“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

“KONUŞMAK YERİNE BİRBİRİMİZE BAĞIRIYORUZ”

Mehmet Akif Büyükatalay
Mehmet Akif Büyükatalay

Mehmet Akif Büyükatalay’ın yeni filmi “Histeri” MUBI’de gösterime girdi. İnanç, kimlik, ötekileştirme gibi temalar etrafında dönenen filmle ilgili Büyükatalay ile uzaktan bir söyleşi yaptık.

Almanya doğumlu Mehmet Akif Büyükatalay ilk filmi “Oray” ile girmişti radarımıza, 2019’da. “Oray”da Almanya’da yaşayan Türkiye göçmeni bir ailenin Almanya’da doğmuş oğlunun hikayesini anlatmış ve bir belgeseli andıran mesafeli, tarafsız anlatımıyla dikkat çekmişti. Yaşadığı ülkenin kültürüyle, asimile olmaya direnen ailesinin onu yetiştirdiği kültür arasında kalıp bocalayan, uyum sağlamakta zorlanan Oray’ın hikayesi Büyükatalay’I yeni kuşak Türk-Alman yönetmenler arasında öne çıkarmış ve bir sonraki filmini merakla beklememize yol açmıştı. Ardından Cem Kaya’nın müthiş belgeseli “Aşk, Mark ve Ölüm”de gördük adını Büyükatalay’ın, bu kez yapımcı ve senarist olarak.  Yeni filmi “Histeri”de kamerasının odağını biraz daha genişleten Büyükatalay ırkçılık üzerine bir belgesel filmin çekimlerinden yola çıktığı hikayesinde önyargıların, inanç kaynaklı ötekileştirmelerin ve bir kez daha kültürel çatışmaların yer aldığı bir filme imza atmış. Ahlaki ikilemlerin önemli, yer tuttuğu “Histeri”de Devrim Lingnau, Serkan Kaya, Nicolette Krebitz, Nazmi Kırık, Aziz Çapkurt ve Mehdi Meskar gibi oyunculardan kurulu bir kadroya yer vermiş. Dünya prömiyerini berlin Film Festivali’nde yapan, ardından İstanbul Film Festivali’nde izleyiciyle buluşan ve şu sıralar MUBI’de gösterilen filmle ilgili mail vasıtasıyla bir söyleşi yaptık.

“Histeri” kendini kolay kolay ele vermeyen, beklenmedik dönüşlerle ilerleyen bir film. Önce Solingen trajedisi hakkında bir film gibi başlasa da sonrasında kutsala dair bir çatışmaya dönüşüyor ama nihayetinde ahlaki bir hesaplaşmayla başka bir yöne evriliyor. İlk filminiz “Oray”ın ardından böyle senaryoya yönelmeniz nasıl oldu, sizi hareket geçiren neydi bu film özelinde?

“Histeri”nin çıkış noktası aslında çok küçük, çok gündelik bir histi: Anahtarını kaybetmek. Bir anlık bir hatayla, anahtarı bulduğunu söyleyen bir yabancıya adresini veriyorsun ve o andan itibaren dışarıda, senin adresini bilen, her an evine girebilecek bir yabancı var. Fiziksel olarak ortada bile olmayan bu figür, zihninde büyümeye başlıyor; korkularını, projeksiyonlarını, bilinçaltındaki imgeleri üzerine topluyor. Bu duygu filmin asıl çekirdeğini oluşturdu. Yabancıya yüklenen bu projeksiyonların hem bireysel düzeyde hem de toplumsal ilişkilerde nasıl yankılar yarattığıyla ilgilendim.

“Oray”da daha çok içeriden, öznel bir deneyimi anlatıyordum. “Histeri”de ise bir adım geri çekilip şu soruyla yüzleşmek istedim: Biz, özellikle de film yapan insanlar, başkaları hakkında nasıl imgeler üretiyoruz? Bu imgeler toplumu nasıl şekillendiriyor, ne tür sonuçlar doğuruyor? Film ilerledikçe politik, dini ve ahlaki katmanların iç içe geçmesi benim için bilinçli bir tercihti; çünkü gerçek hayatta da bu meseleler hiçbir zaman saf, tek katmanlı ya da net çizgilerle ayrılmış değil.

“İnsanları kurbanlaştırmak onları yeniden nesneleştiriyor”

Filmin karakterlerinden biri (Mustafa) “Avrupa’nın vicdanını rahatlatacak filmler”den bahsediyor. Bunu biraz açabilir misiniz? (Belki bu filmlere ya da yönetmenlere örnekler de verseniz daha iyi olabilir)

Burada kastettiğim şey, iyi niyetle üretilmiş ama aslında çok problemli olan bir temsil biçimi. Azınlıkların sürekli mağdur olarak resmedildiği, onların karmaşıklığını, çelişkilerini yok sayan festival filmleri… Bu tür filmler çoğu zaman çoğunluk toplumunun kendini “iyi” hissetmesine yarıyor. “Bakın, biz acılarını görüyoruz” deme hâli. Ama bu yaklaşım, insanları sadece kurban ya da fail olarak kodladığı için aslında onları yeniden nesneleştiriyor. İyi niyetli sanatın da tehlikeli olabileceğini düşünüyorum. Çünkü sorgulanmadan kabul ediliyor. Mustafa’nın eleştirisi biraz buna yönelik: Sanat, vicdan temizleme aracına dönüştüğünde, insanî derinliğini kaybediyor.

Histeri genel olarak ‘Herhangi bir biyolojik, fizyolojik sorun olmadığı halde görülen bedensel yakınmalar şeklindeki psikolojik kaynaklı bozukluk’ olarak tanımlanıyor. Bu bağlamda siz ‘histeri’yi nasıl ele aldınız ve filmdeki histerinin kökenleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Benim için histeri, herkesin kendi perspektifinden haklı olduğu ama kimsenin birbiriyle gerçekten konuşamadığı anlarda ortaya çıkıyor. Aynı sembole, aynı olaya bakan insanlar bambaşka şeyler görüyorlar. Kuran yakılması bunun en uç örneklerinden biri: Birisi için ifade özgürlüğü, diğeri için varoluşsal bir saldırı. Bu çarpışma çözümlenmediğinde, semboller konuşmaya başlıyor, insanlar susuyor. İşte histeri tam burada doğuyor. Bir tür Babil Kulesi durumu. Aynı kelimeleri kullanıyoruz ama aynı şeylerden bahsetmiyoruz.

“Histeri”de her şey aslında bir anahtarın kaybolmasıyla başlıyor. Küçük ve masum gibi görünen bir yalan önüne geçilemeyen bir olaylar zincirinin başlangıcı oluyor. Anahtar bir yandan da çok fazla anlamı taşıyabilen bir metafor. Bu fikrin doğuşu hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Anahtar hem çok somut hem de çok metaforik bir nesne. Eve girişi, güveni, mahremiyeti temsil ediyor. Ama aynı zamanda kontrolü kaybettiğinizde sizi tamamen savunmasız da bırakıyor. Filmin başındaki küçük yalan —“önemsiz” gibi görünen— aslında karakterlerin kendilerine söyledikleri büyük yalanların bir uzantısı. Ahlaki çöküşler genelde büyük kararlarla değil, küçük kaçamaklarla başlar. Anahtar bu sürecin tetikleyicisi oldu.

“Tutum almamak da politik bir tavır”

Hikaye bu yanıyla bana biraz Farhadi filmlerini anımsattı. İran sineması ve Farhadi gibi sinemacılar sizin için önemli mi?

Evet, Farhadi benim için önemli bir referans. Çünkü ahlaki gri alanlarla ilgileniyor ve kimseyi mutlak olarak suçlu ya da masum ilan etmiyor. Ahlaki ve insani ilişkileri, suç, gerilim ve thriller gibi sinemasal türlerin içinde ele alabilmesi benim için büyük bir ilham kaynağı oldu. Ama benim referanslarım yalnızca İran sinemasıyla sınırlı değil. Haneke’nin “Caché” ve Polanski’nin “Kiracı” gibi filmleri de beni çok etkiledi. Politik meseleleri doğrudan didaktik bir yerden değil, tür sinemasının araçlarıyla düşünme cesareti olan filmler bunlar. Bu yaklaşım, “Histeri”nin anlatı ve biçim dünyasında da belirleyici oldu.

Filmin baş karakteri Elif’in (Devrim Lingnau) yarı Alman yarı Türk oluşu önemli bir detay gibi geldi bana. Bu karakteri bu şekilde oluşturmanızın özel bir sebebi var mıydı? Ve tabii, sizce Elif hikayenin onu getirdiği noktada hangi tarafa ait olduğunu düşünüyor (ya da farkediyor)?

Elif “görünmez bir göçmen”. Beyaz görünümü sayesinde kökenini saklayabiliyor, iki dünya arasında geçiş yapabiliyor. Ama bu bir özgürlük değil; bir limbo (araf) hâli. Hiçbir yere tam ait olmamak. Bence filmin sonunda Elif bir tarafa ait olduğunu keşfetmiyor. Aksine, aidiyet fikrinin kendisini sorgulamaya başlıyor. Ve belki de ilk kez bir “tutum almamanın” da politik bir tavır olduğunu fark ediyor.

Sizin inançla aranız nasıl? Filmdeki Kuran yakma hadisesi sizin için ne anlam ifade ediyor örneğin?

Ben inancı tekil ve donmuş bir şey olarak görmüyorum. Diasporada din bazen bir kimlik, bazen bir başkaldırı, bazen de bir sığınak hâline geliyor. Kuran yakılması benim için tek bir anlama sahip değil. Zaten film de bunu söylüyor: Semboller sabit değildir. Bir sembolün anlamı, ona bakan kişinin tarihinden, travmasından, korkularından beslenir. Sorun şu ki biz bu farklı anlamları konuşmak yerine birbirimize bağırıyoruz.

“İstanbul’da kutuplaşma çok yoğun hissediliyor”

Filmi izleyenlerin tepkilerini de merak ediyorum. Hem Berlin Film Festivali’nde hem de İstanbul Film Festivali’nde gösterildi film. Tepkiler bu festivallerde nasıldı, karşılaştırma şansınız olmuştur. 

Her iki festivaldeki gösterimler benim için gerçekten çok güçlüydü. Berlinale’de ciddi bir ilgi vardı; film etrafında bir heyecan oluşmuştu ve “Histeri” konuşuluyordu. Özellikle “Solingen” ya da “Kuran yakılması” gibi başlıklar nedeniyle seyirciler salona oldukça önyargılı giriyordu. Çoğu, didaktik ve öğretici bir film izleyeceğini düşünüyordu. Oysa filmin esas olarak konuşamamaya, suskunluğun dinamiklerine ve insanların çok hızlı bir şekilde birbirini karşı karşıya getirme biçimlerine odaklanması seyirciyi şaşırttı. Bu nedenle film oldukça açık bir şekilde karşılandı. Hatta bir rahatlama hissi vardı; çünkü film polemik yapan ya da taraf tutan bir yerden konuşmuyor.

İstanbul’da ise atmosfer doğal olarak farklıydı. Kutuplaşma çok daha yoğun hissediliyor. Seyircinin bir kısmı filmi izlerken ya da sonrasında benim hangi “tarafta” durduğumu anlamaya çalışıyordu. Filmin tek taraflı bir pozisyon almayı bilinçli olarak reddetmesi birçok kişi için filmi daha da güçlü kıldı. Ancak net bir konumlanma bekleyenler, bu pozisyonu filmden değil, benim kişisel duruşumdan çıkarmaya çalıştılar ve sorularını da bu yönde sordular.

“Sinema şüphe uyandırmalıdır”

Filminiz sinemaya dair de bazı tartışmaları gündeme getiriyor. Hâl böyle olunca sormak istedim; sizce sinemanın asli işlevi ya da görevi nedir, ne olmalıdır?

Sinemanın görevi hakikat üretmek değil, hakikate dair şüphe uyandırmak. Görüntülere güvenmemeyi öğretmek. Film sadece bir perspektiftir, asla mutlak gerçek değil. Bu tevazuya sahip olmadığında sinema da propaganda üretir.

Filmi izleyenler bu soruyu neden sorduğumu hemen anlayacaklar: siz biraz bahsettiniz gerçi ama Haneke ve sineması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Haneke’yi çok önemsiyorum. Özellikle “Caché”, kişisel bir suçluluk hikâyesini kolonyal bir travmaya bağlaması açısından benim için çok öğretici. Seyirciyi rahatlatmıyor, ahlaki konforu bozuyor. Bu çok kıymetli.

Almanya’daki ikinci kuşak Türk kökenli sinemacılardan birisiniz. İlk kuşaktaki sinemacılardan sizi ayıran özellikler nedir sizce? Tarz anlamında da soruyorum, konu seçimi anlamında da, hatta belki teknik anlamda da…

Biz artık “temsiliyet” meselesinin bir adım ötesindeyiz. Kimlik anlatmaktan çok, kimliğin nasıl üretildiğini sorguluyoruz. Daha fazla biçimle, türle, çelişkiyle ilgileniyoruz. Ve belki en önemlisi: Yanlış anlaşılma riskini göze alıyoruz.

Bundan sonraki proje ya da projeleriniz hakkında ipuçları alabilir miyiz?

Şu anda Hagen’de geçen bir üçleme üzerinde çalışıyorum. İlk film, “Cleopatra” adını taşıyan bir aşk filmi olacak. Romantik bir hikâye gibi dursa da, tür sinemasının imkânlarıyla anlatılan, duygusal olduğu kadar karanlık bir ‘dark romance’ olacak.

Ayrıca okuyun