklara uğurlarken, oyun içinde televizyonun uğultusuyla çamaşır makinesinin döngüsünü birbirine karıştırarak, gündelik hayatın ritmini düşüncenin temposuna dönüştürüyor. Sesler bazen bir çocukluk anısına, bazen de bir sınıf travmasına dönüşüyor; duyulan her tını, bastırılmış bir geçmişi çağırıyor.
Oyunculuklar da bu geçirgen dünyanın içinde çözülüyor. Gösterişsiz ama oldukça güçlü. Onur Dikmen, Murat Karasu, Neslihan Arslan ve Doğa Kahvecioğlu, birer karakter değil, birer yankı gibi sahnede var oluyorlar. Her biri bir diğerinin gölgesine, sesine, nefesine dönüşüyor. Özellikle baba, hatırlamakla unutmak arasına sıkışmış bir kuşağın sembolü olurken; Arslan ve Kahvecioğlu’nun bedenleri, o unutmanın bedelini taşıyan sessiz tanıklıklara dönüşüyor.
Oyunun evreni, bir apartman dairesiyle sınırlı ama o küçük alanın içinde bir toplumun katmanları yankılanıyor: Taşradan kente göçen bir babanın sesi, kaybolmuş ütopyaların küllerinden çıkan bir sanatçının nefesi, modernleşmenin yorgun aynasında kendi yüzünü arayan bir oğlun direnişi.
‘Babamın Sesine Uyandım’ 16 Şubat 2026 Pazartesi, saat 20.30’da Moda Sahnesi’nde.