VANESSA CHAN: KOPARDIĞIMIZ FIRTINA BENİM EVE DÖNÜŞ YOLUMDU

1940’larda işgal altındaki Malezya’da bir ev hanımı beklenmedik bir casusa dönüşüyor. Savaşın sarstığı bir ailenin hikayesini anlattığı ‘Kopardığımız Fırtına’yla dikkat çeken Vanessa Chan, “Kitabı New York’ta pandemi sırasında yazdım. Malezya’daki aileme dönemediğim bir süreçti ve sanırım bu benim eve dönüş yolumdu” diyor.
Savaş, yalnızca cephelerde verilen mücadelelerle değil, gündelik hayatın içine sızan belirsizliklerle ve bireylerin omuzlarına yüklenen görünmez sorumluluklarla da şekillenir. Bu kırılgan denge içinde alınan kararlar, kimi zaman bir ömrün yönünü, kimi zaman da bir ailenin geleceğini belirler. Vanessa Chan’in ilk romanı ‘Kopardığımız Fırtına’, 1940’larda işgal altındaki Malezya’da bu tür kararların gölgesinde şekillenen bir aile hikâyesini anlatırken, tarihsel bir dönemin bireyler üzerindeki etkisini içsel ve katmanlı bir anlatımla ele alıyor. Duygu Akın’ın harika çeverisiyle Domingo Yayınlarından çıkan kitabı Vanessa Chan ile konuştuk.
Kopardığımız Fırtına sizin ilk romanınız. İlk romanınızı yazma deneyimini bir yolculuk olarak düşünürsek, bu yolculuğu nasıl tanımlarsınız?
Bir roman yazma sürecinin yıllarca karanlık bir ormanda tökezleyerek ilerlemeye benzediğini söylerim. Etrafınız güzelliklerle çevrilidir ama siz tamamen kaybolmuşsunuzdur. Sonra bir anda çıkışı bulur ve ışığa ulaşırsınız. Çoğu zaman ne yazdığımı ya da bunun nasıl bir şeye dönüşeceğini bilmem ama kelimelerin ve cümlelerin tadını çıkarırım. Sonra bir anda her şey anlam kazanır ve kitabın biçimini görmeye başlarım. Bu kitapta da tam olarak böyle oldu.
Roman, Japon işgali altındaki Malaya’da geçen bir aile hikâyesini anlatıyor. Bu tarihsel dönemi seçmenizin özel bir nedeni var mıydı?
Büyürken büyükannemden ve ailemden bu travmatik döneme dair hikâyeler dinledim ve bu anlatılar zihnime yerleşti. Ancak hiçbir zaman bir roman yazmayı planlamıyordum, hele ki bu hikâyeler üzerine bir roman yazmak aklımda yoktu. Daha çağdaş ve daha basit bir şeyler yazacağımı düşünüyordum. Fakat bir gün bir yazarlık dersinde eğitmenim Marie Helene Bertino bizden tekrarlayan bir eylem yapan bir karakter hakkında hikâye yazmamızı istedi. Ben de Japon işgali altındaki Malezya’da evine ulaşmak için bir dizi kontrol noktasından geçen bir genç kız hakkında kısa bir hikâye yazdım. Açıkçası bunu geçici bir ödev olarak görüp sonrasında bir kenara bıraktım. Ancak hocam bana bir not göndererek hikâyemde daha fazlasını gördüğünü, bunun bir romanın parçalarını bir araya getirme çabası gibi göründüğünü söyledi ve devam etmem için beni teşvik etti. Roman yazmayı hiç planlamamıştım, bu yüzden bu benim için büyük bir sürprizdi ama onun tavsiyesini dikkate aldım. ‘Kopardığımız Fırtına’yı New York’ta pandemi sırasında yazdım. Malezya’daki aileme dönemediğim bir süreçti ve sanırım bu benim eve dönme yolumdu. Kontrol noktalarından geçen kızın hikâyesi kitabımın dördüncü bölümüne dönüştü.
Cecily roman boyunca karmaşık bir içsel yolculuk geçiriyor. Onun karakterini oluştururken hangi temel unsurlara odaklandınız?
Başta savaş sırasında yaşayan zor durumdaki üç çocuk hakkında yazıyordum. Bir noktada hikâyenin benim için bile fazla hüzünlü olduğunu fark ettim ve daha hareketli bir anlatı kurmak istedim. Bu da dünyada daha aktif hareket edebilecek bir yetişkin karakter yaratmayı gerektirdi. Cecily’yi çocukların annesi olarak yazdım ve ona bir casus kimliği verdim. Çünkü casuslar hem ilginç hem de yasadışı şeyler yapabilir. Kitabı yazarken pandemi yeni başlamıştı ve annemi uzun süren bir hastalık nedeniyle kaybettim ve yanında olamadım. Cecily gibi hareket eden, tarih içinde rol alan bir karakter yazmak o dönemde yaşadıklarıma karşı bir tür içsel tepkiydi.
Bu tarihsel roman için araştırma sürecinizde röportajlar, arşivler ve sözlü tarih anlatıları hikâyeye nasıl katkı sağladı?
Avrupalı birçok savaş esirinin tutulduğu ve Able’ın da gönderildiği çalışma kampı gibi konularda daha geleneksel araştırmalar yapabildim. Ancak işgal altındaki sıradan insanların günlük yaşamına dair tarih büyük ölçüde kayda geçirilmemiş durumda. Bu nedenle Malezya tarihinin bu dönemi daha çok sözlü anlatılara dayanıyor. Büyükannemin anılarına çokça başvurdum. Anıların ve sözlü tarihin yazılı olmasa bile birer araştırma biçimi olduğunu kabul ettim. Yıllar boyunca ailemden duyduğum hikâyeleri temel aldım ama bunları hiç yazıya dökmemiştim. Avustralya’daki amcam Malezya’nın eski fotoğraflarından oluşan bir kitap gönderdi ve bu da mekânı ve atmosferi kurmama yardımcı oldu. Eve dönebildiğimde büyükannem hayattayken onunla birçok detayı doğruladım. Babam da 1930’lar ve 1940’larda kullanılan gündelik eşyalar gibi ayrıntıları kontrol etti. Böylece romanım neredeyse bir aile çalışmasına dönüştü.
Romanın atmosferi ve karakterlerin psikolojik derinliği okuyucular üzerinde güçlü bir etki bırakıyor. Anlatım tarzınızı şekillendirirken nelere dikkat ettiniz?
Beden ve bedenin belli bir mekân içindeki hissi, geçmişten bu yana ilgimi çekmiştir. Çünkü bedenin, zihnin, duyguların ve insanın yaşadığı her şeyin bir yansıması olduğunu düşünüyorum. İlk taslağımı okuyan bir okuyucu bana bu kitapta neden her şeyin kötü koktuğunu sormuştu. Soru beni güldürse de, okuyucunun kastettiği şey, neden herkesin koktuğu, terlediği ve böylesine fiziksel halleri yansıttığıydı. Sebep elbette ki Malezya’nın sıcak bir ülke olması ve karakterlerin savaş, kayıp ve casusluk gibi büyük meselelerle karşı karşıya olmasıydı. Dolayısıyla her şey karakterlerin kalbinde ya da zihninde yaşanıyor olsa da, onlar tüm yaşananları bedenlerinde hissediyorlardı.
Savaşın gündelik yaşam üzerindeki etkisini bu kadar canlı göstermek zor. Bu dengeyi korumak için özel olarak kullandığınız yöntemler var mıydı?
Savaşta hem hayatta kalma gibi büyük meseleler hem de gündelik küçük kaygılar bir arada vardır. Yeterince yiyeceğimiz olacak mı gibi sorularla birlikte hoşlandığımız kişinin bizi sevip sevmediğini ya da kardeşimizin neden sinir bozucu olduğunu da düşünürüz. Ben bu iki dünyayı bir araya getirmek istedim. En zor koşullarda bile insanların yaşamaya devam ettiğini ve küçük anlarda mutluluk bulabildiğini göstermek istedim.
Cecily ve ailesi üzerinden okuyucuların hangi ana mesajı veya duygusal deneyimi almasını umuyorsunuz?
Okuyucuların onları okurken neler hissettiklerini hatırlamalarını isterim. Tarih yazıya dökülmeden tarih olmaz. Bu nedenle Malezya’nın hikâyesinden bir kesiti anlatmaya çalışarak onun bir parçasını tarihe dönüştürmeyi umuyorum.
Gelecek projelerinizde benzer tarihsel temalara mı odaklanmayı planlıyorsunuz, yoksa farklı türler ya da dönemler mi keşfedeceksiniz?
Muhtemelen farklı olacaktır. Bir kitabı yazıp yayımlamak uzun bir süreçtir ve bu romanı tamamladığımda kendimi bambaşka bir insan gibi hissediyordum. Kopardığımız Fırtına ile gurur duyuyorum ama bundan sonra farklı bir şeyler göreceksiniz.
Son olarak, ‘Kopardığımız Fırtına’ okuyucularına ne tür bir tavsiye ya da içgörü vermek istersiniz? Kitapla daha derin bir bağ kurmalarına yardımcı olacak bir öneri paylaşır mısınız?
Bir okuyucuya nasıl okuması gerektiğini söyleme ihtiyacı hissetmiyorum. Kitabımı okudukları için yalnızca minnettarım. Her okuyucunun kendi deneyimi, kitabı nasıl algılayacağını belirler. Dünyadaki onca kitap arasından benim kitabımı seçip açmış olmaları benim için yeterince değerli.
